Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kasım 15, 2024

Zeynep MERDAN - Haşmet BABAOĞLU ile “Muhteşem Yanılgılar” Üzerine


2024, Mayıs
Muhit Dergi'nin 53. Sayısından*

Mısralar tüm cazibesiyle popülerliğini koruyadursun; tek bir cümlede parlayabilen anlama, ışıltısına ve öze meftunuz. Bu röportaj o tek bir cümleden ilhamla toplam on bir soru halini bulacak. Toplam altı kelimelik bir cümleyi çoğaltarak sorularımıza ulaşacağız ve o cümlenin kaşifine soracağız.

O cümlemiz Haşmet Babaoğlu’nun 2014 yılından bir Pazar notundan: “Mahzun yüzleri masum sanmak... Zarif bir yanılgı” Bu çok fazla güzel cümleyi çoğaltarak yanılgılar üzerine, muhteşem yanılgılar üzerine soralım o halde:


  1. Zeynep Merdan: Henüz kötülük yapmamış olanların iyi sanılması kötü bir yanılgı... “Kötü, iyiyi tanır ama iyi, kötüyü tanıyamaz" diyor Kafka. Gerçek iyi, kötü olabilecek fırsatı ve kudreti varken iyiyi seçme kudreti gösterendir diyebilir miyiz? Kötü ve kötülüğe dair yanılgımız nedir?

Haşmet Babaoğlu: Tanımlamayla başlar yenilgilerimiz. Körlüğümüz gözlerimizden değil, zihnimizin esir olduğu tasavvurlardandır… Kendi dünyanda verili hayatı olduğu gibi kabul etmeye, tembelliğe “iyilik” diyoruz çoktandır. Al sana berbat bir yanılgı… Oysa iyilik eylemdir; iyiler eylemcidir. Dolayısıyla varoluşlarını kötülüğü tanıyıp hesaplaşarak inşa ederler.

İyilik ”gelişine vurmak” sanılıyor, her şey akışına bırakılıyor ya, insan soyunun büyük serüvenine ve vahiy geleneğine temelden aykırı bir haldir bu. Oturduğun yerde iyilik olmaz, kıyam etmen, yani doğrulup kalkman gerekir.

Düzenin tanrılaştırıldığı hayatlardan ötesini gözümüz görmediği için “küçük insan”lardan “iyiler” diye bahsediyoruz. Sonra da kızıyoruz; “büyük insan”lar hep kötülerden çıkıyor diye… Kötülük aldatır; niteliği bu… O halde iyilik aldanmaya direnç ve her sabah yeniden hakikati kurmaktır… Yani “iyiyi seçme kudreti” dediğin şey aslında hakikati seçmektir.

Bak, bir şey söyleyeyim mi? Yanılgılarımızın pek azı öyle zarif saflıklardan oluşuyor… Korkakları “iyi insan”, güçsüz zalimleri barışsever sanıyoruz. Belki en tehlikelisi de bir yolda düşe kalka ilerlerken elini tuttuklarının aslında korkak hainler olması… Sen onları sadık yoldaşın sanıyorsun…

Çarçabuk kötülük problemine geliyoruz burada, değil mi? “Nereye gitti kötülük?” diye soruyordu Baudrillard… Haklıydı bir bakıma… Öyle ya, hatalar var, hastalar var, uyumsuzlar var, sosyopatlar var, arsızlar var, iktidar zehirlenmesine uğrayanlar var, şunlar var bunlar var… Hepsi de yaftası oluşturulduktan sonra “anlayışla” karşılanıyorlar; zihinlerimizde onlara ayrılmış bir kontenjan var, oraya yerleştirdik mi, gerisi güvenlik sorunu… Ama kimse kötülükten söz etmiyor. Nereye gitti bu kötülük? Adı kaldırılınca kendisi ortadan kalkıyor mu?

Artık ninem gibi sade, yalın, dümdüz düşünüyorum: Akla kara kadar açık iyilikle kötülük arasındaki çizgi. Bal gibi bilir insan ne iyilik ne kötülüktür, bilir. Kötülük ve kötüler kol geziyor yahu! Mesele kaybetmeyi göze almakta… İyilik, kötülüğün kurguladığı düzenden çıkabilme cesareti istiyor. Zor! O zaman gelsin yaftalar, anlayışlar ve azı zarif, çoğu tehlikeli yanılgılar…

 

  1. Zeynep Merdan: İnsanın kendisine haz veren her şeyi mutluluk sanması, acı bir yanılgı. En acı mutsuzluklar, hazzın tadıyla başlar. "Huzurlu mutluluk"larsa; başta yavan gelir hep. Tek hedefi buymuş gibi hırsla mutluluğu arayanlara ve mutluluğa en büyük yanılgımız nedir?

Haşmet Babaoğlu: Mutluluğun tamamı yanılgı galiba…  Güzel aldanış sanırım; en güzel aldanış. Bugünlerde şükran duygusuyla hayatının mutluluklarını sık sık hatırlayan ve bundan da ayrıca mutlu olan biri olarak biliyorum: Mutluluk, geçmiş zaman kipinde “var” oluyor. Yaşarken mutluluk yok, palavra o! Bin türlü tarif yapıyorsun ama ancak geçip gittikten sonra, “mutluydum” diyorsun. Şimdiki zaman kipine ise mutsuzluk ya da şüpheler hakim; iyi miyim, mutlu muyum, huzurlu muyum, sorar durursun. Bütün olay bu! Ama bu kadar kısa bir cevapla kim yetinebilir? Kim bu yalın gerçeği kabul etmek ister?

