31 May 2013

Tanımlar XXVII / İbrahim

"O'nun yüceliği, Tanrı'yı sevmesi ve ona sahip olduğunun en iyisini teklif etmeye ısrarlı olmasıdır." bu çok doğrudur, ancak "en iyi" üstü kapalı bir ifadedir. Kişi sözlerinde ve düşüncesinde, gayet güvenli bir şekilde İshak'ı en iyi ile tanımlayabilir ve böyle düşünen adam bunu yaparken piposunu da rahatlıkla içebilir ve dinleyici zevk içinde ayaklarını uzatabilir.

Yine de O, sahip olduğu en iyi şeyi feda etmiş olsa da, İbrahim olmazdı.

İbrahim'in öyküsünden unuttuğumuz şey ıstıraptır.

Soren Kierkegaard / Korku ve Titreme
Çev; İbrahim Kapaklıkaya
(syf: 70-71)

30 May 2013

Katedraller Zamanından Bir Hikaye



Belki en bilindik müzikallerden birinin(Notre Dame De Paris) belki en bilindik eseri "Belle"den daha güzel.
Müzikalin giriş şarkısı; Katedraller Zamanı(?)

Abi'nin sesi çok güzel, jestleri, vurguları. Ve ne kadar afili bir giriş, bir hikayeyi anlatmak için.

*

bu bir hikayedir, yeri
paris olan, tanrı'nın
1482 yılında
bir aşk ve tutku hikayesi.

biz, adsız oyuncular
sanat ve ahenk'in..
sizlere anlatmayı deneyelim
gelecek asırlar için.


katedraller zamanı gelmişti
dünya, yeni bir
çağa girmişti.

insan yıldızlara çıkmak istedi;
tarihini yazmak..
cama ya da taşa
taş taş üstüne, günler günler üstüne..

29 May 2013

Kafka Çekingenliği

Kafka'nın gözleri.

İnsan dört sene aynı sınıfta, bedenen olsa da aynı atmosferi teneffüs ettiği arkadaşlarıyla, sırf konuşmamak için böylesine oyunlar icat eder mi. Final çıkışı, kümeleşmiş, sınavı tartışırken onlar, dünyanın en önemli yazısını okur gibi sanki telefonun tuşlarına yapışmak, üstelik volta ata ata.

En kıymetlisini korumak ister gibi sanki, çekilmek; kabuğa. Kara böcek kabuğuna. Her an tetikte ve silahlı. -Gözlerde ikindinin peşine bastıran akşam siyahlığında ani değişim; Angst!-

Bazen halim tam Kafka çekingenliği. Bu burcunun tüm naifliğini üzerinde taşıyan adamın da sahip olduğu yengeç burcu çekingenliği.

*

-N okusa idi, en "pdr" sesiyle "mantığa bürüme(entelektüel kılıf)" savunma mekanizmasına sığınan güçsüz bir "ben" gördüğünü söylerdi-

27 May 2013

.: ben seni taşırım hala, ta, şuramda :.

kıymetli çalışma içün;

























"ben seni taşırım hala, ta, şuramda."

Işın Karaca / Aramıza Yollar

Değil Mi Seci'li

1ini seçmek, diğerinden vazgeçmektir değil mi. "bazı" şeyleri aynı anda vermezsin değil mi. 1rini istiyorsam diğerinden vazgeçmek zorundayımdır değil mi. bilinç; güç ama aynı anda "bu zalim şüphe"yi de verir değil mi. masumiyet; huzur ama hor bakışlarla çekilmez dünya beceriksizliği de verir değil mi. beden'imi ve ruh'umu paramparça ediyorum değil mi. haz için, keşf'ten yana nasibimi kesiyorum değil mi. bu dünya'nın süsüne, hemen hepsi gibi ben de meyl etmişim değil mi.

lütfunu ille de zor'la veriyorsun değil mi.

25 May 2013

ZM / N

sepya: babam, ben ve N'nin eli.
Yakından bakmak ne zor. Belki de doğduğumdan beri en aşina olduğum yüze; N’nin yüzüne. Aramızda 16 tane ay var ve ben doğduğu ilk günden beri o’nun ablasıyım.

