.Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
.Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 15, 2020

Don Henarez*



Philharmonie / Lamma Bada, 2016

İbn Baya'nın neredeyse 10 asır evvel bestelediği rivayet edilen bu Endülüs Ezgisi "Lemma Beda" Balzac'ın Kral ruhlu karakteri Henarez'den başka kime bu denli yakışabilirdi ki?

İki Gelinin Hatıraları'nda Fransız Sosyetesinin dilediği her erkeği kendine âşık edebilecek kudretteki hanımefendisi Louise, Fransa'ya sığınmış Arap asıllı bir İspanyol asilzadesi; İspanyol hocası Henarez'den bahsediyor:







Haziran 10, 2019

Spinoza'nın Hay Bin Yakzan'ı*

Mehmet Bayrakdar'ın Hayy Bin Yakzân’ın Çevirmeni Olarak Spinoza makalesinden; bit.ly/2I6I5ov 

Spinoza'nın İbn Tufeyl, Hay Bin Yakzan Çevirisinin Kapakları;




Ocak 03, 2019

Deneme ve Kibir*

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk'ta Montaigne ve Deneme üzerine ilginç tespitlerde bulunuyor;

Deneme ve Kibir*

Montaigne, hakikatin anahtarının insanın kendisinde olduğuna inanıyordu. Hakikate ulaşmak için, insanın dönüp kendisine bakması yeterliydi: "Herkesin gözü dışarıdadır, ben gözümü içime çevirir, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım: Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım." Denemeler Montaigne'in hayatının kitabıydı; kırk yaşında yazmaya başladı, yazdıklarını uzun süre yayımlamadı, yayımladıktan sonra da hep aynı kitabı genişletti; hayatı boyunca hep deneme yazdı. Okura şöyle sesleniyor: "Kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Kitabımın özü benim."

Yazdıklarına son derece alçakgönüllü bir ad buldu: Deneme. Ama bu tevazunun ardında, aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu: "Her insanda insanlığın bütün halleri vardır." Montaigne, kendini anlamakla insanlığın bütün hallerini anlayabileceğini, kendisinin insanlığı anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyordu. Senyör Montaigne'den beri bütün denemeler, alçakgönüllü görünümlerinin ardında tüm hayata dair düşünceleri, insanlığın bütün hallerini açıklama iddiasını içinde taşıyor.

Ama bu iddianın, modern denemede bir kırılmaya uğradığından söz etmek gerekiyor. Lukács 1907-10 arasında yazdığı denemelerden oluşan Ruh ve Biçimler'e giriş niteliğindeki "Denemenin Doğası ve Biçimi üzerine" adlı yazısında, "insanın bu tür yazıları yayımlamaya hakkı olup olmadığını" sorun edinmişti: Çoğu durumda deneme yalnızca başka sanat eserlerinden, daha önce yazılmış yazılardan, yapılmış resimlerden, söylenmiş fikirlerden söz ediyor, "hayatın olabildiğince uzağında duruyor" gibidir. Ama "'deneme' kelimesindeki yalın tevazu, bir kibri gizler aslında. Deneme yazarı, onu zaman zaman nihai hakikate yaklaştığına inandıran kibirli umutları bir kenara bırakır; çünkü sonuç olarak, başkalarının şiirlerini ya da en fazla kendi fikirlerini açıklamaktan başka yapabileceği bir şey yoktur. İroni yoluyla kendini bu güçsüzlüğe, en derin zihinsel ürünün bile hayat karşısında taşıdığı bu daimi güçsüzlüğe alıştırır; hatta bu güçsüzlüğü ironik bir tevazuyla öne çıkartır." ürününü, kendinden önce yaşanmış hayatlara tabi kılar: Edebiyatçıdan farklı olarak, deneme yazarının konusu yalnızca biçimlerdir.

Modern denemeyi türün önceki örneklerinden ayıran da bu: Artık deneme konusunu yazarının hayatından çok, başkalarının yapıtlarından almak zorundadır. Modern deneme yazarını ayırt eden, kendi hayatının dış dünya, yazdıklarının hayat karşısındaki güçsüzlüğünü kabul ederek işe başlamasıdır. İnsanlığı anlamanın yolu, yalnızca kendi hayatını gözlemekten geçmez artık. üstelik, insanlığın bütün hallerini kendinde gözleyecek, ömür boyu aynı kitabı genişletecek kadar ne kendine güveni vardır, ne de kendine ayıracak o kadar zamanı: Yazı bitmeli, yayıncıya teslim edilmelidir.
Ama biçimlerin de bir hafızası var: Modern denemede bile tevazunun ardında, bir zamanlardan devralınmış bir kibir sezilebilir. Başkalarının yapıtları, denemeciye yetmez hiçbir zaman. Bu yüzden biçim yalnızca bir konudur onun için; "denemecinin asıl ihtiyaç duyduğu, biçimin ardındaki yaşantıdır, biçimin hayatı ve biçimde yaşayan manevi içeriktir." Bu yüzden "her denemenin başlığında," der Lukács, "görünmeyen harflerle '.....'nın Düşünceleri' kelimeleri yazılıdır. Deneme, gönüllü hizmet yapamayacak kadar zengin ve bağımsız, ama kendi başına bir biçim edinemeyecek kadar zihinsel ve çokbiçimlidir." Kibir, beklentiye dönüşmüştür şimdi. Lukács denemeciyi "başkası"nın gelişini bekleyen bir haberciye benzetir: "Denemeci, kendisinin ya da bir başkasının Bir İrade ve Tasarım Olarak Dünyası'nı beklerken Derme Çatma Yazılar'la oyalanan Schopenhauer'dır. Ya da gelmesi beklenen kendinden yüce biri hakkında uzaklarda vaaz veren Vaftizci Yahya. Ve o başkası gelmediğinde, denemecinin varlığı da tüm anlamını kaybeder; geldiğindeyse bu kez denemeciye gerek kalmaz."