Şunu da itiraf edeyim; mutluluk üzerine, haz üzerine sorularla karşılaştığımda hep şöyle bir şey geçiyor zihnimden: Soruyu soran kendindeki hangi mutsuzluğu meşrulaştırmaya çalışıyor acaba? Kendime de şöyle diyorum; mutluluk yanılgı mı dedin? Yapma Haşmet, derdin ne? Mutsuzluğuna entelektüel mazeret mi uyduruyorsun? Ama doğruya doğru!

Şu da var; İnsan mutluluğa ayarlı değildir ama haz onun “yaşar kalma” düzeneğinin temel unsurlarındandır. Kültürle haz arayışını terbiye eder ve “insan”laşır… Şimdi diyeceksin ki, iyi de mesut olmak diye bir şey var, saadet var…

Arapça “Sa’d” kökünden geliyor saadet. Kutluluk, uğurluluk, lütuftan nasibini almış olmak… Yani modern insanın mutluluğu ile geleneğin saadeti arasında dağlar kadar fark var. Modern insan bu haliyle ara ara mutlu olsa bile, mesut olamaz.

 

  1. Zeynep Merdan: Çekiciliğin bedene, beden diline indirgenmesi fahiş bir yanılgı. Ruhsal, zihinsel, kalbî çekicilik de var. Şahsiyeti, benliği çekici olanlar... Bir kez bile görmediğimiz, tanışmadığımız ya da ölmüş insanlara duyduğumuz yüksek alâka ruhsal çekiciliğin en büyük ispatı. Bu ayartıcı dünyada çekici görünene dair yanılgımız nedir?

Haşmet Babaoğlu: Güzel, çoğu zaman bir yanılgıdır… Güzelleşen, yani çekici olan ise hakikatin ta kendisidir… Bunu söyleyince, başka da bir şey söylemek gelmiyor insanın içinden. Çünkü “güzelleşme”nin içinde senin dediklerinde var, demediklerin de…Güzel kadınların bu bilgiden türeyen tutukluklarıyla, güzelleşebilen kadınların coşkularını kıyaslamak anlamamıza yardımcı olur.

Bir zamanlar yazılarında çok kullandığın bir kavram vardı Zeynep. Hatırlıyor musun? Eskimiş sayılan ama her dile gelişinde “tesiri” apaçık olan bir kavram: Tesir… İz bırakmak, görünme ve görme anından sonraya kalmak… Hiçbir kelime kültür tarihi içinde eş anlamlı değildir, malum. “Etki”nin cılızlığı ile “tesir”in dolgunluğunu bilenler okurlar kıyaslasın ve sonra bana sorduğun soruyu bir de onlar bu “tesir altında” cevaplasınlar isterim. (Buraya tatlı tatlı gülümseme emojisi konulabilse keşke!) Şimdi aklıma geldi; eskiden hipnozitörler uygulamalarına “tesir” derlerdi. Bunu da ekleyeyim.

Hiç tanışmadığımız insanların çekiciliği mi? Esası odur zaten… Çekicilik mesafeden geçinir… Yani ruhsal çekicilik diye açmana gerek yok, çekicilik burun burunayken bile “ruhsal”dır. Mesafenin bir türlü kapanmadığını gördükçe ona doğru çekiliriz. Ve işte onlar görme, tanıma, tanışma anından sonraya kalırlar. Bunu ilk andan biliriz. Güzeli, çekiciliğin karşısına koyan toplumdur. Çünkü toplum çekici olanın “tesir”inden korkar. Kaplanı sever toplum, kediye nankör der. Oysa bütün “tesir” kedidedir. Anlayan, anlamıştır kastımı…

 

  1. Zeynep Merdan: Subjektif yargıların eleştiri zannedilmesi trajik bir yanılgı. Çoğu insanın eleştiri zannettiği şey, o kişi hakkındaki duygusal ve subjektif izlenimlerden ibaret. Her tür mecrada eleştiriye dair en büyük yanılgımız nedir?

Haşmet Babaoğlu: Objektif yargı var mı? Birisi hakkında yargıda bulunmanın her yanı trajik yanılgı… Lakin öyle yaşayacağız, kaçış yok. Başkası hakkındaki her sözümüz içinde benliğimizden bir parçayı da içinde taşır. Doğrusunu Allah bilir!

Genç kalmak seviliyor ya, bu konuda genç olmayalım ne olur!  Paçamızdan akan komplekslerimiz ve kişisel serüvenimizin hayal kırıklıkları başkalarına bakışımızı kuşatıp teslim almasın. Bir başkasını incitme iştahımız objektif havalarda eleştiri kılığına bürünmesin… O kadarı yeter! Bundan fazlasını insandan beklemek çok hayalcilik olur. Yargılarken, yargılanırız. Net! Bu yüzden yargılarımıza değil, zaman aşırı sağlam ölçülere dikkat etmek ve zehirli bir dilden uzak kalmak en doğrusudur.

Gerçek bir “kritik”, kritik ettiğin kişiyi ciddiye alman, değer vermenle başlar. Tam da bu yüzden ona karşı bir ödev gibidir. Peki şu egosantrik ortamda ne kadar mümkün böyle bir şey. Kendimizden başkasını ciddiye almamayı kendini ciddiye almak zanneden bir dolu insan… Biz hayranlıkla umursamazlık arasında gidip geliyoruz.  İkisi de “değer” vermeyi imkansızlaştıran haller…

 

  1. Zeynep Merdan: İçini olduğu gibi, çöp gibi dökmenin içtenlik sanılması da bir yanılgı… "İçini pespaye arzular ve kör hırslarla doldurmuş olanlara ne demeli? Sakın içten olma, sakın!" geçiyor son yazılarınızın birinde. İçindeki karanlığı, kiri, kötülüğü olduğu gibi sözde dürüstlük cesaretiyle dışarı vurmanın içtenliğine dahil olup olmama mevzu... Sağlam bir soru: Kötü bir içtenlik, iyi midir? İçtenliğe dair yanılgımız ne olabilir?