*
Zorluyorum en eski resmi bulmak için, ama biberon kavgalarına kadar gidebiliyorum en eski. Abla kastındaki  “yayya”sı ve anneciğimin hala gülerek anlattığı “yayya, tavuklar altına yaptıklarında onları kim bezliyor” mealindeki meraklı sorusu. O 3, ben 4 yaşındayım, tavuklar ve bez problemini tartışıyoruz biz ve annem kapının arkasından gülerek bizi izliyor(muş).

Kocaman, çok güzel, kara gözleri var ve küçücük, zayıf gövdesi. -aslında dudağının sağ üst köşesinde türkanşoraybeni de var da, oralara girmeyelim şimdi- Gözleri hep sert bakıyor. En çok annemi seviyor, sadece annemi seviyor ve biz annemi paylaşamıyoruz. Biberonu, oyuncakları ve elbiseleri paylaşamadığımız gibi. Annem baş edemiyor bizle, karşılıklı yattığımız yatakta bir onun, bir de benim yanıma geliyor sayılar saya saya. 1,2,3.. 50, benim yanımda ve bir elli saymak sonunda o’nun.

Onun yüzük parmağında, benimse ilk vicdan azabım tanımlamasıyla içimde “iz” olarak kalan o anı var bir de. Annem, ben ve N. Gündüzleri ev üçümüzün ve annem bizle baş edebilmek için sürekli oyunlar icat etmek zorunda. Beraber çizgi film izliyoruz, bardağın yarısını şekerle doldurduğumuz buz gibi çaylar içiyoruz, annemi zorla “mahalle”ye çıkartıp bizi gezdirmesini istiyoruz ama yetinmiyoruz.
Annem mutfakta, biz televizyon karşısında. Ama N’nin annemi göreceği tutuyor şimdi. -Hatırlamıyorum ama aramızda tuhaf bir oyun, inatlaşma var. Ben üç seversem annemi o da üç sevecek ve bunun dışındaki her şey kavga sebebi olabilir- Annem bulaşık yıkıyor ve bizim mutfağa gelmemizi istemiyor. Bunu diyorum, bunu diretiyorum ama N’nin bebeklikten yeni çıkmış çocuk parmakları çok hırslı. Ve çocuk bedenim onunkine kıyasla daha büyük, daha güçlü. Kapının kilit yönü bende ve kapı arası yönü de N’de. Şimdi didişiyoruz, sesler artıyor ve ben direnişine sert bir cevap veriyorum. Birden kapıyı tüm gücümle kapatıyorum. Sonrası? Sonrası kan ve çığlık.

N’nin küçük parmağı kapının arasına sıkışıyor ve minicik de olsa dokusu kopuyor. O kadar çok kanıyor ki ben sadece şaşkınım.. Ve suçlu. Anneciğim telaşlı, ne yapacağını bilmez halde ve bir solukta hastanedeyiz. Sonrası? Sonrası o’nun yüzük parmağındaki nişan ve o yaşta dahi sıkıntısını hissettiğim vicdan azabı. -Ömer Seyfettin'in Kaşağı'sından etkilenmemin bile arkasında bu olay-
Sonra işler değişiyor ama. N beni dahi koruyacak hale gelecek kadar güçleniyor. Tipik ama erkek çocukları bile döven, uyumsuz ama hala en çok annesini seven sert bakışlı küçük kız kalıyor.
*
N’nin de, benim de bebeklik resimlerimiz yok ve en eski resim tarihimiz 1995’e kadar gidiyor. Niyetim O’nu yazmaktı ama giriş kısmında kaldım hala. O zaman bu hiç değilse girizgâhını yaptığımız denemeyi o fotoğrafın anısıyla bitirelim.
Çocukça diretmelerle babacığımı ikna ediyoruz ve 1995’in yaz temizliğinde fotoğraf çekilmeye gidiyoruz. Resmin geneli hüzünlü ama ben sadece bir kısmından bahsedeceğim. N’nin, benim ve babamın elinin göründüğü o kısımdan.
Babam oturakta ve yanlarında çocukları pozunun öndeki iki küçük figürüz resmi, bu. “Daha küçük torpili” bir kez daha işe yarıyor ve babam –ona belki de en düşkün çocuğu ben olduğum halde- kucağına beni değil N’yi alıyor. Ama ne olur ki, bir bacağına beni, bir bacağına N’yi oturtsa! Diyorum ama olmuyor isteğim. Aklım hep burada, huzursuzum ve fotografçı beni uyarıyor, ışığa bak, bana bak diye. Ama o an’da ben yine içimi huzursuz eden şeyi düşünüyorum, öteye bakıyorum ve elimi oturmak istediğim yere, babamın bacağına koyuyorum. Kucağında N olsa bile, bacak hakkının aslında benim olduğunu belli etmek için.
*