Senyör Montaigne'in farkı burada. O, denemelerini yazmak için çekildiği malikânesinde yalnız değildi. Onun için kendini incelemek, dış dünyaya açılmak, başkalarını anlamak demekti. Hem denemeciydi, hem Bourdeaux belediye başkanıydı, istediğinde politikaya karışabiliyor, kralla soylular arasında arabuluculuk yapabiliyordu. Onun için kamu hayatıyla özel hayat arasında aşılmaz bir uçurum yoktu. Modern deneme ise tam da bu uçurumda hayat buldu: Düşerken duyulan dehşetin soğukkanlı, bilgece bir ifadesi olarak... Belki de bu yüzden modern denemecinin en güçlü olduğu yer, güçsüzlüğünü kabule en hazır olduğu yerdir. Başkalarını anlamanın anahtarının kendinde olduğunda ısrar etse, herşeye rağmen kibrini sürdürse bilgelikten vazgeçmek zorunda kalacak; bilgeliği sürdürmek içinse kibrini ertelemek zorunda. Benjamin'in Berlin Günlüğü'nde söylediği gibi: "Öyle görünüyor ki, kimse ona kendisini iktidarsız hissettirmeyen bir şeyde ustalaşamaz. Eğer buna katılıyorsanız, o zaman bu iktidarsızlığın mücadeleye daha başlamadan ya da en başında değil, tam ortasında belirdiğini de göreceksiniz."

Walter Benjamin / Son Bakışta Aşk, (syf: 29-30-31)

Temmuz 27, 2018

Simone Weil*

Bazı yüzler vardır. Güzel ya da çirkin, dişil ya da eril değildir. Ruh öylesi geride bırakmıştır ki her şeyi, sıfatlar üstü tasvirlerle tanımlanırlar ancak. Onları, sonsuzluğa mühürlü bakışlarından sezersiniz.

*

Hiçbir öfke; bir ahmaklığa, bir saçmalığa boyun eğmek zorunda kalmak kadar katlanılmaz olamaz, demiştim. Yılgındım. Kitabın kuytusuna sığınmıştım da rast gelmiştin bana:

"Acının sınırlarından içre, mutsuzluk da inkar edilemez olandır. O, basit bir ağrıdan daha fazlasıdır. Ruhu ele geçirir ve onu kölelik mührüyle damgalar. Roma İmparatorluğu'ndaki kölelik mutsuzluğun ve bedbahtlığın en uç halidir. Bunu iyi bilen eskiler şöyle söylemiştir: Bir insan köle olduğu zaman ruhunun yarısını da kaybeder."

Simone Weil / Allah Aşkı ve Mutsuzluk

Nisan 27, 2018

Le Facteur*



Georges Moustaki / Le facteur 

*: Postacı

"Genç postacı öldü
O daha on yedi yaşındaydı

Aşk artık yolculuk edemeyecek
O habercisini kaybetti

Her gün gelen oydu
Kolları tamamen benim sevgi sözcüklerimle dolu
Ellerinde tutan oydu
Senin bahçenden koparılan aşk çiçeğini

O, mavi göğe yükseldi
Bir kuş gibi, nihayet özgür ve mutlu
Ve ruhu onu terkettiğinde
Bir yerlerde bir bülbül şakıdı

Seni eskisi kadar seviyorum
Ama artık bunu söyleyemem

O kendisiyle birlikte götürdü
Sana yazdığım son kelimeleri

O artık bu yollardan geçmeyecek
Gül ve yaseminle sınırlandırılmış
Senin evine giden 
Aşk artık yolculuk edemeyecek
O, habercisini kaybetti
Ve benim kalbim sanki hapiste

O delikanlı (bu dünyadan) ayrıldı
Benim sevinç ve ıstıraplarımı sana ileten (o delikanlı)
Kış, baharı öldürdü
Artık bizim için her şey bitti"

2018, Kış





Ocak 18, 2018

Sisters of Mercy*



Çaldım. Haberi yok. Haber vermeyeceğim. İnsan hakiki muhatabı görsün diye bırakılmış bir şeyi, bırakıldığı yerde bulur da onu alırsa alır da bağrına basarsa bunun adı çalmak olur mu? Hiç olur mu öyle şey?

Birinin varlığına içinizde verdiğiniz bir hitap, onun içinde size duyurulmadan verilmiş olan hitapla aynı hitap olduğunda muhatabınızın muhatabınız olduğunu tasdiklemiş olursunuz. Neden mi? Çünkü Ruhumun Kızkardeşi.

*

Ruh Müzem'in şüphesiz ki en güzel şiirlerinden.
O'nun ruhundan çıktı;

Sisters of Mercy

Ah, ateşli ruh!
Kendinden başka bir şey var edebileceğini sana kim söyledi?
Kim tutuşturdu senin için
Çoğu kadının uykuda geçirdiği uzun geceleri?
Yarı yaşında
Yaşamını ikiye katladın
Kutsal kasende birikiyor şimdi kanın ve gözyaşın
Köle pazarları, çirkin yatak düşleri, yersiz şenlikler ve kafatasları
Nerval'in dert ettiği 
"kaba oyalanmalar"
Dünyanın dul zamanındasın
Ah, ateşli ruh!
Ne zaman görecekler yüzümüzün ardını
Kız kardeş, yitik masallar belleği
Kurtaralım kendimizi etin hafızasından
Şahitliğinde kalemin ve kağıdın
Ve şu müşterek yazgımızın
"hippolyte, kız kardeşim
yüzünü bana dön sen,
ruhumsun, her şeyimsin 
ve öteki yanımsın."
Korkarak, çekinerek birbirimizden
Ve koşarak, özlemle koşarak birbirimize
Duvarları ağlayan bir evde
Gündüz düşleriyle uzandığımız
beytü'l makdis'te
Ve tam ortasında yazgımızın
Seninle biz 
Kızkardeşim
Apaçık birer yara olarak kalacağız.

Ocak 10, 2018

Face of Love*



Baktığında biliyordum ki ben yüzyıllardır âşık olmak için bu yüzü aramışım gibi, bir cevap gibi, kıtlıktan sonraki su gibi; "Aşk ve Suret" üçlemesi olsun bu post.  

I.
Şebnem İşi Güzel’in, Öykümü Kim Anlatacak? adlı kitabının ilk öyküsü Devinimler'in başlangıcında geçiyormuş;

“Bir İran masalında, sevdiği kadını yüzyıllarca aynı ruhla başka bedenlerde arayan bir adam anlatılır. Adam sonunda yüzyıllardır aradığı kadını uzak ülkelerin birinde bulur. Ona, güneşli bir gökyüzü altında birlikte toprak işlemek istediğini anlatır. Kadın sadece gülümser ve uzak ülkesinde yaşamaya devam eder. Seni ilk gördüğümde sıcak bir ülkede benimle birlikte toprak işlemeyeceğini, kendi dünyanı bana taşımayacağını biliyordum. Yine bana gülümsediğinde biliyordum ki ben yüzyıllardır yeryüzünde seni aramışım.”




