28 Ağu 2013

Tanpınar Tarzı Mizah

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mizah anlayışını seviyorum. Sade, abartısız ama ironilerde dolu espri anlayışını. Başlı başına 'Hayri İrdal' karakteri dahi yeter zaten. Hatta karakterin soyismi.

Daha başlarındayım bu okunması çok önceden lazım gelen eşsiz kitabın. Ama şu kısımda attığım kahkahayı nasıl ayan etmem? Belki de "lütfen" vurgusu yüzünden ama çok iyiydi.

*

"Ona ait her şeyin bir kırmızı kurdelesi vardı ki, Sabiha onu bir hükümdarın dostlarına nişan dağıtması gibi hediye ederdi. Kedi yavruları, bebekleri, beğendiği eşyası, -bilhassa yeni çocuk karyolası- sevgisine mazhar olan her şey ve herkes bu nişana sahip olurdu. Hatta hususi bir irade ile bu nişanın geri alındığı bile olurdu; fazla şımarıklığı yüzünden kendisini azarlayan, bununla da kalmayıp, annesine şikayet eden aşçı kadına, iş olup bittikten sonra ve Sabiha epeyce ağladıktan sonra, kendisine hediye ettiği kurdeleyi lütfen çıkarmasını rica etmişti."

Ahmet Hamdi Tanpınar / Huzur
(syf: 15)

27 Ağu 2013

Zeyn Kitaplar / Elif Şafak, Mahrem

Üzerindeki isim soyisim, alındığı yer ve zamana bakılırsa 19 Aralık 2009’ta alınmış, ne zaman okunmuş acaba. Muhtemel ki üniversite ilk sınıfta. Belki sırf popüş diye ama Elif Şafak kitaplarını okuduğumu ve beğendiğimi söyleyemem. Bu kitabı hariç. Çünkü göz üzerine muhteşem bu romanı keşf’i sever biri nasıl sevmez.

Eklenesi başka çizik kitaplar da vardı ama bunun eklenmesi mucip oldu.
*

33 / Dediğine göre ayın aydınlık yüzü, sevilmemekten korkarmış en çok, bir de ağlarken tek başına olmaktan.

35 / Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi bilirdi ki, kadınlar birbirlerinin akislerinde çirkinleşirdi.

42 / Hem insanları şaşırtmaya bayılır; hem de şaşırmayacak işlere şaşırdıkları için onlardan soğurdu.

47 / İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.
48 / Kadınların, kendilerinden daha çirkin kadınlar görmekten içten içe pek hoşlandıklarının farkındaydı.

76 / Ama bence öğrencilerin işini bu kadar zorlaştıran şey, Bece’nin duruşundaki geçicilikten çok gözlerindeki acayiplikti.

81 / Çünkü bensizken neler yaptığını görmek, bensizliğine baskın yapmak istiyordum.
82 / Zırh: içtekini dışarının bakışlarından saklayamazsa, daha çabuk yenilir insan ve daha kolay öldürülür savaş meydanlarında.

83 / Zaten yeryüzündeki günahların en iyi seyredildiği yer gökyüzü olmuş daima.
86 / Zühre: …neyse ki zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında. Halen âşık olup olmadıklarını ve eğer âşıklarsa kime âşık olduklarını hatırlamayanlar, göğün üçüncü katına çıkıp, zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış. Baktıklarında gördükleri yüz, âşık oldukları kişinin yüzü olurmuş.

98 / Belli ki çok utanacaktı, eğer hali olsaydı utanmaya.
99 / …her şeyi ciddiye alan, her mevzuya uzun uzun kafa yoran; insanların hikâyelerini tahmin, dolayısıyla da zayıflıklarını tespit etmekte hiç zorluk çekmeyen ve tanıştığı, tanıdığı herkesin karşısında cüssesinden umulmayacak bir iktidar kurmayı başarabilen be-ce’nin, en sefil, en rezil hallerini görmek doğrusu pek hoştu.

107 / Kimseye kin tuttuğu yoktu. Sadece… umursamıyordu; hiçbir şeyi umursamıyordu. Artık her şeyi yapabileceğini hissediyordu. Mademki her şeyi yapabilirdi, en iyisi hiçbir şey yapmamaktı.
111 / Uğraşmaya değecek bir meşgale istemişti; öyle hep alıştığı üzere kolayca kotarıp bir kenara kaldıramayacağı, belki de hiçbir zaman tam olarak kotaramayacağı, hevesini alamayacağı meşgale.