Bunu uyduruk bir nick’i karşılasın diye -en sevdiklerinden olsa gerek- aklına düşmüş ve nick yaptığın o şarkıya hürmet için yaptım ama bu neredeyse bir buçuk saatimi alan şeyi "freefallin" dileyerek yazdım ğuzuu. Belki bakarsın da, okursun diye.

“Oluyor mu?”

Cenab.

2013, Mayıs 25.
Gece.

24 May 2013

Ketumi'nin Türküsü


 
Ermeni türküsü.

Djivan Gasparya &  Erkan Oğur / Volor Molor(Yar'dan Gelen Haber)

*
-Volor Molor’un her yerine sinmişsiniz efendim.
K: Bu güzide eser ile anılmayı iltifat addediyorum.

-Sizi, Moksuf’u, Edire’yi ve kendiciğimi anımsatıyor efendim. Erkan bey’in son kısmı diyecek söz bıraktırmıyor ve korkarım arkanızdan dinleyeceğim ilk şey bu eser olacak.

K: Belki önce biz sizin arkanızdan bir şeyler dinleriz efendiciğim.
-Sizi gömerim gibi geliyor ve Moksuf’un tepesinden Edire’ye bakıp ağlaya ağlaya dinlerim gibi.

23 May 2013

.: toprak ana :.

"cenin uykusunda bekleyen tohum."

22 May 2013

Kimsenin olmadığı, beni görmediği, ilkokuldaki mutlu pikniklerin yeşili bu yerde, batan ikindi güneşinde, elimi başıma dayayıp, kımıldamadan "sonsuzluğun eşiğinde" saatlerce oturabilirim.

Heidi, Şekerkız Candy, mutlu kırlar; çocukken izlenen salak ve çok güzel tüm bu pastoral sahneler bulanık bulanık ve bu rüya-masal müzikleri eşliğinde sonsuza kadar kımıldamadan durup ölebilirim.

Zag. / İkindi.

19 May 2013

ZM / Toprak

2009, Şubat'ta başlamış, 2013 Mayıs'ta bitmiş "Toprak" denemesi.

Toprağa atıldık. Ve büyümeye başladık. Sonra içimizdekileri dışımızda gösterdik. Yani neysek onu büyüdük. Toprak bizi şekillendirdi, nereli olduğumuzu söyledi. Bazen çorak oldu, kısıtladı ama güneş, yağmur armağanlar oldu daha’lar için.

Doğduk. Ve olgunlaşmaya başladık. Sonra ruhumuzu tavrımızda gösterdik. Yani neysek onu büyüdük. Çevremiz bizi şekillendirdi, nereli olduğumuzu söyledi. Bazen ufkumuzu daralttı, tiplere hapsetti ama lütuflar gayretler armağanlar oldu daha’lar için.

Bu klişe tema başlangıç için kâfi. Tohum, toprak ve gökyüzünden gelenler. Ya da insan, çevresi ve ona verilenleri. Bu iki grup az sonra yazılacaklar için birbiri içinde bağdaşmalı ve gayet muntazam bir uyum göstermeli.