Haşmet Babaoğlu: İçtenlik dediğimiz şeyin “iç”i yok…  Bir tür sürtünme ısısı üretenler “ne sıcak insan” diyoruz. Patavatsızlık samimiyet sayılıyor. Yapmayalım nolur, diyeceğim de sürekli vazedilen şey bu… Dahası var; senin de dikkatini çekiyordur, samimiyet için popüler kültür bir hazır kalıp oluşturdu: İfşa numarasına yatan hikayeler anlatacaksın.  Kişisel mazine dair son derecede sıradan anlatılara “itiraf ediyorum” diye başlayacaksın…  Böyle yapan bir politikacıysan “çok samimi insan” diyecekler; eğlence sektöründen bir ünlüysen hayran kalacaklar…

Samimiyet kelimesinin kökü bir “öz”e işaret ediyor Arapça’da. Merkez, ilik, içerisi… Yani bir “öz”ün yoksa, olgunlaşmamışsan ve özüne dayanarak konuşmayacaksan… Gevşek bir gevezelik seni samimi yapamaz! Ama şefkatten yoksun bir dünyada müptezel dedikoduculuktaki paylaşım sıcaklığı bile müşfik sosyal ortam duygusu doğuruyor; nasıl feci bir yanılgı!

 

  1. Zeynep Merdan: İyi hissettirenlerin "iyi", kötü hissettirenlerin "kötü" sanılması kötü bir yanılgı. Tıpkı bu şekilde bir insanın yanındaki hâlimizi sevmek; gerçekten sevdiğimiz ya da sevildiğimiz anlamına gelmiyor her zaman. İyi hissetmeye, iyiliğe ve iyilere dair yanılgımız peki?

Haşmet Babaoğlu: Ah Marguerite Duras’nın “Hiroşima Sevgilim”i geldi şimdi aklıma… Geçen gün bir kafede notebook’umu açmış oylanırken kitabın pdf dosyası karşıma çıkınca dalıverdim içine… Onca yıkımın ardından Hiroşima’ya gelmiş Batılı bir kadınla Japon adamın kısacık karşılaşmasında hep kalıcı olacağı baştan belli bir aşk… Ve onlar birbirlerine sürekli şöyle diyorlar: “Gün aslında hiç kimsenin üzerine doğmayacak bir daha. Hiçbir zaman. Bir daha asla. Nihayet. Öldürüyorsun beni. Öyle iyi geliyorsun ki bana…” Onların birbirlerine “iyi gelmeleri” ile bugün sosyal medyada ve yaşam koçluğu mecralarında dillere pelesenk olan “iyi gelmek, iyi hissetmek” ne kadar farklı…

Çileyi tanımamış bir dünyada konforu hissetmeye “iyi gelmek” diyorlar. Birbirlerine tavsiye ediyorlar; “sana iyi gelmeyenlerle ilişkini kes!” Anlayacağın, insan acısına kayıtsız konforun adı “iyi hal” olmuş… Benden sevgi istemeyen, bana sevgisini vermeyen bir ilişki bana iyi” hissettiriyor! Vay be! İlüzyona bak!

Sonra bir süre bize iyi hissettirenin kötü yüzünü gördüğümüzde dünyamız yıkılıyor, lakin modern hayat bizi iyi hissettirdiğini sandığımız sarhoşluklarla da bezeli; ayılmaya vakit kalmıyor yani… Bir tek çocuklar bu konfor sınırını ihlal ediyorlar; çünkü bizden hakikaten ihtimam göstermemizi bekliyorlar. Çocukların hem gerçekten sevgimizi kazanması hem de aynı anda neredeyse asabımızı bozmaya başlamaları bundan…

 

  1. Zeynep Merdan: Aşk özlemini aşk sanmak… Romantik bir yanılgı. … Aşk’a dair yanılgımız?

Haşmet Babaoğlu: Uzun yıllar “aşk, özlemdir, özlemden başka hiçbir şeydir” diye yazmış; “aşık, ona yanındayken bile özlem duyar” demiş birine böyle bir soru sormak… Dilim tutuldu, doğrusu. Romantik bir yanılgı mı? Eh! Başka aşk yok, üzgünüm. Her sevme, birlikte olma hali de tabii ki aşk değil. Olması da gerekmiyor. Cevabımı uzatmamı istersen, söylediklerimi okuyanlar üzülürler belki… O yüzden tam burada durmayı tercih ediyorum. Bir zamanlar ustamız saydığım Lacan ne der: “Asla fazlasını söylemeyin!”

 

  1. Zeynep Merdan: Alâkayı sevgi sanmak, ne büyük yanılgı. İnsanların çoğu, ilgilerini çeken insanlara sahici bir sevgi beslemiyor. El uzatılmadan seyredilen bir ölüm anı gibi... İlkel bir merakla gözlüyorlar sadece. İlgi ve sevgiye dair insanın yanılgısı nedir?

Haşmet Babaoğlu: Sanırım kastettiğin ve şikayetçi olduğun alaka “seyircinin ilgisi” dediğimiz şey… Haklısın!  Artık hepimizin belirleyici vasfı seyirci olmak. O yüzden son zamanlarda kulak vermeyi dile getirmeye başladım. Sevmeye adım atışın asıl dinlemek ve dinlenmekten geçtiğini yazmaya başladım. Daha geçenlerde yazdım: Kulak, sevgi organımızdır. Unuttuk bunu… Görselliğin bütün varlığımızı ele geçirdiği bir çağda arkaik bir çağrı mı bu? Hayır, zaman aşırı bir çağrı… Kulak vermeye geri dönmeliyiz. Unuttuklarımızı bir bir hatırlamalıyız. Umutlu muyum? Hayır.