112 / Erkeklerin, güzel kadın görmekten ne denli hoşlandıklarının farkındaydı.
117* / Bazen böyle olur diyordu başucundaki kandil. Bazen biri çıkar karşına. Bilirsin ki, onun karşısında zayıfsın. Bir hamur parçasısın. Alsın seni, dilediğince yoğursun oynasın.

135 / Ölümü anlamsızlaştırıyordu La Belle Anabelle, bilmeden, istemeden.
136 / Çektiğini itiyordu bu yüz; ittiğinin fazla uzaklaşmasına müsaade etmeden.

141 / Âşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki âşık olunan hep uzaktadır.
143 / Hece hece heyecanlanmasını seviyordum.

145 / Halüsinasyon: göremediklerini görebilmek için insanlar binlerce yıl boyunca yalanı altınmantardan içki damıtıp içmişler. Sonra… görebileceklerinden korkmaya başlamışlar.
150 : Hançer!

161 / Sanki bunaldıkça, uykuya sığınıyordu.
161 / Hafızamızın takıntılı mekânları vardır. Rüyalarımızda, bilmeden, geçmiş hayatlarımızın, yarım kalmışlıklarımızın mekânlarına gidip gidip geliriz.

163 / Gözleri o kadar tuhaftı ki…
164 / Ve cüsselerimizin kalıpları ne olursa olsun, su gibi akışkan, su kadar değişkendik birbirimizin gözünde.

167* / Maske: yüzü olduğundan farklı gösteren yüz.
171 / Varmaya değil, gitmeye gitmek…

198 / Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır.
204 / Aslında galiba be-ce’yi gördüğüm an, onu bir daha görememekten korkmuştum.

205 / Biliyor musun, belki de en derin yaraları gözlerden alıyoruz.
208 / Ne zaman bir insanı merak etsem, onu ait olduğu kareden kopartıp, en olmadık görüntüye yerleştirmeye çalışırım. … İnsan ait olduğu resimde ya güçlü ya zayıf, ya çirkin ya güzel, ya biricik ya sıradandır. Ama ait olmadığı bir resmin içinde sıfatlarını kaybediverir.

210/ Sevgilerinin içine merhamet karıştığını görmek istemiyordum.
211* / Demek ki keşfini tamamlayana kadar benimle birlikte olmaya devam edecekti. Sonra… her zaman yaptığı gibi, bir kez kullandığı malzemeye bir daha dönüp bakmayacak, benden de çarçabuk bıkacaktı.

212 / Oysa aşk dedikleri, solup kurumaya mahkûmdur, bir sebebi olduğu andan itibaren.
220 / Sonsuzdu zaman, sınırsızdı mekân. Elbet eriyecekti bir gün; eriyip yeniden katılaşacak, katılaşıp yeniden eriyecekti. Nasıl olsa başka bir zamanda, çok çok sonra ya da pek yakında ve bir başka mekânda, çok çok uzakta ya da hemen burada, bir daha dönecekti bu dünyaya. Yeni bir isim, yeni bir meşgaleyle.

222 / Veda: söylesene, insan terk ettiği şeye neden dönüp bakar son bir defa?
225 / Anlar ki, her daim kendi sonunun peşi sıra gider zaman.

24 Ağu 2013

Şerh Edilmiş Şarkılar V / Mvö, Son Sabah


Mor ve Ötesi’nde en sevdiğim şey, ümitsizliği üstelik lirik biçimde çok güzel ifade etmesi. Ümitsizlikten daha lirik bir duygu olabilir mi. Ya da 'mutsuz son’dan daha vurucu bir final filmlere.

Bu şarkı çok iyi. Sözleri, tınısı, diğer vokalin sesi ve adını bilmediğim bir enstrümanın nakaratta coşturduğu sesle. –mızıka?- Aşk şarkısı ama ben sonda saklı cevabı ümit olarak güzelliyorum ve sevmeye devam ediyorum.

*

"her şeyden bir şarkı çıkmaz ya
her şarkıdan da çıkılmaz ya"

Nasıl başlayacağını bilmeyen, aslında şiirini başlatamayan sıkıntı, iyi bir şeye vesile olmuş ve güzel bu söz oyununu yapmış, “her şeyden bir şarkı çıkmaz ya” ve elbette “her şarkıdan da çıkılmaz ya” Çünkü bazı şarkılar kara deliktir.