Ne olduğunu, neden olduğunu ve nasıl olduğunu irdeleyen, bilmek isteyen (çünkü sadece bilmeyi sevdiği içindir) soruların başlangıç için olması gerekenler. Çünkü sen büyüyeceksen; büyüyeceksin ve nihayetinde kim olduğuna geleceksin. Keşfin ruhunda başlayacak sonra olgunlaşacak. İlerlersen ve sana verilirse keşfini tamamlayıp toprakta biteceksin.
2009, Şubat

*
Ben hep zannederdim ki tohum’dur asıl olan. Tohumu iyiyse ve güzel, muhakkak patlayacaktır bir yerlerden kendi ağacımızın. Ve tohumun niteliğidir ağacı ağaç yapan. Ve ben hep sevinmiştim tohumuma, rengine, dokusuna ve niteliğine.

Ama yanıldım. Çünkü toprağın kararlı,değiştirilemez, o sert gücünü yıllarca yok saydım. Toprağı ve mahiyetini öğrenemedim. Mütevazı, kararlı ve yerli yerinde, hiç sağlam olamadım, duramadım. Çünkü hassas, zayıf ve salaktım.


Topraktan yaratıldım, pişmiş çamurdan; alak! Ama ben başlamam gereken ilk yeri bilememişim ki. Toprağa baksaydım hikâyemi görecektim, aslımı ve mahiyetimi. Ama ben tüm bu zamanın veletleri gibi ateşe, ateşten yaratılana içten içe imrendikleri gibi göz diktim. Ukdeli bakışlar parlattım gözlerimde. Yetmedi içimdeki ateşi ayan ettim, uzağımdaki alevlere imrenip içimde kara ateşler büyüttüm. Kara ateşi, ah o çaresiz kıskançlığımı.
Su’yum geldi imdada ama buharlaşıp uçtu o da. Hava’mda yeller esti ama o da serinletemedi. İçimi serinletecek tek bir şey bulamadım.

Bir türlü patlayamamış –Sezen Aksu’dan geliyor, aaç, kardelen aaç- hala cenin uykusunda bekleyen tohumum, filizlenmeni, yeşillenmeni beklemiyorum artık. Ağaç olman gibi bir düşüm de yok. İstersen o mahiyetini bir türlü anlayamadığım toprağın altında sonsuza kadar kal. Geber. Belki gübre olursun.
Şeytanın dahi çamur diye horladığı, kendi ateşinin yanında çorak ve değersiz gördüğü mahiyetim, seni anlayamadığım müddetçe bir .ok olmayacak benden.

Toprağın çorak’sa, suyun az’sa ve havadan, güneşten yana nasibin kesikse ve ateş’lere atılamayacak kadar aşktan uzaksan sakın ağaç olma düşü kurma içinde.

Çeneni kapat ve sonsuza kadar bekle içinde. Çorak toprağının, memleketinin ve de içinin, içinde. Seni ol(a)madığınla sınayan, belki de toprağın mahiyetini anla diye gömen Zat’ının izzetine.

*
Ah.. Aklıma dindar ama çorak gençlerin pek sevdiği, ah benim de ufakken sevdiğim Necip Fazıl mısrası düştü, şaka gibi, inadına düştü şimdi.

Google’den bulup, iğneleyelim güzelce;
Tüm bu mızılamalara Necip Bey’in o kendinden pek bir emin sesi, tane tane söylüyor;
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!


*
Kendi’mi, ben’imden başka acıtacak; yoktu iç’imde.
2013, Mayıs 19.
Gece.

ZM / Ama

 
1 şey, her şey olamaz. Ama bu post zamanın insanının istediği ilk şey her şey olmak. -Ehad & Vahid- Her şeyden biraz almak. Müziği bile her türden dinler mesela, her türden arkadaşı olsun ister, ah o evrensel ve tüm “alt” kümeleri kapsamak ister.
 
Fazla renkli olmakla övünüyorlar, hatta bunu bir kültür ayıracı sayıyorlar ama ya cümbüşse renkleri? Rengârenk diye umduğumuz, gururlandığımız ya çirkin bir cümbüşse? Ne yuvarlak bir zaman. Ne kadar top. Gri.
 
