28 Nis 2014

Zarif, Mümin Şair

yağmura, nisan'a ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim.

ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara

yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:

bir hayat, mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

İbrahim Tenekeci / Düş ve Dua

*

Belki birileri demiştir önce. Belki biliçaltım önce kıskanıp, sonra bilinçsiz sahiplenip kendi buldu vehmetti. Ama bu bey için güzel bir tanımlama: "Zarif, mümin şair"

Üstelik Özel İsmet'ten daha hisli.

Katmerli Tebessüm

Lise dergilerinde "biraz da gülelim köşeleri"nden fırlama, derleme bir komikli yazı değil bu. Her cümlesi mesaj kutusuna "ileti" olarak düşmüş, mağdur bir adamın dersi kaçırdığını, acele yetişmesini gerektiğini ironik ve elem dolu(!) bir güdüyle birilerine duyurma isteği.

Tombiş bedeni, asık suratı ve bir an önce derse yetişir halini düşündükçe tebessümlerim katmerlendi. Sonunda koca bir "golot" oldu ve bu satırlara konu oldu.

*

"Ayak serçe parmağımı masaya vurmuş gibi hissediyorum.

Yolda yürürken gözüme ufak bi kanatlı böcek kaçmış gibi hissediyorum.

Saatte bir gelen otobüsü 10 saniye farkla kaçırmış gibi hissediyorum.

Sevdiğim kız bana abi demiş gibi hissediyorum.

Büte tüm gece hazırlanıp, sınava birkaç saat kala uyuya kalmış gibi hissediyorum.

Çok uzun bir kuyrukta saatlerce bekledikten sonra, önümdeki adam içeri alınmış da, sıra tam bana geldiği an kapılar kapanmış gibi hissediyorum.

Oruçluyken ağzımı yıkarken boğazıma su kaçmış gibi hissediyorum."

23 Nis 2014

ZM / Yabancı

neyse ki bu okulda
taşlara şiirler yazan insanlar da var.
Bugün yirmi üç nisan. Yıllar önce katıldığım renkli elbiseli bayramları hatırlatmaktan öteye gitmiyor ama. İlkinde mavi, ikincisinde yeşil, üçüncüsün de ise “papatya özü sarısı”ydım. Aklımda sadece papatya oluşturduğumuz kalmış.

Bazen havada “çocukken gidilen mutlu piknikler yeşili ve sarısı” olur. Havanın mutluluğunun resmi olur o günler. Dondurmalar, çocuk oyunları ve sesleri, başa vuran ama çok rahatsız etmeyen sıcaklık ve akşamın sanki hiç gelmeyecekmiş neşesi. O neşeyi severdim.

10 yaşımı da severdim. En sevdiğim yaştı belki. Hem hala çocuk hem düşünebiliyor ve sevebiliyor. Üzülebiliyor. Hem masum ve hem akıllı. Tek başıma yürüyüşlere başladığım yaşım sanırım ki o zamanlardı. Ekmek ve babamın yıllardır takip ettiği gazeteyi almak görevden öte zevkti benim için. Özellikle hafta sonları. Fazla elbisem yoktu ama şunları net hatırlıyorum. Dizlerimin hemen üzerine gelen kapri pantolon, üzerinde yakaları çiçekli açık mavi tişörtüm, çıplak ayakların bir kısmını kapatan beyaz ayakkabılar. Saçlarımsa çocukluğumun vazgeçilmezi “küt” saçlar. Kulaklarda o yıllar kızların hemen hepsinde olan altın top küpeler. Güzeldiler.

Bugün de yürüyüş günüydü. Hayır, planlı değil. Sağlık, spor ya da sosyal bir kazanım elde edilmek için yapılan amaçlı bir yürüyüş değil. Yollara vurmak belki. Amaçsız ve yorgun. Üstelik hasta. Elde sümük torbası “selpak”, bakımsız ve arkadan alelade toplanmış saçlar, ağarmış asker yeşili bir mont. ‘Arkeolog pantolonu’ Habere gönderilmiş mutsuz ve çömez bir muhabir gibi. Kahverengi kol çantası. Hiçbir kısmı kadınsı kesimler taşımayan giysiler. Ve yüz. Yüzüm demeyi isterdim ama yüz. Solgun bir yüz. Gittiği her yerin yabancısı, solgun, masum, mermisi iç’ten ve patlamaya hazır namlu gözler.