II.
Michel Tournier’in Günlüklerinden;

"Aşk, yüzü sevmektir. Aşk ve dostluk arasındaki farkın ne olduğunu biliyor musunuz? İnsan hor gördüğünü de sevebilir: 'Boktansın, ama seviyorum seni.' Bir de Petites Proses kitabında da yer alan şu alıntıya bakın; ‘Biri gönülden sevildiğinde bunun yanılmaz bir işareti var, onun yüzüne baktığında vücudunun başka hiçbir parçasından yüzü kadar fiziksel arzu duyumsamayacaksın.'

III.
“Tam önümde bir ticari araç var. Arka camını boydan boya 'yüzünü bile görmek istemiyorum' yazısı kaplıyor. Geçen gün de bir kamyonun paçalıklarında 'hep bekleyeceksin!' yazıyordu. Dikkatimi çekiyor, araçların üzerindeki, özlemin acısını ve kavuşmanın sevincini anlatan aşk cümleleri yerlerini, nefret ve öfke ifadelerine bırakıyor. Ne oluyor? Yoksa tutku yavaş yavaş yer mi değiştiriyor bu toplumda? Galiba öyle! Artık bir tek nefret ederken cesur ve tutkuluyuz. Severken mi? Kaçak ve korkağız!
'Yüzünü bile görmek istemiyorum!' Nasıl da tutku dolu bir öfke! Aşkın karanlık yüzü olarak nefret!.. Belli ki, şehrin bütün caddelerini, bütün sokaklarını böyle haykırarak dolaşıyor! Belki o "yüz" bir kaldırımda yürürken, bir durakta otobüs beklerken birdenbire önünden geçiveriyor. Peki, bu tersine çevrilmiş aşk ne zaman biter? O yazı ne zaman silinir arka camdan? Kayıtsızlık gelip yüreğe egemen olduğunda! Çünkü aşkın ve her türden tutkunun karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır."

"Eski sevgilinin yüzünü görmek istemiyor ve buna katlanamıyorsan, o yüzün hâlâ kalbinde eskimemiş olmasındandır. Nefret paslanmaya izin vermez. Tersine hafızanın (ve tabii iyi hatıraların da) sürekli ışıldamasına neden olur."

Haşmet Babaoğlu.

Bonus:


Rahat Fateh & Ali Khan & Eddie Vedder / The Face of Love

Aralık 06, 2017

Ezgiler Ezgisi*



*: Tevrat, "Ezgiler Ezgisi" kısmı.

Yorum getiremeyeceğim kadar enteresan, lirik ve fazlasıyla cüretkâr bir metin.

Tahrip edilmiş olsa da kutsal bir kitap metni ve eleştiriyi namümkün kılıyor. Bir tür öykü üslûbu yaratmaya çalışıyorum ve Tevrat'tan üslûp noktasında müthiş bir ilham alıyorum.

Kudüs kadar güzel olmak...
"Ey Yeruşalim Kızları, 
Firavun'un arabalarına koşulu kısrak, 
Tirsa kadar güzel, 
Şulamlı kız seyri, 
Lübnan Kulesi gibi burun, 
Heşbon havuzları gibi göz, 
Karmel Dağı gibi duran baş, 
Kaküllere tutsak olmuş Kral..."

Metin:


1:1-17
1. Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi.
2. Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün! Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.
3. Ne güzel kokuyor sürdüğün esans, dökülmüş esans sanki adın, kızlar bu yüzden seviyor seni.
4. Al götür beni, haydi koşalım! Kral beni odasına götürsün. Seninle coşup seviniriz, aşkını şaraptan çok överiz. Ne kadar haklılar seni sevmekte!
5. Esmerim ben, ama güzelim, Ey Yeruşalim kızları! Kedarın çadırları gibi, Süleyman’ın çadır bezleri gibi kara.
6. Bakmayın esmer olduğuma, güneş kararttı beni. Çünkü kızdılar bana erkek kardeşlerim, bağlara bakmakla görevlendirdiler. Ama kendi bağıma bakmadım.
7. Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun, Öğleyin nerede yatırıyorsun? Neden arkadaşlarının sürüleri yanında yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim?
8. Ey güzeller güzeli, Bilmiyorsan, sürünün izine çık, çobanların çadırları yanında oğlaklarını otlat.
9. Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim!
10. Yanakların süslerle, boynun gerdanlıklarla ne güzel!
11. Sana gümüş düğmelerle altın süsler yapacağız.
12. Kral divandayken, Hintsümbülümün güzel kokusu yayıldı.
13. Memelerim arasında yatan Mür dolu bir kesedir benim için sevgilim;
14. Eyn-Gedi bağlarında bir demet kına çiçeğidir benim için sevgilim.
15. Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin!
16. Ne yakışıklısın, sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız.
17. Sedir ağaçlarıdır evimizin kirişleri, Tavanımızın tahtaları ardıçlar.

2:1-17
1. Ben Şaron çiğdemiyim, vadilerin zambağıyım.
2. Dikenlerin arasında bir zambağa benzer kızların arasında aşkım.
3. Orman ağaçları arasında bir elma ağacına benzer delikanlıların arasında sevgilim. Onun gölgesinde oturmaktan zevk alırım, tadı damağımda kalır meyvesinin.
4. Ziyafet evine götürdü beni, üzerimdeki sancağı aşktı.
5. Güçlendirin beni üzüm pestiliyle, canlandırın elmayla çünkü aşk hastasıyım ben.
6. Sol eli başımın altında, sağ eli sarsın beni.
7. Dişi ceylanlar, yabanıl dişi geyikler üstüne ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
8. İşte! Sevgilimin sesi! Dağların üzerinden sekerek, tepelerin üzerinden sıçrayarak geliyor.
9. Sevgilim ceylana benzer, sanki bir geyik yavrusu. Bakın, duvarımızın ardında duruyor, pencerelerden bakıyor, kafeslerden seyrediyor.
10. Sevgilim şöyle dedi: “Kalk, gel aşkım, güzelim.”
11. Bak, kış geçti, yağmurların ardı kesildi,
12. Çiçekler açtı, şarkı mevsimi geldi, Kumrular ötüşmeye başladı beldemizde.
13. İncir ağacı ilk meyvesini verdi, yeşeren asmalar mis gibi kokular saçmakta. Kalk, gel aşkım, güzelim.
14. Kaya kovuklarında, Uçurum kenarlarında gizlenen güvercinim! Boyunu bosunu göster bana, Sesini duyur çünkü sesin tatlı, boyun bosun güzeldir.
15. Yakalayın tilkileri bizim için, bağları bozan küçük tilkileri çünkü bağlarımız yeşerdi.
16. Sevgilim benimdir, ben de onun, zambaklar arasında gezinir durur.
17. Ey sevgilim, gün serinleyip gölgeler uzayana dek, engebeli dağlar üzerinde bir ceylan gibi, geyik yavrusu gibi ol!