*

İnsan bazı şeyleri sevmez. Zerre aidiyet hissetmez ama o bazı şeylerle haşırneşir olmak zorundadır. Mesela? Mesela tüm bu zamanın herşeyci çocukları. Ve onların tıklımlaştığı şehirleri.

Beşiktaş’ta bir estetik merkezi ve artık gittiği her yerin yabancısı naçiz bedenim. Ah ne güzel temaşa. Can sıkıntımı def etmek için elime aldığım “Class” isimli bir dergi ve onun sayfaları. Belki sahip olmak için neler verdikleri sıfatlarıyla CEO’lar ve neredeyse aynı yüze sahip kadınları. İnsan bazen kıskanmaz. Bazen her şeyi kıskanır ama bazen tekbir şeyi kıskanmaz. Baktığım yüzlerin tekini dahi yakışıklı bulamamamın, “kadınlarını” kıskanmamamın ve hiçbir zaman ‘çok zengin’ olmak istemememin cevabı.

*

Ne inkâr edebiliyoruz mertçe ne de gidebiliyoruz bir doğrunun doğruca peşinden. Hükümlerini yapmıyorsak, ne anlamı var Müslüman olmanın. Ya da ‘bankacı’ olacaksak ne anlamı var sosyalist olmamızın, meydanlarda bağırmamızın.

Emir varsa neden itaat yok?
Ve emri tasdik ediyorsak neden emri seçim yok?
Namaz farzsa niçin kılmıyorlar Müslümanlar?
Ya da niye devleti alaşağı etmiyorlar anarşistler?

Ben böyle miyim, böyle olabilir miyim? Bir doğruyu seçip ona dayanabilir miyim? Dayanabilirsem, yaşayabilir miyim?

Ama. Ama. Ama, değil mi.
Ah bizim yazgımız sonsuza kadar ama demek, değil mi.

Belki içimdeki hazımsızlıkla yazıyorum, hayır inkâr etmiyorum ama sahtekârca, sahtekârca Allah’ım.

 
2013, Mayıs / İst.

Sen Aydınlatırsın Geceyi

Afiş sloganı güzeldi. "İnsan endişeden yaratılmıştır"














Sinemalarda gösterime girmeyen ama ne kadar şanslıyım ki okulcuğumda da galası yapılan Onur Ünlü'nün "Sen Aydınlatırsın Geceyi" filmi -hakikaten ne anladım bilmiyorum ama- fena değildi. Fotograf karesi sahneleri ise gayet güzeldi. -Cemal'in Shakespeare'den filme adını veren şiiri okuduğu sahne başta olmak üzere, gökyüzü, kuşlar ve tarlalar sahneleri-

Aklımda ne kalmış diye bakıyorum da, ilki Cemal'le Yasemin'in gazoz içeriz masası'nda, hapları içip, uçuyorum sandıkları -hakikaten de uçtukları- aşık olma an'ından hemen sonraki kusmak sahnesi, ikincisi kandan gözyaşı döken adam, üçüncüsü kitap satan kızın kollarına düşmek üzerindeyken Cemal, gökler'den gelen taş yağmuru, elleri tabanca olan adam, gök'ün sırlı halleri... -çokmuş-

Film sonrası Onur Ünlü'nün soru-cevaplardan oluşan söyleşisi ise "tipik"ti. Hakikaten de haklı, eserleri ve sahiplerini, eserlerden bağımsız düşünmek gerekiyor, çünkü eser sahibi olarak umursamaz üsluplu, o tipik saç-baş karıştıran halleriyle tipik sanat yönetmeni havasındaki, hep farklı hissettiğine/anladığına/konuştuğuna içten içe inanan ama farklı olmaya çalışmadığını ısrarla belirtmeye çalışan o adam'a bir türlü sempati duyamadım çünkü.

*

Bunu etrafımdaki hevesli kalabalığa, hallerine, sorularına yoruyorum ve hatta "yenilmiş kıskançlık"tan kaynaklandığını seziyorum ama bazen hiçbir şey olmak istemiyorum Allah'ım.

14 May 2013

An II

Belki bir saniyedir. Belki beş saniye sürer. Belki hiç geçmiyormuş gibi geldiğinden "süre" hesabıyla beş dakikayı da bulandır.