Yine de alaka önemlidir. Odaklanamayan insanların her yanı sardığı, ultra kinetik bir çağda “bak alaka sevgi değildir” diye uyarmak içimden gelmez. Alaka, durmaktır çünkü… Koştururken birden durmak… Yani o da nadir bir haldir. Kızma ama hiç yoktan iyidir.

 

  1. Zeynep Merdan: İçe dönüklüğün "eziklik" sanılması zavallı bir yanılgı. Biraz da içedönüklüğe dair yanılgılardan bahsetsek?

Haşmet Babaoğlu: Öforik bir çağda tersi olamazdı. Bütün toplumları dışa dönük gösterilerin esir aldığı bir kültürel ortamda içe dönüklüğü “eziklik” gibi sunmak yanılgının ötesinde bir şey; başka ne yapabilirlerdi ki! İçe dönüklük akran zorbalığına uğrayan bir çocuk gibi artık. Öyle kuytu köşeye çekiliyor; şiddet görüyor ama kendinden şüpheye düşüyor, çünkü suçu kendinde buluyor…

“Zavallı bir yanılgı” diyorsun ama kabul et biz de şüphedeyiz; toplumsal rüzgârdan etkileniyoruz. Sürekli bir köşeye çekilmeye ihtiyacı duyduğumuz için, suskunluklarımız da sohbetlerimiz kadar uzun sürdüğü için kendimizde bir tuhaflık bulduğumuz zamanlar da olmuyor mu?

Çoğu içe dönük insanın konuşurken elini kolunu çok oynatıyor olmasında bir mesaj da görüyorum: “Alın işte size dışım… İstediğiniz gibi oyalanın!” Ha! Bir dakika! İçe dönüklükten konuşmak bir tür demode değil mi yahu? Otistik bir hal deyip geçiyor bazı tanıdıklarım. Vahameti düşün…

 

  1. Zeynep Merdan: Son yazılarınızda geçiyor: “Üzerimize doğru yeni bir çağ geliyor... Bir ‘çığ’ da diyebiliriz, yanlış olmaz” Son olarak Çığ ve Çağ üzerine Haşmet Babaoğlu bize ne söyler? Çağa dair en büyük yanılgımız nedir?

Haşmet Babaoğlu: Biliyoruz aslında… Kar çoktan toplandı. Tepelerden yuvarlanıyor, pek yakında kimsenin şüphesi kalmayacak bir çığ olduğuna… Yeni bir çağ aslında bu çığ dediğim… Şimdi dağ otelinin terasında kahvemizi yudumlayıp uzaklardaki hareketliliği gözlemliyoruz ama çok geçmeden çığın altında kalacağımız kesin. Kaçınılmaz bir şey…

 Basit bir tarihsel dönüşümü veya bir uluslararası ilişkiler krizini falan anlatmıyorum; üretim ilişkilerinin, emek düzeninin, kapitalizmin 200 yıllık insan modelinin değişiminden söz ediyorum. Dönüşüm başladı ama uzun ve çok sancılı geçecek. Yeni feodalizm tarih sahnesine çıktı bile… Buna tekno-turbo feodalizm diyoruz. Bir avuç derebeyinin borusu öttüğünde devletlerin sözü geçmez oluyor. Ulus devletler çok zorlanacak. Peki insana ne olacak? Şöyle sormak belki daha doğru: İnsan, insan kalacak mı?

21. Yüzyılın ekonomisi ile geçen yüzyılın ekonomisi arasındaki en büyük fark mühendislik bilgisinin çalışma alanının değişmesidir. Artık çalışma alanının küçük bir bölümü binalar, otomobiller, silahlar; büyük bölümü ise insan bedeni ve zihni… Bütün bunlardan gerçekten haberdar mıyız? Hayır! Bizi bugünümüzle meşgul ediyorlar; daha da meşgul edecekler…

 

  1. Zeynep Merdan: Ve Filistin… Filistin’le nihayetlendirmek isterim. Güncel siyaseti takip ederken, seyirciler, stalkerlar ve takipçiler olarak yanılgımız nedir? Bize gösterilen Dünya’nın sunulmuş haberlerine maruz bırakılan biz takipçiler bundan kurtulmak için ne yapmalıyız?

Haşmet Babaoğlu: Filistin dünyanın cilasını söküyor. Bizim oturduğumuz yerde, bir yandan Gazze’yle bakıp içimiz yanarken diğer yandan da dünyanın cilasına kanmak için çırpınmamız kabul edilemez. Şu kafamıza dank etmediyse, söylenecek laf yok: İsrail devleti, Büyük İsrail, yani ABD olmadan parmağını bile kıpırdatamaz. Soykırım varsa, çoluk çocuk katlediliyor, kalan Gazzeliler açlığa mahkûm ediliyorsa, bütün bunlar ABD sayesindedir.

Merak ediyorum; Bir süre sonra Netanyahu günah keçisi haline getirilirse, ABD’nin katliamın en şiddetli günlerinde gönderdiği tonlarca bombayı ve BM’deki vetolarını; Blinken’in uslu çocuk ziyaretlerini unutacak mıyız? Ben sadece İsrail’e bakıp odaklanmayı kabul etmiyorum. Gazze direnişi bize dünyayı gösteriyor; tiksinç dünyayı, dünyanın hegemonik düzenini gösteriyor.

Şu da var… İlk kez “teşhir” edilen bir soykırım süreciyle karşı karşıyayız. Hiç sormayacak mıyız, neden diye? Bir “ölüm kültü” inşa ediyor İsrail ve ABD… Neden alışmamız isteniyor? Neden bu vahşeti sindirmemiz isteniyor? Yoksa…

Dünyanın büyük bir bölümü bir süre sonra Gazzeleştirilecek mi?