3:1-11
1. Gece boyunca yatağımda Sevgilimi aradım, Aradım, ama bulamadım.
2. “Kalkıp kenti dolaşayım, Sokaklarda, meydanlarda sevgilimi arayayım” dedim, Aradım, ama bulamadım.
3. Kenti dolaşan bekçiler buldu beni, "Sevgilimi gördünüz mü?" diye sordum.
4. Onlardan ayrılır ayrılmaz Sevgilimi buldum. Tuttum onu, bırakmadım; annemin evine, beni doğuran kadının odasına götürünceye dek.
5. Dişi ceylanlar, yabanıl dişi geyikler üstüne ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
6. Kimdir bu kırdan çıkan, bir duman sütunu gibi, tüccarın türlü türlü baharatıyla, Mür ve günnükle tütsülenmiş?
7. İşte Süleyman’ın tahtırevanı! İsrailli yiğitlerden altmış kişi eşlik ediyor ona.
8. Hepsi kılıç kuşanmış, eğitilmiş savaşçı. Gecenin tehlikelerine karşı, hepsinin kılıcı belinde.
9. Kral Süleyman tahtırevanı Lübnan ağaçlarından yaptı.
10. Direklerini gümüşten, Tabanını altından yaptı. Koltuğu mor kumaşla kaplıydı. İçini sevgiyle döşemişti Yeruşalim kızları.
11. Dışarı çıkın, ey Siyon kızları! Düğününde, mutlu gününde annesinin verdiği tacı giymiş Kral Süleyman'ı görün.

4:1-16
1. Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Peçenin ardındaki gözlerin güvercinler gibi. Siyah saçların Gilat Dağının yamaçlarından inen Keçi sürüsü sanki.
2. Yeni kırkılıp yıkanmış, Sudan çıkmış koyun sürüsü gibi dişlerin, Hepsinin ikizi var. Yavrusunu yitiren yok aralarında.
3. Al kurdele gibi dudakların, ağzın ne güzel! Peçenin ardındaki yanakların nar parçası sanki.
4. Boynun Davut’un kulesi gibi, kakma taşlarla yapılmış, üzerine bin kalkan asılmış, hepsi de birer yiğit kalkanı. Sözcüğün anlamı kesin olarak bilinmiyor.
5. Sanki bir çift geyik yavrusu memelerin zambaklar arasında otlayan ikiz ceylan yavrusu.
6. Gün serinleyip gölgeler uzayınca, Mür dağına, Günnük tepesine gideceğim.
7. Tepeden tırnağa güzelsin, aşkım, hiç kusurun yok.
8. Benimle gel Lübnan’dan, yavuklum, benimle gel Lübnan’dan! Amana doruğundan, Senir ve Hermon doruklarından, Aslanların inlerinden, Parsların dağlarından geç.
9. Çaldın gönlümü kız kardeşim, yavuklum, Bir bakışınla, gerdanlığının tek zinciriyle çaldın gönlümü!
10. Aşkın ne güzel, kız kardeşim, yavuklum, Şaraptan çok daha tatlı; Esansının kokusu her türlü baharattan güzel!
11. Ey yavuklum, bal damlar dudaklarından, bal ve süt var dilinin altında, Lübnanın kokusu geliyor giysilerinden!
12. Kapalı bahçesin sen, kız kardeşim, yavuklum, kapalı bir kaynak, mühürlü bir pınar.
13. Fidanların nar bahçesidir; Seçme meyvelerle, kına ve hintsümbülüyle,
14. Hintsümbülü ve safranla, güzel kokulu kamış ve tarçınla, her türlü günnük ağacıyla, Mür ve ödle, her türlü seçme baharatla.
15. Sen bir bahçe pınarısın, bir taze su kuyusu, Lübnandan akan bir dere.
16. Uyan, ey kuzey rüzgârısın de gel, ey güney rüzgârı! Bahçemde es de güzel kokusu saçılsın. Sevgilim bahçesine gelsin, seçme meyvelerini yesin!

5:1-16
1. Bahçeme girdim, kız kardeşim, yavuklum, Mürümü topladım baharatımla, Gümecimi, balımı yedim, şarabımı, sütümü içtim. Yiyin, için, ey dostlar! Mest olun aşktan, ey sevgililer!
2. Ben uyuyordum ama yüreğim uyanıktı. Dinleyin! Sevgilim kapıyı vuruyor. “Aç bana, kız kardeşim, aşkım, eşsiz güvercinim! Sırılsıklam oldu başım çiyden, kâküllerim gecenin neminden."
3. Entarimi çıkardım, Yine giyinmeli miyim? Ayaklarımı yıkadım, Yine kirletmeli miyim?
4. Kapı deliğinden uzattı elini sevgilim, aşk duygularım kabardı onun için.
5. Kalktım, sevgilime kapıyı açayım diye, Mür elimden damladı, Parmaklarımdan aktı sürgü tokmakları üzerine.
6. Kapıyı açtım sevgilime ama sevgilim yoktu, gitmişti! Kendimden geçmişim o konuşurken. Aradım onu, ama bulamadım, seslendim, ama yanıt vermedi.
7. Kenti dolaşan bekçiler buldu beni, Dövüp yaraladılar. Sur bekçileri alıp götürdü şalımı.
8. Size ant içiriyorum, ey Yeruşalim kızları! Eğer sevgilimi bulursanız, söyleyin ona, aşk hastasıyım ben.
9. Farkı ne sevgilinin öbürlerinden, Ey güzeller güzeli? Farkı ne ki, bize böyle ant içiriyorsun?
10. Sevgilimin teni pembe-beyaz, ışıl ışıl yanıyor! Göze çarpıyor on binler arasında.
11. Başı saf altın, Kâkülleri kıvır kıvır, kuzgun gibi siyah.
12. Akarsu kıyısındaki güvercinler gibi gözleri; sütle yıkanmış, yuvasındaki mücevher sanki.
13. Yanakları güzel kokulu tarhlar gibi, nefis kokular saçıyor. Dudakları zambak gibi, Mür yağı damlatıyor.
14. Elleri, üzerine sarı yakut kakılmış altın çubuklar, Gövdesi lacivert taşıyla süslenmiş cilalı fildişi.
15. Mermer sütun bacakları saf altın ayaklıklar üzerine kurulmuş. Boyu bosu Lübnan dağları gibi, Lübnanın sedir ağaçları gibi eşsiz.
16. Ağzı çok tatlı, tepeden tırnağa güzel. İşte böyledir sevgilim, böyledir yârim, ey Yeruşalim kızları!