Kısaca hesaplanamazdır. Hesaplanmanın akla dahi gelmediği zam'andaki donmuş resimlerdir. Bu yüzden mi fotograf an'ı saklar? Bu yüzden mi ölüm an'ıdır, aşık olma anıdır, rezil olma an'ıdır.

Mesela mı?

*

Mesela Midyat'ın sabun ve baharat kokan sokaklarının birinde karşıdan tüm bir uzaklığı ve karalığıyla gelen o adam'la karşılaşma an'ı.

Birdoksan boylarında, siyah keten gömlek, siyah keten pantol ve siyah kipa giyinmiş, beyaz tenli ve uzun, kızıl, kıvırcık saçlı o museviyle karşılaşma an'ı. -rezmen itiraf.com tasvirlerine benzedi allam-

Başımda soluk kiremit rengi şalım benim, onun başında siyah kipası, iki semavi dinin "sembolleri" -buraya kinaye- başımızın üzerinde -buraya mecaz- birbirimize uzak ve çekingen bakış an'ımız.

Kuple XIII

"öbür dünya cennetini
kursam kendi içimde

sonrası rüyalar, 
rüyalar
rüyalar..."


MFÖ / Rüyalar

Tanımlar XXVI / Ayrılık

Martin Heidegger, Sartre, Jaspers, Beckett ve Erich From gibi düşünürler insanın yalnızlığından söz ederler ve derler ki yalnızlık, günümüz insanının felsefe, sanat ve edebiyatının ruhu haline gelmiştir.

Ancak ben bu temel duygumu dile getirmek için yalnızlık kelimesini bir terim olarak seçmekle hata ettim. Yani benim söylemek istediğim şeyin Sartre'nin, Heidegger'in, hiççiliğin, modern saçmalığın ve hatta günümüz Batılı varoluşçuluğun söylemek istediğiyle aynı olmadığı için, onların etkisi altında yalnızlık(solitude) kelimesini kullanmamam gerektiğinin farkına varamamıştım. Ben hayat felsefemde ve antropolojimde bu temel duygumu ifadeetmek için "ayrılık" kelimesini seçmeliydim.

Ali Şeriati / Dua
"Yalnızlık mı, Ayrılık mı?"
(syf: 58)

*

yalnızlık değil bu, ayrılık. çünkü ait olduğum bir yer var. ait olduğum yer bu dünyada yok diye, yalnız olmam, olsa olsa ayrı düşmüş olurum. o halde içinde olduğum durum için yalnızlık değil, ayrılık kelimesi kullanılmalı, çok doğru.

7 May 2013

Tanımlar XXV / İhtiyaç

İnsan hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine hissettiği ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. Her insanın yücelik ve olgunluk seviyesini, duyduğu ihtiyaçların yücelik ve olgunluk derecesiyle, kendisinde duyduğu eksikliklerle tamı tamamına ölçmek mümkündür. Yani kimin ihtiyaçları daha mükemmel, daha yüce ve daha gelişmişse, o daha çok insandır. Küçük insanların ihtiyaçları küçük, büyük insanların ihtiyaçları büyüktür. "Zengin olanlar daha çok muhtaçtır." ince hakikatinin anlamı burada ortaya çıkmaktadır.


Ali Şeriati / Dua
(syf: 54)

.: poğaça tarifi :.


resim;
























"sevimli bebek resimleri" arşivinden fırlama bir resim değil, zinhar. bebek resimleri arşivim falan yok.

bu başka bir şey. bu tam anlamıyla poğaça tarifi.
tombiş parmakların "peace" işareti yapması yoksa kolların mayalı hamur pofudukluğunda durması mı bilemedim ama bu başka bir şey.

5 May 2013

Kuple XII

"yerle gök arasında
bir yerdee

...

ah bu ben, kendimi
nelere koşsam
saklansam bir yerlerde, gizlice ağlasam"

*

her bir mısrasına güzellemeler hak eden bir "ben" şarkısı.
hem ben, hem de ben'in şarkısı.
aşk şarkısı değil, yol şarkısı değil. hüzünlü, gamlı hiç değil. kendi kendine söylenen bir ben şarkısı.

 nefsi levvame makamında Mazhar Alanson söylüyor; Ah Bu Ben.