 "kalbin de ruhun da farkında
hikâyen bitmemişti aslında"

Hikâye derken neyi kast ettiği açık değil ama şarkının en azından bir yönüyle ümitsiz bir aşkı ayan etmeye başladığı yer burası. Kalp, ruh’la destek de buluyor.

"hakikat neye yarar göz yalansa
bilsen hiç ağlar mıydın sonunda"

Mvö’de sevdiğim bir şey daha. Feridün Düzağaç ne kadar edebiyse, Mvö o kadar filozofane. –iyi günümdeyim, kolay övüyorum- “bilsen hiç ağlar mıydın sonunda” iyi bak, sabret, hatta neredeyse şerde hayır, hayırda şer var güzellemesi yapacağım.

"duyar mı ki, anlar mı sorunca
koca bir an yansın mı karşımda"

An yanmak? Şair burada ne demek istemiş acaba?

"belki son sabahtır
belki de bahardır
al, aklımı al da, yerine koy zamanı"

Nakarat ve dinlemesi en güzel yer şimdi. Belki son sabah, belki de bahar. Ne güzel 2. Ne güzel ama aslında ne kaka, ne berbat bir şey. Aynı anda hem delice mutlu, hem bin kahırlık umutsuz edebilecek tek şey’in belli olmaya başladığı, cevaba yaklaştığı yer şarkının.

"baş-ka biir karan-lık
istemem ki ar-tık"

Ah ne güzel münacaat.

"rüyadan güzelse
bu aşktır."


Son darbe. En kısa haliyle şarkının sonunda parlıyor şimdi. Rüyadan güzelse. Yapacak bir şey yok. Yapacak hiçbir şey yok. Direnebilecek bir nokta. Bir savunma. Ve kaçacak bir delik.

22 Ağu 2013

.: siz hiç aynaya bakar gibi oldunuz mu :.

Pietro Perugino / Portrait of a Young Man, 1495.

























İçinde yüzlerce latif resim olan blogda geziniyordum ki, duraksadım. Önce ilgimi çekti, sonra zoom yaptım ve fark etmesi geç olmadı. Neredeyse 5 asır önce bu görünümde olan, bu genç adamla -evet, adam- benzer bir yüz yahut hali paylaşıyorduk. İsmini dahi bilmiyordum, neyse ki P. buldu.

21 Ağu 2013

Gözyaşı Tutarken Müziği

 
 
Nasıl ki şiddeti gökteki karalığından belli sağanak başlamadan önce gökte yansımaları olur. İşte aynen öyle. Bir ağlamak öncesi. Gözyaşlarını tutup tutmamak arasında kararsız kalmış, olabildiğince tutmaya çalışmış ama yapacak bir şey yok aşikar etmeye mecbur kalmış iç'in sesi; ağlamak öncesi müziği.
 
-videonun arkaplanı kaka biliyorum-

20 Ağu 2013

Z / Aşk

Sevmek Zamanı, 1965.
Aşk'ın resmi: seyir eden bir adam,
resminin seyredilmesini seyreden bir kadın.
İlahi ve tanrısal olan bir şeyin yansıması mı, ilk görüşte hormonlarda olan biyolojik karşı konmaz bir eğilim mi, dayanılmaz bir cezbe mi, bir ölüm şekli mi, zaman olmayan bir zamanda verilen bir sözü anımsamak mı, bile bile, üstelik inadına kaybetmek mi, bir ruhu keşf’e çıkmak mı, o ruh karşısında elde olmadan güçsüz ve dermansız düşmek mi, 1 sır’ra ortak aramak mı, isimleri ve yüzleri belli olmayan küçük ben’lerin var olma arzusuyla karşı’dan bir cins aramak mı, benzerini über bir müzik dinlerken ya da uçarken yaşadığımız o his mi, bilmiyorum.
 