Eylül 22, 2024

Pazarın Eskimiş Bir Mutluluk Çağrışımı Var*

Link: https://www.yenisafak.com/hayat/pazarin-eskimis-bir-mutluluk-cagrisimi-var-4644815

1. Klasik bir pazar gününüzü tarif eder misiniz?

Pazar benim için huzursuz bir tatile benziyor. Huzursuz bir rahatlığın adı pazar. Güzel ama gergin bir yüz gibi. Ve nedenini hala çözemiyorum. Çocukken mavi önlüklerinin ütülendiği o soğuk yüzü pazarın... Banyo günü, annemin telaşlı sesi, babamın kravatı, yetiştirilen ödevler … Ama 30’larımla bu çağrışım değişti biraz. Upuzun kahvaltılar, hafta içi az vakit geçirdiğim evle haşır neşir olmalar ve kokusu evi saran kekler pişirmek... Ve sevdiğim biri ile sohbet ederek yürümek… Her bir adıma bir kelime düşürerek, o ritimle senkronize olarak. Bazen hızlı, bazen aynı anda yavaş. Ormanda keşfe çıkmış ak bir geyik gibi. Dönüştürdüğüm pazar bu artık. 

Pazarın bir de güzel son gün çağrışımı var. Geçmiş bir yaz, eskimiş bir mutluluk gibi… Dünyadaki en güzel hüzünlü şeyin; "eskimiş bir mutluluğu hatırlamak” oluşu ne tuhaf şey. Ne kadar mutlu olursam olayım şimdiki zamandaki mutluluk sadece geçmiş zaman kipiyle çekimlendiği zaman mutluluk oluyor... Yani nostalgia.

2. Pazarları sıkıntı olmaktan kurtarmak için öneriniz nedir?

Pazar sıkıntısı… "Can sıkıntısı bittiği anda sanat da bitmiştir" diyen Bourgeois haksız sayılmaz. Bu pazar sıkıntısı için de geçerli. Ama ben sıkıntı yerine “hüzünlü bir huzursuzluk” diye tarif ederdim. Ruh, hüzün, huzur... Ruhla hüzün hem fonetik hem mânâ açısından visal etmiş de ortaya huzur çıkmış gibi. Ne uyumlular değil mi? Huzur, huzurla çarpışırsa çoğalır. Bir huzur hüzne değerse; hüzün galip gelir. Bir mahzun, başka mahzunla kavuştuğunda ise; huzur bulurlar birbirlerinden.

Abdülkadir Geylani, Fütuhu'l Gayb kitabında bahsediyor: "Münkesiret'ül Kulûb". Gönlü Kırıklar Zümresi demek. "Kalpler yalnız O'nu anmakla itminan (huzur, tatmin, sükûn) olur" ayeti nasıl da ifşa ediyor. Ruhta bir hâl var: Ruhsal bir ışıltının hasreti ve ihtiyacı. Öyle bir hâl ki o; onsuz hiçbir şey tatmin edemiyor ruhu. Başarı, şöhret, iltifatlar, ilim, kitaplar, sanat, hediyeler, güzel her şey... Bütün dünyevî ışıltılar... Hiçbiri. Hiçbiri tatmin edemiyor ruhu. O'nsuzluk en büyük elem ruha.

3. Sizce pazar günü izlenecek en iyi film hangisidir?

Austen uyarlamalarından biri… Çok klasik bir seçim olacak ama favorim 2005 yapımı Pride & Prejudice. 1800’ler, İngiltere’nin yeşil kırsalları, büyük evler, porselenler, kurdeleli kızlar, fiyonklar. Ve romanlar. Romantik bir kız klişesi evet. 

4. Pazar günü hangi kitabı okursunuz? 

Yeşil bir yer ise o yer; kısa bir felsefi metin alırım. Yahut bir tasavvuf klasiği ve oradan birkaç sayfa. 

5. Özellikle pazar günleri görmek istediğiniz arkadaşlarınız var mı?

Yaşadığım her bir şehirde saklanmak, kaybolmak için gittiğim mekanlar vardı. Ve o mekanlara giderken yanımda olan bazen bir bazen birkaç dost. Uzlet dostları. "İyi geldi" İhtiyacımız olan huzur şu iki kelimenin ardındaki şeylerde saklı sanki. Ilık bir rüzgâr, güzel bir hava, dostla sohbet, biraz yürüyüş, bir fincan kahve, biraz uzaklaşmak, kendimizle baş başa kalmak... Evet, iyi geldi.

Çünkü gürültülü insanlar var. Ruhu, zihni, gönlü, dili, gündemi, hırsı, vesvesesi, varlığı, varoluşuyla gürültülü olan insanlar. Kötü olmasalar bile yoran, teskin edemeyen, huzur vermeyen insanlar. Yaşamın o keşmekeş gürültüsünde, ruhunu dinlendireni arıyor insan hep. Anne rahminde gibi tıpkı, insan huzurla var olmak istediği yeri arıyor hep.

6. Pazarları favori mekânınız neresidir ve neden?

Pazar benim için zamansızlığın zamanı sanki. Hafta içi yaşadığımız zaman ait, cumartesi yaşadığımız zamanın ertesi ama Pazar öyle değil sanki. Woody Allen'in Midnight in Paris filmindeki "burada ve şimdi" olmaklıkla senkronize problemi yaşayan kahramanı gibiyim. Burada ve şimdiye ait değil, "orada ve o zaman"a aidim çoğu zaman.

Rousseau'nun Yalnız Gezerin Düşleri’ndeki yürüyüş yolu, Werther'ın kırları, Balzac'ın beyaz zambaklı vadisi, Jane Austen'ın kadınlarının yürüyüş yaptığı bahçeler... Pazar günlerinin muhayyel mekanları böyle bir şey tasavvurumda. 