6:1-13
1. Nereye gitti sevgilin, Ey güzeller güzeli, Ne yana yöneldi? Biz de onu arayalım seninle birlikte!
2. Bahçesine indi sevgilim, Güzel kokulu tarhlara, Bahçede gezinmek, zambak toplamak için.
3. Ben sevgilime aitim, sevgilim de bana, Gezinip duruyor zambaklar arasında.
4. Sevgilim, Tirsa kadar güzelsin, Yeruşalim kadar şirin, sancak açmış bir ordu kadar görkemli.
5. Çevir gözlerini benden çünkü şaşırtıyorlar beni. Gilat Dağının yamaçlarından inen keçi sürüsünü andırıyor siyah saçların.
6. Yeni yıkanmış, sudan çıkmış dişi koyun sürüsü gibi dişlerin, hepsinin ikizi var; yavrusunu yitiren yok aralarında.
7. Peçenin ardındaki yanakların nar parçası sanki.
8. Altmış kraliçe, seksen cariye, sayısız bakire kız olabilir;
9. Ama bir tanedir benim eşsiz güvercinim, biricik kızıdır annesinin, gözbebeği kendisini doğuranın. Kızlar sevgilimi görünce, “Ne mutlu ona!” dediler. Kraliçeler, cariyeler onu övdüler.
10. Kimdir bu kadın? Şafak gibi beliren, Ay kadar güzel, güneş kadar parlak, sancak açmış bir ordu kadar görkemli.
11. Ceviz bahçesine indim, Yeşermiş vadiyi göreyim diye; asma tomurcuk verdi mi, narlar çiçek açtı mı bakayım diye.
12. Nasıl oldu farkına varmadan, tutkum bindirdi beni soylu halkımın savaş arabalarına.
13. Dön, geri dön, ey Şulamlı kız, dön, geri dön de seni seyredelim. Niçin Şulamlı kızı seyretmek istiyorsunuz, Mahanayim oyununu seyredercesine?

7:1-13
1. Ne güzel sandaletli ayakların, ey soylu kız! Mücevher gibi yuvarlak kalçaların, usta ellerin işi.
2. Karışık şarabın hiç eksilmediği yuvarlak bir tas gibi göbeğin. Zambaklarla kuşanmış buğday yığını gibi karnın.
3. Sanki bir çift geyik yavrusu memelerin, ikiz ceylan yavrusu.
4. Fildişi kule gibi boynun. Bat-Rabim Kapısı yanındaki Heşbon havuzları gibi gözlerin. Şama bakan Lübnan Kulesi gibi burnun.
5. Karmel Dağı gibi duruyor başın, pırıl pırıl mora çalar saçların. Kâküllerine tutsak oldu kral.
6. Ne güzel, ne çekicidir aşk! Zevkten zevke sürükler.
7. Hurma ağacına benziyor boyun, salkım salkım memelerin.
8. "Çıkayım hurma ağacına" dedim, “Tutayım meyveli dallarını. “Üzüm salkımları gibi olsun memelerin, Elma gibi koksun soluğun,
9. En iyi şarap gibi ağzın. Sevgilimin dudaklarına, dişlerine doğru kaysın."Uyuyanların dudaklarına"
10. Ben sevgilime aitim, o da bana tutkun.
11. Gel, sevgilim, kıra çıkalım, köylerde geceleyelim.
12. Bağlara gidelim sabah erkenden, bakalım, asma tomurcuk verdi mi? Dalları yeşerdi mi, narlar çiçek açtı mı, orada sevişeceğim seninle.
13. Mis gibi koku saçıyor adamotları, kapımızın yanıbaşında taze, kuru, her çeşit seçme meyve var. Senin için sakladım onları, sevgilim.

8:1-14
1. Keşke kardeşim olsaydın, Annemin memelerinden süt emmiş. Dışarıda görünce öperdim seni, kimse de kınamazdı beni.
2. Önüne düşer, beni eğiten Annemin evine götürürdüm seni; sana baharatlı şarapla kendi narlarımın suyundan içirirdim.
3. Sol eli başımın altında, sağ eli sarsın beni.
4. Ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
5. Kim bu, Sevgilisine yaslanarak çölden çıkan? Elma ağacı altında uyandırdım seni, orada doğum sancıları çekti annen, orada doğum sancıları çekip doğurdu seni.
6. Beni yüreğinin üzerine bir mühür gibi, kolunun üzerine bir mühür gibi yerleştir. Çünkü sevgi ölüm kadar güçlü, tutku ölüler diyarı kadar katıdır. Alev alev yanar, yakıp bitiren ateş gibi.
7. Sevgiyi engin sular söndüremez, ırmaklar süpürüp götüremez. İnsan varını yoğunu sevgi uğruna verse bile, yine de hor görülür!
8. Küçük bir kız kardeşimiz var, daha memeleri çıkmadı. Ne yapacağız kız kardeşimiz için, Söz kesileceği gün?
9. Eğer o bir sursa, Üzerine gümüş mazgallı siper yaparız; Eğer bir kapıysa, sedir tahtalarıyla onu kaplarız.
10. Ben bir surum, memelerim de kuleler gibi, Böylece hoşnut eden biri oldum onun gözünde.
11. Süleyman’ın bağı vardı Baal-Hamonda, kiraya verdi bağını; her biri bin gümüş öderdi ürünü için.
12. Benim bağım kendi emrimde, bin gümüş senin olsun, ey Süleyman, iki yüz gümüş de ürününe bakan kiracıların.
13. Ey sen, bahçelerde oturan kadın, arkadaşlar kulak veriyor sesine, bana da duyur onu.
14. Koş, sevgilim, mis kokulu dağların üzerinde bir ceylan gibi, Geyik yavrusu gibi ol!