Niye tanımlayalım ki zaten, adlarını her dilde dahi bulamadığımız bazı kavramları niye ve ısrarla tanımlayalım ki? Hepsi baktığımız yere ve zamana göre değişkenlik gösteriyorsa ve kesinlikle gösterecekse neden uğraşalım? “Bir akşam Füsun'un karşısında oturmanın verdiği huzur içimdeki cinleri yatıştırınca, mutluluğun çok basit ve herkesin bilmesi gereken reçeteyi keşfedip kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum. Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca” / Orhan pamuk / Masumiyet müzesi. (…) yazılmış ve okunmamış kitaplarda geçenler adedince.  Ortağı ve benzeri mutluluk tanımı gibi aynı. Tanımını tecrübe ettiğimiz kadarıyla ve şekliyle yapabildiğimiz.

‘Biri hatırına yenilmek’ derdim ben. Yenebilecekken belki/üstelik. Yenmeyi severken, yenilmeyi istemek. Belki en çok en’lediğimiz şeyden vazgeçerek. Öyküleri yüzünden adları hep yaşayan hemen her milletten çıkmış ikililerin başına da hep gelen gibi; engeller vardır ve feda edebildikleri engeller büyüklüğünde âşık’tır kahramanlarımız.
Bahsi geçmesi nerdeyse şart oldu; İlahi aşk ve mahiyeti 1de. İlahi Aşk’ın kanıtı Kurban’dır, peygamberi de ateş’in yakamadığı İbrahim’dir. Sınayan ve sınananlara ne mutlu.
Gönülcüğüm Kalu Bela’dan beri hem muhabbeti hem gevezeliği en çok yapılan bu konuda biraz daha konuşmak isterdi. Sosyolojik, biyolojik, başka kulvarla da üstelik. Yine de; kadınlar âşık olmasın. Fıtratları aşk’a meyyal olanları da üstelik. Kadınlar âşık olmasınlar ve “beğendikleri bir aşk’a karşılık” versinler. Yani onu en güzel seven’i sevsinler.  
İki naçiz alıntıyla hoşçakal diyelim;
"Samim akça: daha evvel âşık olan var mı aranızda? Bir dakika, soruyu değiştiriyorum. Daha evvel aranızda hiç âşık olmayan var mı? Ne talihsizlik. Çünkü demek hala yarımsınız. Her kadının ve her erkeğin hayatında bir an vardır ki o an bütün hayatını belirler. Bu da başka bir talihsizlik. İster o anın arkasından gitsin, isterse kaçsın önemli değil. O an peşini asla bırakmayacaktır. Âşık olduğu an.
Yağmur: benim Şubat’ı gördüğüm an gibi.
 
Şubat: benim Yağmur’u gördüğüm an gibi.
Yağmur: “âşık olmayı küçümseyecek kadar kibirliydim."
Şubat: aşkın insanı nasıl değiştireceğini bilemeyecek kadar tecrübesiz.
Yağmur: ama aşk insanın kendisini terke etmesi demektir.
Şubat: ama aşk insanın göremediklerini artık ve ebediyen görmesi demektir.
Yağmur: artık ve ebediyen.
Şubat: kavuşmayı özlersin
Yağmur: ama kavuşamazsın.
Samim akça: insan yarım kalmış bir projedir. Onu aşk tamamlar. Fakat sonra bir vakit aşkı uğruna terk ettiği kendisiyle yüz yüze gelir. Bu aşığın imtihanıdır. İşte orda bir tercih yapmak zorundadır. Ya kendini seçecektir ya da kendi ölümünü. Eğer gerçekten âşıksa, aşkı gerçekse kendi ölümü karşısında diyet istemez ve tamamlanır. Asla gerçekleşmeyeceğini bildiği bir hayali kurmaya mahkûmdur. Asla kabul olmayacağını bildiği bir duayı kabul etmeye. Yazık, ama bunu kabul eder. Bir büyüğümüzün söylediği gibi;
Aziz bey: vuslat varsa aşk yoktur.
Samim akça: vuslat varsa aşk yoktur."

Şubat(dizi) / 16. Bölüm.
*
İçim sesi, ruh sesim Keşfsever’in de sesiyle bitirelim o halde. Yalnızlık Sözleri beyefendisinden;
“Aşk yeni bir şey değildi. Herkes hayatında aşkı tatmıştır. Elbette yüksek ve alçak düzeylerde, çirkin veya güzel tecellilerde, yüce veya aşağı, küçük veya büyük, hatta çeşitli cinslerden. Ama hiçbir aşk kendinde boğulan,
dertleriyle boğuşan beni bu kadar cezp etmedi. Hissettiğim, ihtiyaç duyduğum ve susadığım aşk değildir. Asla aşksız kalmadım ama asla âşık olmadım.