7. En güzel ve en kötü geçen pazar gününüz hangisi? 

Bilmiyorum. Çünkü en güzel ve en kötü gün diye hiçbir zaman günlerin, ayların adına göre bir tasnif yapmadı zihnim. Ben günleri hep renklerle, kokularıyla hatırladım. An’ı saklamanın diğer bir yoludur o. Üstelik an'ı ve anıyı bir fotoğraftan dahi iyi saklar. Bir an’ı, bir zaman dilimini sonsuz’a kadar saklar. Fotoğraf yalnızca görüntüsünü verir an'ın. Bir sandık, bir şişe, açılan bir kapak ve koku... Ve o kokuyu ilk kez aldığın zamanda insan.

8. Pazar günleri çalışır mısınız?

Eski mesai düzenimde evet. Ama artık hayır. Hiçbir şey yapmamayı yapmayı seviyorum pazarları. Telaşsız, alarmsız, plansız bir güne uyanmak... Pazar benim için alarmsızlık demek biraz da. Kimilerinin rutini, olağanı olan bu sade istek yıllarca yoğun tempoda çalışan insanlar için bir düş değerinde. Gündelik hayatın "zorundalıklar zorbalığı"nda çok az güzellik var. O kadar az ki baktığımız ve yaşadığımız çoğu şey çirkin.

Tıpkı alarmlar gibi "hatırlatma ısrarı" unutturma çabasına dönüşür hep. Kendini ısrarla hatırlattıran çoğu şey, başka bir şeyi unutturmak içindir. Alarm çaldıkça uyku güzelleşir oysa. Unutturulmaya çalışılan her şey gibi.

9. Pazar günü bir insan olacak olsa nasıl birisi olurdu?

Jane Austen’dan Lizzy ve Darcy (Aşk ve Gurur) olurdu. Balzac’tan Henriette (Vadideki Zambak) ve Don Henarez (İki Gelinin Hatıraları) Diğerleri biliniyor ama ondan bahsedelim. İki Gelinin Hatıraları'nda Fransız Sosyetesinin dilediği her erkeği kendine âşık edebilecek kudretteki hanımefendisi Louise, Fransa'ya sığınmış Arap asıllı bir İspanyol asilzadesi; İspanyol hocası Henarez. 

 Darcy bir kadın ruhunun (Jane Austen) yazabildiği en klas karakterlerden biri. Tezat şekilde Henriette de bir erkek ruhunun (Balzac) yazacağı en derin kadın karakterlerden biri. Ve bu karaterlerin hepsi pazarın o zamansızlığına çok yakışıyor. Eski bir parfüm gibidir bazı roman karakterleri. Tesiri yüksek bir kokunun yaptığı zalimlikleri yaparlar her hatırlandıklarında. Ki koku, zamanlar arasında yolculuğun en kestirme ve büyülü yolu değil midir?



Ekim 28, 2022

Tanrı, Aşk, Ölüm


Tanrı, Aşk ve Ölüm... Bu üçlüyle bağ kurma şekli birini tanımanın en kestirme yolu.

Tanrısı neye benziyor? Aşkı nasıl yaşıyor?
Ölüme nasıl bir mânâ yüklüyor? Tanrı, Aşk ve Ölüm: Sonsuzluk, Haz ve Karanlık bilgisi... Bu üçlünün ardında o kişinin ruhunun sırrı var.

"Kendilik Cesareti"nin en güzel fragmanı,
Sevgili Kübra Sönmezışık'ın dokunuşuyla TRT 2 "Hayat Sanat" programındaydı bu hafta. Tatlı bir hatıra☘️

Nisan 30, 2022

Röportaj: "Kendilik herkeste nüvesi olan bir ideal, onu ortaya çıkaran şeyse cesaret"


Söyleşi: T24 / Ayfer Feriha Nujen, Yayın Tarihi: 3 Nisan 2022 

Link:

 - "Kendilik" ve "cesaret" çoğu zaman birbirinin içinde hapsolup kalan iki ayrı kavram. Çoğu zaman bu iki kavram birbirinin gerisinde de kalmıştır. Bu iki kavramı yan yana getirmek cesaretinden başlayalım lütfen. "Kendilik Cesareti"ni ortaya çıkaran bu kavramlardan hangisi oldu ilkin sizin için?

İronik bir itirafla bu kavramları yan yana getirme cesareti gösteren ilk kişi olmadığımı söyleyerek başlamalıyım o halde. "Kendilik Cesareti" ifadesi bana ait olsa da sayısız benzer kullanımı var. Kendi olma cesareti / Kendin olma cesareti diye psikolojide kullanımları var mesela. Hatta biri Osho'nun(!) kitabında. "Olma cesareti, Yaratma Cesareti, Yazma Cesareti, Hakikat Cesareti" gibi kitaplar da var. Umarım daha da artmaz, klişe raddesine geldi ve geçiyor çünkü.

Kendilik ve cesaret arasında bir seçim yapmak durumunda kalsaydım önceliğim kendilik olurdu. Lisede yazdığım bir denemenin bile paragraf başlarından akrostişle "Kendimiz" yapmıştım mesela. Kendilik herkeste nüvesi olan bir ideal, onu ortaya çıkaran şeyse cesaret. Cesaret de kendilikten sonra gelen ve onu sona, nihayete erdiren o muhteşem itki.


- Ebu Hayyân et-Tevhidi'nin, "En güzel söz, nesri andıran nazım ile nazmı andıran nesir arasında bir imge niteliği taşıyan sözdür" cümlesi metinlerinizi tanımlamada benim de ileri sürebileceğim bir cümle. Denemecilik tarzınızı siz kendiniz nasıl tanımlarsınız? Bu da kendiliğin bir ürünü ya da özelliği midir sizin yazma biçiminizde? 