Ekim 23, 2017

Suya Düşen Kitaplar*


Makalat'a başlayalı kısa bir süre olmuştu ki, nasıl olduğunu dahi idrak edemeden kitabın yarısından fazlasına su döküldüğünü fark ettim. Kurutmam 2-3 günümü buldu. Buruşmuş sayfalarını muhatabıma göstermiştim ki bana benim de aklıma ilk gelen şeyi söyledi. 
Şems'in Mevlana'nın kitaplarını suya attığı bahsi:

"Şems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplarından sıyırmıştı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun başına oturmuş, Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermişti. Baktı ki. yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmış, havuz mürekkep deryası haline gelmişti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. Nişapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği "Esrarnâme" adlı eseri de vardı. Şöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled, beraberinde henüz çocuk yaşında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde, Belh'ten göçerlerken Nişapur'da konaklamışlar,burada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüşmüşlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuş. "Esrarnâme" adlı eserinden bir nüsha hediye etmişti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu hisseder hissetmez, elini havuza daldırmış:
    — Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıştı.
    Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıştı. Şems:
    — Aşk ilmi medresede öğrenilmez, diyor, Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in "Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu.
    Hele Mevlâna'nın çok sevdiği Mütenebbi Divânı'na kızıyordu."

Alıntı;

Ağustos 22, 2017

Arap Yağmuru*

Başka dillere ve o dillerin harflerine öylesine meftunum ki; harfleri raks ettirmeyi bilen herkese eşlik ediyor. Keşfi sever ruhum.

Nebil'le yeni tanıştık. Filistinli. Türkiye'de bir üniversitede dış politika üzerine akademik çalışmalar yapıyor. Sanatı ve şiiri en az politika kadar seviyor. Latinlerin harflerini de en az Arapların harfleri kadar iyi biliyor. Arapça şiiri daha çok seviyor.

Seviyor-muş çünkü Arapların harflerinden bu şiiri doğurdu. O halde Ruh Müzesinde kuytu bir yere saklanıp, keşfi beklesin. Arapça google araması yapan ama Türkçe de duyabilen bir ruh kaşifi tarafından, günün birinde, bulunmayı.

*

Türkçe, İngilizce, Farsça, Fransızca'dan sonra şiir koleksiyonuma bir de Arapça şiir ekliyorum:

Nabeel O. / Adsız

تضحي الذاكرة عارية ...
وصوت قرقعات الصور غزيرة .. .
نعود ضاحكين إلى المراسم المجنونة ...
إلى الرقص والسماء منهمرة ...
إلى الركض ...
وأكل الكستناء ...
إلى المظلات المبللة ...
إلى زوامير السيارات ...
ورشقات عجلاتها ...
عند المزاحمة العنيدة في الطرقات المككلة بالطوفان ...
نعود إلى الدفء رغم برودة الطقس ...
إلى همس الشفتين وارتعاشها 
إلى القبلات المهدئة ...
إلى الأحضان العميقة كعمق السماء عندما تجود بالمطر ... 
إلى الأنفاس المتعبة من الركض ...
والضحكات ...
إلى الهمهمات ...
إلى الركون إلى صدر مبلل ...
ونهدين يغرقان ...
وجدائل ممدة كسولة على الكتفين ...
نشرب نخب المطر ...
قهوة على ساحل البحر ...
وسائق سيارة تاكسي يؤشر لنا ...
هذا مكان ممنوع ...
والعشق فيه خطِر ...

Zeyl: Çevirisi de düşecek buraya.

Temmuz 10, 2017

Ruhça'nın Hâyâl ve Keşf Sözlükleri

Bedî: “Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).”
Bedi esmasına meftunum. Sanatkarların esması çünkü en çok onlara yakışıyor.

Sanatkar olmadığı halde Bedi ismini üzerinde çok güzel taşıyan insanlar var. Mesela Enki. Enki'nin Hâyâl Sözlüğü'nü ilk gördüğümde tam bir Nezibe* olmuştum çünkü ince bir hali keşf edip, o halde gayet zarif kelimeler giydirmek Keşfsever'in meftun olduğu bir şeydi.

Sanırım bunlarla sınırlı kalmayacak, her bir ince hal, o ince hali giyinen zarif ve şık kelime elbiseleri durmaksızın çoğaltacak koleksiyonu.

*

Hasrezâr olmak: Hep yanında olan ama hiç kavuşamayacağın birine duyulan müphem bir özlem hâli. (Enki Kelimesi)

Nezîb/Nezîbe: Heyecandan kalp atışlarını duyan erkek/kadın. (Enki Kelimesi)

Nedîd: Aşık olunan kişinin aşığın gözüne dünyanın en güzeli olarak görülmesi, güzelden de öte olan. (Enki Kelimesi)

Serâf olmak: Yeni alınmış olan bir kitabı okumamak üzere rafa kaldırmak. (Enki Kelimesi)

Mihrân: (Enki Kelimesi)
I. Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli.
II. Saray Muhafızı.
III. Bir işte en üst seviyeye ulaşmış kişi, maestro, Mahir.

Zehrihâr: Gece gündüz düşünülen, akıldan çıkmayan. (Enki Kelimesi)

Zehriyâr: Dünyanın en ölümcül ve en çok haz veren zehri. (Zain Kelimesi)

Nehriyâr: Aşık olunan muhatabın seline kapılıp boğulma. (Zain Kelimesi)

Seyriyâr: Aşık olunan muhatabı seyr. (Zain Kelimesi)

Dîlâl: Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli. (Zain Kelimesi)

Suizâr olmak: Tadı ve hatta varlığı bilinmeyen bir şeye susumak hâli. (Zain Kelimesi)

Ruhça: Ruhların konuşabildiği dil. Ses ve harfler dışında başka araçları da kullanır. Bilinen ilk kelimesi "belâ"dır. Babil'in tüm dillerinden daha eski olduğu rivayet edilir. (Zain Kelimesi)

Keşfsever:
I. Keşf'i seven.
II. Vitam Vero Impendenti* (Zain Kelimesi)

2012 Keşfseveri.
2014 Keşfseveri.

Keşfsever'in 7 Durağı:
I. Zeyn & Kenz
II. Rast
III. Keşf
IV. Öz
V. Haz
VI Az
VII. Vaz mertebelerinden oluşan yolculuk durakları. (Zain Kelimesi)

Vaz Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun son basamağı. Elde edebilecek güçte olup hür ve seçilmiş bir irade ile bırakmak mealindedir. (Zain Kelimesi)

Rast Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun ikinci basamağı. Tasarlanmamış bir karşılaşma halini anlatır. Özelliğini tevafuklardan alır. (Zain Kelimesi)



*: Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o güzelim tanım; Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “yaşamını hakikat uğruna riske atan kişi” mealinde.