3 May 2013

.: bakan dona kalmış yüzünde :.

resim;
























bak, an donmuş hüzün'de
bakan dona-kalmış yüzünde


2012, eylül

2 May 2013

Şerh Edilmiş Şarkılar IV / Teoman, Ne Ekmek Ne De Su

 

Kara gökyüzü ve kara deniz manzaralı gece yarılarından birinin keşiflerindendi o da. Bir şarkının aslında bir münacaat olduğu keşfi. Bir ölümlüye yazılmıştı belki. Ama benim için tam anlamıyla o an’ın şarkısıydı.

19 yaşındaydım. 9. Katında bir terasın, bir gece yarısı, üzerimde eski, kara, kapşonlu montum, yarasa, karga gibi hissederken halimi, terası turlaya turlaya dinlemiştim ve demiştim; bu şarkı bir ölümlüye yazılmış olamaz.
 
*

“Uyanıver gökyüzüyle sonsuzluğa”

(Sözlerin arkasındaki müzik çok güzel. Soluk alıp-vermeyi anımsatıyor. Ya da daha tanıdık bir ifadeyle bir hasta’nın iniltilerini. Gökyüzüne bakıyorum, yıldızlara bakıyorum. Sonsuzluğun yanıp sönen o milyonlarca ışıklarda parıldadığını seyrediyorum.)

“Unutuver hatırlarsa ellerin”

(Duaya bir atıf mı?)

“Süzülsün dudaklarından yıllar boyunca
Son bir nefes, acın katlanınca

Bana yoksun biliyorum
Usul usul eriyorum
Kararıyor gözlerim
Yorgunum”

(Yeisteyim. Her şey çok kötü. Belki vize tarihlerini dahi unuttuğum, umursamadığım günler. Sözlerdeki acınası ve tam anlamıyla hasta ifadelerde rahatlıyorum ama. Düşkün olmaktan tuhaf bir zevk duyma aşaması. Mazoşist ama soylu, halinden memnun ıstırap.)

“Yığılır kalır yüreğim dolu, gözlerimde
Tar atar deniz, geceler indiğinde”

(Gökyüzü bulutlu. Gözler bulutlu. Üzerinde ışıklar oynaşan denize bakıp, şarkının bu an için yazıldığı hissi. Kendimi o an’da kaybediyor hissi. Gecenin soğuğundan ve kara’lığından hoşlanma hissi.)

“Ne ekmek ne su
Sensizlik korkusu
İstemem yeter ki sen
Yanımda ol yeter”

(Belli değil mi. Aşikâr değil mi.)

*

Artık böyle şeyler hissedemiyorum pek. Bulutun ve yağmurun ikliminden koptum da bir hayli. Ama güzel. Bu şarkıyı her duyuşumda, rastgele modundan her çıkışında, o içinde zerre beşeriyetin olmadığı, adlandıramadığım tuhaf bir aşk halinin olduğu o “keşf geceleri”ni anımsamak güzel. O yaşım, o halim ve tek’liğim güzel. Çok güzel.

Belki, teklif etseler, sonsuz’a kadar, o an’da kalabilirdim. Mümkün olabilseydi.

1 May 2013

.: ah :.


Kuzey'den Güney'e gitti Keşfsever. İbrahim'in Nemrud'unu gördü, mest oldu. Nemrut yolundaki, ilk anıt mezarda A'yı buldu. Sevindi. Sonra Fırat'ta durdu. Su'yun güzelliği, serinliği yeterdi ama köprünün bacakları o'na cömert davrandı; H'yi hediye etti. Çocuk gibi sevindi. Sonra, Mardin, Hasankeyf devam etti. 3.günün sonunda sıcağa daha fazla dayanamadı, tam da bir Kurban'a yakışacak şekilde sürekli burnu kanadı.  

ve Keşfsever'in elinde Şark'tan, Güney'den iki harf kaldı;

AH.