Harika bir keşif… Ve ne güzel bir iltifat. Böyle algılanıyorsa üslup anlamında hedefime yaklaşmışım demektir. Ben adına "Ruhça" dediğim bir yazının peşindeyim. Ruhun, için ve zihnin sesini yazıya getirmek istiyorum. Bazı cümlelerimi mısra gibi düşünüyorum, ama şiir olarak kurmak istemiyorum. Oruç Aruoba'nın, şiiri ve felsefeyi bir araya getiren ritmini bu yüzden çok seviyorum. Fikri en estetik biçimde sunmak, yazma idealim bu. 

İnsanlar etkilemek istediklerinde şiirselliği, inandırmak istediklerinde hikâyelendirmeyi, ikna etmek istediklerinde düşünceyi kullanıyorlar. Şiiri müziğe, öyküyü gezintiye, romanı yolculuğa yakıştırıyorum. Denemeyse sohbet etmeye benziyor. Çünkü içler arası, iç sesler arası bir konuşmaya benziyor deneme. Deneme bu yüzden özgün ve özerk olmak durumunda. Kendine ait bir düşünce, üslup ve dünya kurabilen yazarları hazla okuyorum. Felsefi denemelere bayılıyorum. O denemelere edebi bir lezzet katan ve özgün bir düşünce üretebilen her ismi hususi bir dikkatle takip ediyorum. Şu an aklıma düşen başlıcaları; Simone Weil, Cioran, Chul-Han, Oruç Aruoba, Ayn Rand, Irigaray, Kristeva ve Arno Gruen.


- Kitabınıza, metinlerinize bakınca ılımlı, düşün dünyasında birbirinden çok farklı yazanları bile kimi konularda ortak çerçevede buluşturabildiğinizi görüyorum. Fakat birey olarak çok daha radikal ve sert çıkışları ve eleştirileri olan da birisiniz. Bu nokta da cesaret ve kendiliğin birbiriyle çatıştığını düşünebilir miyiz? Burada bir çatışma yaşıyor musunuz kendinizle ilgili olarak?

Nietzsche'nin en sevdiğim sözlerindendi: "Uçurumları sevenin kanatları olmalı." Keşif arzum uçurum kenarlarına götürdü hep ayaklarımı. Tezatlarda raks etmeyi severim. Yazgım da böyle oldu hep. Ruhumu en yakın bulduğum hayvan, kartal. Dışarıdan böyle görünmesine şaşırmıyorum o yüzden. 


- Açıkçası biz ayrı dünyaların insanıyız. Bu bir sır değil ve gayette normal. Düşün dünyamız da duruşlarımız da varoluş biçimlerimiz gibi çok farklı. Ben bu farklılığı seviyorum ama. Hele ki neredeyse akran olmamıza rağmen genç bir yazan olarak birikiminiz beni gerçekten etkiliyor ve sevindiriyor. Yani farklı yaklaşımınıza rağmen yazarlığınızdan bir şeyler öğrendiğimi inkâr edersem, kendimi inkâr etmiş olurum. "Kendilik Cesareti içerisinde bunu yaşadığım yazarlar var" diyeceğiniz örnekler var mı? Kimler ve neden? 

Çok teşekkür ediyorum. Farklı arkadaşlıklar, medeniyettir. Birçok akıllı insan "zihinsel dengelenme"lerini, saygı zarafetini, aklı selim ölçüsünü; kendinden farklı düşünen, yaşayan ve inanan insanlarla kurduğu arkadaşlık ilişkilerine borçlu. Bu zihinsel görgüye sahip olan herkesle saatlerce konuşabilirim bu yüzden.

İdeolojik, yaşam tarzı olarak benzer olmadığım hatta tezat olduğum onlarca yazarı merakla, zevkle, keşifle, ciddiyetle okuyorum: Julia Kristeva, Albert Camus, Ulus Baker, Birhan Keskin, Oruç Aruoba, Orhan Pamuk gibi... Kendi "iyi/doğru/güzel/yüce olan"ımı sağlama fırsatı veriyor bana benzemeyenler. 


- Ben de çok teşekkür ederim. Nezaket yaşatır, samimiyetle. Peki, örneğin, kitapta adı geçen ve yorumladığınız isimlerden Simone Weil bana göre de agnostik ama mistik de ve parçası olduğu, içinde yaşadığı topluma-gruba baktığımda bir anarşist. Fakat siz onu bir azize gibi tarifliyorsunuz. Hakeza Kierkegaard da bana göre dindar değil, ama inançlı (imanlı). Yine Nietzsche din ve tanrı karşıtı biriyken onu da "küskün" diye ifade ediyorsunuz. Bu isimlerin çelişkilerini netleştirdiğinizi söylemek doğru olur mu?

Bazı soruların cevabı net ve mutlak değil çünkü. En basiti bu isimlerin gerçekten nasıl olduğunu "gerçekten" tanımlayamayacak hiçkimse. Tolstoy'u bile Müslüman gibi sunmak bönlüğünden bahsetmiyorum, hayır. Oscar Wilde "tanımlamak, sınırlandırmaktır" diyor. Tanımlamak, indirgemek oluyor maalesef çoğu zaman. Ama her birimiz kendi idrak imkanlarımızla zihnimize düşenleri ifade ederek anlamı çoğaltmalıyız. Böyle çoğalan anlamlar bizi hakikatin o doğru görünen seçeneklerine daha iyi yaklaştıracak çünkü.


- Kitapta, "Tanrı Kierkegaard'la ne kastetmiş olabilir?" başlığı altında Nietzsche'nin Tanrı ile olan çatışmasını da anımsatarak bir şeyin ya da hâlin, söylemin, duruşun tersinden de okunduğunda aynı sonuca varacağına dair -kendimce ben öyle algıladım- ifadeleriniz var. Buradan şunu mu anlamayız, "insan sevdiğiyle uğraşır" yani bu bir çatışma olarak da mı aksiyle vücut bulur yoksa bunu böyle yorumlamak istediğiniz sonucuna mı varacağız? Hangisi?