Haziran 16, 2017

Enki / 1 Maşuk Yaratmak

Mülhemi Pygmalion* olan bir konuşmadan gebe kalıp muhatabına güzel bir öykü doğuran eden 1 Enki öyküsü.

Bernand Shaw'ın 1913'te Pygmalion mitolojisinden
 ilham alarak yazdığı komedi oyunu afişi.
"Vasat bir oyun yazarı ve yine vasat bir hâyâlbazdı...Hiçbir gösterisinde salon tam olarak dolmamıştı...Hatta bazen bir kaç seyirciye nadiren de boş salona oynadığı bile olurdu...Buna aldırmıyordu da...Çünkü biliyordu...Kuklalara kendini adadığından beri tek bir kukla üzerinde çalışmış, o Dünya'ya gelene kadar kendini başka oyunlarla avutmuş ve bu sürede onun hak ettiği bir oyunu da hârf hârf işlemişti...Artık kendini gözardı eden Dünya'dan büyük bir ihtişamla intikamını alabilirdi...Ama hiç beklemediği bir şey olmuştu...Son şeklini verdiğinde ve sûretinin ortaya çıkması için boyadığında Zain'i, tahtadan elleriyle, yıllar boyunca özenerek yaptığı bu kuklaya âşık olmuştu...
İlk gecesini onunla birlikte geçirdikten sonra, oyunu yok etmeyi ve Zain'i kimseye göstermemeyi düşünmüştü...Kendiyle savaşmıştı birnevî...Ve savaşı kazanan kalbi değil oyunun oynanması gerektiğini savunan beyni olmuştu...

Afişlerini sokaklara astıktan ilk oyun vaktinin gelmesini beklerken harcadığı her ânını Zain'le birlikte geçirmişti...Ve bu anlar hayatla yaptığı en değerli alış-verişi olmuştu... Perdeler açılıp oyun sahnelendiğinde ve sahneden seyircileri gördüğünde rahatlamıştı...Yalnızca bir kaç kişi gelmiş ve onlar da sahneden uzaktaki koltukları seçen, yalnızca birbirleriyle vakit geçirmek isteyen bir kaç genç çift olmuştu...Çiftlerden birinin içinden, erkek olan biri, başını kaldırıp sahneye baktığında, hâyâlbaz ne hissettiyse aynı duyguları hissetmişti, kuklayı tamamladığında...Oyun bitmişti ve hâyâlbaz bitmek bilmeyen o bir saatin ardından sevdiğine kavuşmuştu...Lâkin bu mutluluk fazla sürmedi...Başını kaldırıp sahneye bakan o adam, aynı gün kuklayı gördüğü herkese anlatmıştı ve o da tıpkı hâyâlbaz gibi Zain'in bir kukla olduğuna inanmamıştı...

İkinci oyun günü geldiğinde, sevdiğine veda edip oyuna başlayan hâyâlbaz, gördüğü manzara karşısında şaşırmıştı...Salon tamamen dolmuş ve tüm seyirci merakla Zain'in sahneye çıkacağı o ânı beklemeye başlamıştı...Endişeliydi kuklacı...Korkuyordu...Bu kalabalıktan birinin ona sahip olmak isteyeceğini biliyordu...Endişesinde yanılmadı da...Oyun bittikten sonra yanına gelen bir kaç iri adam, kuklanın değerini sormuş ve onu kendilerine vermeleri gerektiğini vurguladıkları bir kaç küfürle birlikte buna karşı çıkan kuklacının suratına da vurmuştu...O gün Zain'i kaybetmiş olmasa da yayılan şöhretle birlikte, amacını gerçekleştirmiş, Dünya'yla giriştiği düellosunu kazanmış olmasına rağmen hiç mutlu değildi...Aklı tamamen Zain'deydi...Onu kimseye vermeye niyeti yoktu...Kapısı her gün başka birileri tarafından çalınıyor, bir gün kapı yerine Zain'in çalınacağından korkuyordu...
Zamanını böyle geçirmesi imkânsızdı...Zain'i öldürmeliydi fakat ona kıyamazdı...Henüz onu şekillendirmediği günlerini düşündü...Sıradan bir meşe ağacının, kırılmış bir dalıydı Zain...

Hâyâlbaz hayatına anlam katan ve zehreden o ağacın yanına gitti...Yeni filizlenmeye başlayan en ince dallarını birer birer kesti ve onları yazdığı oyunun hârfleri gibi, o kırık daldan Zain'i çıkardığı gibi ilmek ilmek bir iplik yapana kadar işledi...Bir eliyle kırılmış dalın aynı gün boy vermiş ve artık olgunlaşmış olan kardeşi üzerine çıkıp sarkıtırken ipi, Zain'e de diğer eliyle sarılmıştı...Usta işçiliğiyle işlediği ipi boynundan geçirip, kendini meşeden boşluğa bırakırken, kulağına onu ne kadar çok sevdiğini fısıldamıştı..."


*: Yunan Mitolojisinde bahsi geçen, yaptığı heykele aşık olan heykeltraşın adı.

Haziran 13, 2017

Putların İntiharı

https://www.instagram.com/p/BVQtJXggP8h/?taken-by=kurnaztanrienki
























En sevdikleri şiir Asaf Halet Çelebi'nin İbrahim'i olan iki ruh için elbetteki 'put' kelimesi çok şey ifade ediyordu.
Bittikten sonra isim konur şiirlere, evet.
Bazen de doğmamış bir cenin gibi, önce adı konulur. Sonra varlığı belirir.
Bu öyle oldu.

Put olduğunu idrak edip, kendi kendini kırmayı; intihar etmeyi düşünen bir putun şiiri.
Müntehir 1 Put'un.
Adı Zain; varlığı Enki'nin.

Ocak 12, 2017

Nazire

"Bazı acılar nakşidir gizli çekilir
Seni beklerken öğrendim"

Said Yavuz 

*

Zikir gibi çekeceğim;
Kahrını.

1 zikir gibi çekeceğim
Kahhâr'ını.

Lütfun da kahr, Kahhâr'ın da.

Ağustos 30, 2015

.: Zain :.
















İbrani alfabesinde Zain, Zayin, Zayn,
Yunan alfabesinde Zeta,
Latin alfabesinde Z,
Kiril alfabesinde 3,
Arap alfabesinde Ze

ne fark eder?

En cool harf.

Ağustos 02, 2013

.: o tablo insanı dinden çıkarabilir :.