Kendimi sürekli aşktan üstün gördüm.
Kendimi böyle duygulardan uzak gördüm.”

18 Ağu 2013

Ti Esti To Kalon?


Uzun zaman olmuştu bu naif filmi izleyeli ama bir kez daha izleyince emin oldum ki, gözlerini kırpmayacak kadar keskin bakan bu genç arkadaş da, en az Alex Superdrampt kadar dostuydu Keşfsever'in.

Sahne hak ettiği kadar popüler zaten ama keşf'e değer güzelliklerin çokluğunu görmeye dayanamayacak kadar hassas bakan bu genç adamın gözlerine kim sahip olmak istemez?

*

"Çektiğim en güzel şeyi görmek
ister misin?

Kar yağışına dakikalar kalan
günlerden biriydi.

Hava elektrik yüklüydü.

Neredeyse duyabiliyordun.

Tamam mı?

Ve bu torba oradaydı.

Benimle dans ediyordu...

...oynamam için yalvaran
küçük bir çocuk gibi.

15 dakika için.

İşte o gün fark ettim...

...her şeyin ardında hayat vardı...

...ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç.

Korkmak için hiç bir neden
olmadığına inanmamı istiyordu.

Hem de hiç.

Video, zavallı bir
bahane, biliyorum.

Ama hatırlamama yardim ediyor.

Hatırlamaya ihtiyacım var.

Bazen öyle çok güzellik var ki...

...dünyada.

Dayanamayacağımı hissediyorum.

Ve kalbim...

...içine kapanacak."

16 Ağu 2013

Ne Güzel Olurdu Olmamak*

"ne güzel olurdu, olmamak."

*

bir cevap, bir sorunun karşılığı değilse ne yapılsa boştur.
soru muhteşem, cevap çok güzel olsa bile.
soru "niçin?" cevap: "güzel" bile olsa.

-cevabı "güzel" olanın sorusu "nasıl" olabilirmiydi?
aradığı soru "nasıl" olabilir miydi?
muhtemelen öyleydi.
rastlaması duasıyla.-

12 Ağu 2013

11 Ağu 2013

An III

Gözlerin dolma an'ı.

*

Kimsenin kayıtsız kalamayacağı "ilksin" sözü ama hikayenin sonundaki vuruculuğu artırmak için. Şiir başlatır gibi değil.

Zahit, hüzünlü, sessiz sessiz cezalandırır gibi gözlerinin parlattığı sözüne hangi göz donuk kalabilir.

Bunu bile samimiyetsiz bulacak. Yapacak bir şey yok. İnanacak kimse yok. Gözlerin dolması. Konuşmanın koşması. Adımların kaçması. Yolun ters istikamete varması. O'nun kalbini titretebilir mi. O'nun zahit kalbi benim hangi duygumu yüceler.

Ama. Ama işte.

Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili



İnsan dostuna aşk şiirlerindeki gibi veda edebilir.

7 Ağu 2013

Kalite

İnsanlar aldıkları elbiseyi/çorabı ötesi 'mal'ı betimlerken de, birine iltifat(!) ederken de kaliteli diyorlar. Ne kadar ucuz değil mi?

5 Ağu 2013

Z / Erozyon

Tema bu.
I
2013/05/zm-toprak


II

Su idim.
“Biraz ateş istemiştim” –Feridun Düzağaç, Ağlarsan Düşerim-
Hava’mı aldım.
Toprak’la konuştum.

Su: Sakin biri olacaksın yine. Sevgin sağlam olacak ama bu bile sakin bir hale dönüşecek sonra. Alışkanlığa ve rutinliğe de. Huzur arayacaksın hep. Taşkınlığımda bulamayacaksın her zaman, sadece dindiğim zamanlarda. Toprak gibi mütevazı, kararlı, kendi halinde. Ama ben su’yum. Şimdi dışarıda yağan sesli ve hareketli yağmur gibi. Değişken, hızlı, ani, beklenmedik. Bazen hep durgun.
Toprak: Benden başkasıyla yapamazsın. Karışık birisiyle olamazsın. Bende güvenilir ve sağlam bir zemin bulacaksın. Her ayağın sürçtüğünde yanında olacağım daima. Ama ben de senden başkasıyla yapamam.
 