*

Ve halsiz adımlar atılırken akla düşen saçma ve kara tasavvurlar. Karşı’dan “o” geliyor. Ağustos olmamış ve tanışmamışlar. Kızı tanımıyor. “Yabancı” onun için. Görüş mesafesine düşen, karşılıklı istikamete yürüyen iki yolcular sadece. Karşıdan solgun yüzlü, zayıf bir kız geliyor. İşte şimdi yüz yüze vuracaklar. “Göz göze” değil. Çünkü yabancılar “göz göze” değil “yüz yüze” gelebilir en fazla. Yaklaşıyor şimdi. Evet. Şimdi bir an’lığına “yüz yüze”ler. Oğlan kıza bakıyor. Ama “-yor” eki gereksiz düşüyor. Çünkü oğlan kıza sadece baktı. Bir an’lığına. Ve hepimizin içinde olan, önceden kategorilendirilmiş etiketlerden birini kızın yüzünün ortası yapıştırdı. “Düşünceli ve melankolik.” Fazlasını eklemeye vakit bulamadı. Fazlaydı bile. Ki o sıralarda yeni etiketlerden birini yapıştırmakla meşguldü. Saçlarında dalgalar oynaşan, gözleri aşk saçan tazecik bir dişinin dolgun göğüslerinin tam çatalına. Neyse ki bu da fazla sürmedi. Hayır, günahını almayın. Oğlan tahmin ettiğiniz gibi biri değil.

*

Ayaklar ilerliyor, gözler nokta atışlar yapıyor. Hedef yollara eski ve korsan kitap sermiş okullu oğlanlar. Arkalarına Mekteb-i Şahane-i Mülkiye düşmüş. Kitap satıyorlar. Baktım ve gözüm Camus’un Yabancı’sına düştü. 5 lira diyor etniği ve varlığı kimimin rahatsızlığı olan esmer çocuk. Ve onun elinde 5 lira, benim elimdeyse dürülmüş “yabancı.” Ayaklarım gayri ihtiyarı güvenlik girişinin önünde. Yıllar önce tam bu yerde başörtüsünü çözmüş, içine girmeye çalışan “masum surat” şimdi de gözümün önünde. Galiba o yüz de benimdi. Trajikomik ki kapısından bile “olduğum gibi” giremediğim bir yere ait olmak istiyordum. Liseliydim ve Mülkiyeli olmak istiyordum. Umurumda mı şimdi.  Zerre olsun umurumda mı. 6 küsür yıl evvel içine girdiğimi boş surat, anlamsız bakışlar, bakımsız saçlar ve gittiği her yerin yabancısı “turist” halimle terk ettim.  

Bu şehirden de sıkıldım.

Resim’se bugünün özeti. İçimin ve ruhumun.  

15 Nis 2014

Kuple XXVI

"sevginin kendi de
zamanla değişir
belki de dönüşür
biraz huzur kalır.

sevgilim, can evinde

sen bana, ağladığında
belki de yanağında
biraz tuzu kalır."

Yaşar / Selvi


*


Biliyorum "selvi" yüzünden. Fuzuli'yi ve divan edebiyatını hatırlatıyor. Bir de 1.71 boyunda solgun ve masum surat o kız'ı. Hüznün sevinçten daha derin, bu yüzden daha güzel olduğunu bir kez daha gösteren şarkılardan. 



13 Nis 2014

Tanımlar XXVIII / Bayağı

Artık bayağı bulacaksın. Sevme duygularını andıran kıpırtılar da bitince bayağı bulacaksın. Her şeyimi. Duygularımı, dünyaya bakışımı, yaşadıklarımı, tiksinçlerimi, güvensizliğimi. Hepsini bayağı bulacaksın. Sevgi bağışlatabilirdi yalnızca. Buna üzüldüğümü sanmıyorum. Olduğum gibi yaşamalıyım. Bir yaşama acemisi olarak. Ustalıklarda gözüm yok. Bayağı bulmana üzülmeyeceğim.

*

Selim İleri / Destan Gönüller
(syf: 162)

1 Nis 2014

Gülümseyin Çocuklar!

"Çiçekleri olgun meyveler verecek ağaçların altından geçiyoruz. Ümit'le Birsen benden ayrı yürüyorlar. İki sevdalı gibi. (...) Sabri bey bizi yanyana diziyor; Ümit benden daha boylu ve gösterişliydi, ortada Birsen, uçta ben cılız, sıska kollarımla. Hazırol durumundayım. "Gülümseyin çocuklar" diyor Sabri bey. Son anda Birsen'le Ümit'in el ele tutuştuklarını fark ediyorum. Apaçık görememe rağmen. Jülide hanım resme kahkahalarla gülüyor. Kahkahaların uzun çınlayışları: "Yusuf'un haline bakın, somurtmuş." Her şey kararıyor çevremde. İlkyazın o duru mavi aydınlığını sezemez oluyorum."


Selim İleri / Destan Gönüller
(syf: 21)