Hans Holbein / The Body of the Dead Christ in the Tomb, 1522.













Bu tabloyu, bu şey'i, Dostoyevski, karısının anılarına göre Budala’ya başladığı yıllarda Basel Müzesi’nde görmüş, çok etkilenmiş ve dakikalarca izlediği söylenir. Hatta Budala romanını, tabloyu gördükten sonra yazmaya karar verdiği şeklinde de rivayetler vardır.

Romanda, Prens Mışkin tabloyu Rogojin’in evinde görür ve Dostoyevski’nin hislerine şöyle tercüman olur: 

 "O tablo… O tablo insanı dinden çıkarabilir…"

*

Tanrı'nın oğlu!

Nasıl bu kadar ölü, nasıl bu kadar beşeri? 


Nisan 25, 2013

Kifayetsiz Muhteris


Zavallı Salieri önce teori dedi. Önce akıl. Önce nazariye.
Önce çıkayım, sonra nasıl olsa inerim dedi.
Peki ya yaşam sevinci?
Görmedi. Yaşamadı. Hiç bilmedi yaşamın kendiliğinden düşünceye ve sanata kattığı/katabileceği sevincin ne olduğunu.
Ahengini Cebir’e vurdu. Müziği bir kadavra gibi kesip biçti.
Teoriyi avucunun içine alırsa yaşamı zihnin dizgelerinden üretebileceğini sandı.
Sanat, yani yaşam sözkonusu oldukta çaba kadar yeteneğin de sanatçıya o sıfatı bahşettiğini anlayamadı.
Anladığında ise istidada düşman oldu. Dehaya. Mozart’a.
Hasedi celbetmek için dehasından başka hiçbir suç vasfı olmayan Mozart’a.
 
Salieri çabanın, gayret ve azmin sembolü. Bir kifayetsiz muhteris.
İstidadından fazlasını taleb eden kibr-i mücessem. Elindekine razı olmayan.
Bu yüzden hased ateşinde yanan, kavrulan bir çiğliğin sembolü.

Mart 05, 2013

Lilith

Dante Gabrielle Rossetti /
Lady Lilit, 1867
Lilit. Adem’in ilk karısı. Adem’den ayrıldıktan sonra İblis’le evlenen kadın. Adem’le Havva’ya elmayı uzatan kadın.
Sanat tarihinde Lilit’in son iki yüzyıl içerisinde boy göstermiş olması, hiç de sebepsiz değildir. Lilit’in, yani kötülüğün anasının. üç büyük dinin de ortodoksisinin tanımadığı, tanımlayamadığı bir kadın tipinin.
Tarihteki ilk feministtir Lilit. Erkeğe isyan eden ilk kadın. Adem’in kaburga kemiğinden değil, bizzat Adem gibi topraktan yaratılan kadın.
Yerini Havva almıştır. Uysal ve saf olan Havva! Adem’in eşi Havva, İblis’inki ise Lilit. Havva elmayı yiyen kadın, Lilit’se elmayı elinde tutan kadın.
*
Dindarlığın, ‘kadın’la ‘modernite’ arasındaki ilişkiyi bir türlü kavrayamamasının en temel nedeni bu! Hâlâ Ramazan fitrelerini arpa-buğday hesapları üzerinden yapan dindarlık, kadınlığın sorunlarını da ister istemez Havva-Meryem düalitesinden hareketle kavramaya çalışıyor. Hal böyle olunca da masumiyet kavramını bedensel bekâret düzleminden öteye taşıyamıyor. Oysa Meryem bir eş değil ki, sadece anne! Zevce olmayan kadın. Güzel ve masum. Ama yaşamın dışında. Manastır’da.
Modern gerilimin izleriyse Havva’yla Meryem arasında değil bu yüzden, Havva’yla Lilit arasında.
Ey talib, İblis’in adresini bulursan, sana Lilit’in yerini gösteririm.

http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2012/07/ademin-ilk-celiskisi.html#!/2012/07/ademin-ilk-celiskisi.html

Masumiyet


Sandro Boticelli / "Venüs'ün Doğuşu"
Güzellik ve masumiyet imgelerini biraraya getiren geleneksel düşünüş, gerçekte, safiyet ve iffetten ayrı bir kadın güzelliğini tasavvur etmekte zorlanır. Çünkü güzellik demek masumiyet demektir; ve saflık ve tazelik ve korunmuşluk.


İsmetten türeyen masum sözcüğünün anlamı da bu tesbiti doğrular zaten. Meselâ peygamberlerin masum(ismet sahibi) olduklarına inanılır; yani günahlardan ‘korunmuş’ ve/veya ‘uzakta tutulmuş’.

Yani bir zamanlar güzellik denilince anlaşılan, el değmemiş bir güzellikti. El değmemiş, yani doğal ve saf ve tabii ki bakire.
Tam da bu noktada bekâretin iki anlamı da açıkça görülebilmeli: 1) bedensel/cinsel, 2) ruhsal/toplumsal. Demek ki masum güzelin sadece bedeni değil, ruhu da korunmuştur.

Masum güzellik, iddiasız bir güzelliktir: doğal... meydan okumayan bir güzellik... sahibinin değerinin farkında bile olmadığı bir güzellik... Öyle ki tüm çekiciliği, dokunulmaya müsait bir saflıkla hâlelenmiş olmasındandır. Giorgione’nin "Uyuyan Venüs"ü gibi. Korunmasızmış gibi görünen bir güzellik.


http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2012/07/ademin-ilk-celiskisi.html#!/2012/07/ademin-ilk-celiskisi.html

Ocak 03, 2013

Işıltı

Güzellik hakikati örten şeffaf şalın adı. Işıltı ışıldıyanı saklar. Hakikati. Gösterirken gizler.

Hakikate mi değmek istiyorsun, o halde güzellikten (vaz)geçmelisin. Sanattan. Yanılsamadan. Işıltıdan.
Asıl körler elinden tutarken güneşe bakmalısın! Işıltının kaynağına. Hakikate.
Kör olmalısın.
Felsefe, sanatın ışıltısının ardında kalanı kavramanın en çilelisi. Karanlıkta yürümenin. Sanatsız. Işıltısız. Yalınız.
Dindarı tutkusu korur, inancı. Sanatçıyı ise bir tek yaratının ışıltısı.
Filozof en korunaksızıdır içlerinde. En dayanaksızı. Tutamağı akıldır çünkü.
Filozof bildikçe ölür, derviş öldükçe bilir.
*