Su: Kendin gibi sakin, huzurlu, dingin biri bulsan?
Toprak: İşte o zaman rutin ve monoton bir hayatım olur. Ben tartışmalıyım. Anlatmalıyım ve dinlemeliyim. Senin sorularını düşünmeliyim, bunlara cevap bulmalıyım ve hayatım boyunca senle uğraşmalıyız. Bu beni dinamik tutacak tek şey. Diğer türlü ölüden farkım kalmaz. Senin çalkantıların beni ıslatmalı. Sen bir nehirsin bense senin yatağın.
Su: Erozyon olurum, topraklarını harcarım. Ya da kurak olursun, sularımı çekersin, üstelik toprağını çatlatırım.
Toprak: Cevabım verdiğin cevapta saklı. Asla dinlenmeme izin vermezsin sen. Beni bir yere sırtını dayamış görürsen eğer ya ölüyorumdur ya da ölmüşümdür. Sen durdurmazsın beni.
Su: Su baskın gelir, fazlalaşırsa seni harcayacağım. Tüketeceğim. Taşkın Su’nun toprağa yaptığı gibi. Toprak baskın gelirse, Su’yum kuruyacak. Bu iki tehlike hep var olacak.
Toprak: Sen hiç Nil nehrinin kuruduğunu duydun mu ya da Fırat, Dicle’nin? Bu nehirlerin topraklarının en verimli topraklar olduğunu bilmiyor musun? Nil nehri tüm Mısır'a hayat verdi. Toprak ziyan olmaz, kaldı ki senin suyun da kuruyacak gibi değil...
 
III
Toprak'ın hakkı vardı. Toprak Su'yu teskin edebilirdi.
Peki, erozyon?

3 Ağu 2013

Kuple XVIII

"but I set fire to the rain
watched it pour as I touched your face
well, it burned while I cried
cause I heard it screaming out your name

your name"

Adele / Set Fire to the Rain

2 Ağu 2013

.: o tablo insanı dinden çıkarabilir :.

Hans Holbein / The Body of the Dead Christ in the Tomb, 1522.
 
 










Bu tabloyu, bu şey'i, Dostoyevski, karısının anılarına göre Budala’ya başladığı yıllarda Basel Müzesi’nde görmüş, çok etkilenmiş ve dakikalarca izlemiştir.

Budala romanını, tabloyu gördükten sonra yazmaya karar verdiği şeklinde de rivayetler vardır.

Romanda, Dostoyevski’nin kendisiyle aynı hastalıktan muzdarip kahramanı Prens Mışkin malum tabloyu Rogojin’in evinde görür ve daha sonra bahsederken Dostoyevski’nin hislerine şöyle tercüman olur: 

 "O tablo… O tablo insanı dinden çıkarabilir…"
 
 
*
 
Tanrı'nın oğlu!
Nasıl bu kadar ölü, nasıl bu kadar beşeri? 


Tanımlar XXVII / İmrenmek

Kıskanmak yaşamda kendimize saklamak istediğimiz kişiye önem vermektir, kıskanmak İnez, imrenmek değildir. İmrenmek bir başkası olmak istemektir. Kıskançlık cömettir, ötekinin ben olmasını isteriz.

Beni kıskandığını söyledim, bana imrendiğini değil. İmrenmek uzaktaki bir iyiliğe duyulan kindir. Kıskançlık yalnızca kendimiz için sevdiğimiz birine önem vermek anlamına gelir. İmrenmek güçsüz bir zehirdir. Bir başkası olmak isteriz. Kıskançlık cömerttir, ötekinin ben olmasını isteriz.

Carlos Fuentes / İnez'in Sezgisi
(syf: 49 / 114)

Tanımlar XXVI / Mutluluk

Mutluluk bizi sürekli mutsuzluklardan soyutlayan geçici bir tuzaktır ve bizi mutsuzluğa karşı her zamankinden daha savunmasız kılar.

Carlos Fuentes / İnez'in Sezgisi
(syf: 94)

Tanımlar XXV / Gizlenme

Poe'nin 'Çalıntı Mektup'unu anımsa. En iyi gizlenme biçimi kendini göstermektir. Ortadan kaybolduğuğumuzu düşünerek bizi arayacak olsalar, kimsenin aklına en göz önünde olan yere bakmak gelmez.

Carlos Fuentes / İnez'in Sezgisi
(syf: 41)