Modern insan en tutkulu ilişkisini; aşk ve nefret uçlarında Tanrı'yla şiddetli geçimsizlik tezahüründe yaşıyor. Tanrı'ya olan bu antitez üretme telaşından da ateizm değil, anti-teizm çıkıyor çoğu zaman.

Duygusal ihtiyaçtan filizlenen dini seçimler gibi bazı ateizm yorumları da Tanrı'yı terk eden eski sevgiliymiş(!) gibi görmeye benziyor. Tuhaf nispetler, aşağılama hırsı, eğlenerek intikam almak vs. İnanmamak değil de hala acıyan bir yarayı saklamaya çalışmak sanki. Kitaptaki o bağlamda bu ihtimale kapı açmıştım.


- Denemelerinizin felsefi derinliğini ben belirleyemem, ama bana göre de tabii ki felsefi bir derinliği, felsefeyle bir biçim aldığı ortada. Sorgulamak kadar yorumlamak da felsefeyle ilgilidir çünkü. Felsefeye yatkın bir millet olmadığımızı söylerdi merhum Prof. Dr. Teoman Duralı. Fakat "Kendilik Felsefesi" de bir başına bunun aksi değil midir? Biz felsefeye yatkın bir toplum değil miyiz? 

Şiir, öykü gibi nesirler de birbirine benziyor artık. Oysa nesir en önce üslûp yazısı olmalı. Klas kitaplar, seçkin referanslar... Yoğun veri, malumat, ama bir savı bile olamayan, bittiğinde zihne tek bir soru bırakmayan yazılar... İyi nesir zihni tahrik eder, güçlü bir soru bırakır oysa. Bugün maalesef birçok yazının bir savı, bir tezi bile yok. Sayfalarca yazılmış bir yazıyı okuyorsunuz, zihninize düşen bir soru bile kalmıyor bittiğinde. İyi üslup çoğu kez parfüm etkisi yapıyor, ama iyi bir nesir daha fazlasını da yapmalı. Böyle yazılara "parfüm yazı" diyorum ve bu açıdan Teoman Duralı'ya katılmamak elde değil. Bu anlamda şiir, öykü, roman gibi türler yerine denemede ısrar ederek riske giriyorum. Ama bu riskin bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Bir de özellikle "genç yazar", "deneme birikim yazısı"dır klişeleri var. Cioran en iyi metinlerinden biri olan "Gözyaşı ve Azizler"i yazdığında 25-26'larındaydı. Evet, tecrübe, deneyim, birikim yaşla artıyor çoğu zaman ama özgünlüğün ilk işaretleri o ilk metinlerde var. Ben ilkel metin diyorum onlara. Çünkü yazı süreçlerinin de insanlar gibi büyüme evreleri var: Doğum-çocukluk evresi, ergenlik evresi ve erginlik evresi. 


- Kitabınız sadece felsefi açıdan ya da edebi açıdan düşünleri ele alan düşünler değil. Psikanalizler de içeriyor. Bu bir yöntem elbette... Ben bu yöntemle de metinlerinizi oluşturduğunuzu düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Multidisipliner çalışmanın ve okumanın etkisi sanırım. Cömert bir tespit, zevkle katılabilirim buna. Evet, böyle anlaşılmasından fazlasıyla mutlu olurum. İnsanın ilkel, kötücül ve karanlık doğası ilgimi çekiyor. Fakat bunu çoğunun yaptığı gibi kendini mutlak özne, başkasını nesne tahakkümüyle yapmak yerine bazen kendimi nesne etmeyi tercih ediyorum. Bu yöntem kaçınılmaz olarak psikanalize itiyor. Irigaray, Kristeva, Arno Gruen gibi birçok kuramcının denemelerini de bu yüzden seviyorum sanırım.


- Kitap dolu dolu bir kitap, pek çok yazarın pek çok konuda -bugünün merkezindeki pek çok sorununa dair çözümlerini de içeren- yaklaşımları ve eserlerin varoluş biçimlerini de içeriyor. Bütün bunlar ve yazan biri olarak sizin varoluş ve yaklaşımlarınızla ilgili ne söylüyor peki "Kendilik Cesareti" okura?

Kendilik Cesareti 6 yılda yazılan 36 denemeden oluşuyor. Tezli bir kitap gibi kurgulamak istedim, kitabın en sonunda 40 soruluk bir mülakat var. Kitabın zihnimde kurgusu, bölümleri hep vardı, ama sırf kaynakça kısmıyla bile 2 ay uğraştım. Hem kaynakça olsun hem de kitabın en sonunda güzel bir kitap listesi gibi dursun istedim. Ayn Rand, Camus, birçok yazar felsefesini kurmacayla okuruna anlatma yolu seçmiş. Ben yolu uzatmak istemedim. 


- Kadın yazarlar, kadınlar ve kadınlık üzerine yazmış erkek yazarlar, kadınlık, feminizm üzerinde yoğunlaşmış bir çalışma da bu aynı zamanda. Her fikirden -sadece kadınlar değil erkekler de- yazarın kendine göre bir feminist tanımlaması ya da kendini feminist tanımlama biçimi var. Örneğin, Bell Hooks, "Feminizm Herkes İçindir" derken, kimi feministler buradaki "herkesin" kimler olduğuna odaklanır. Siz feminist misiniz ya da size göre feminizm nedir, ne değildir? 

Evet, dominant bir düşünce ve ortamına itirazla başlamak cesaret istiyor bugün. Böyle bir ortamda yeni ve farklı bir şey söylemek linç edilme, itibarsızlaştırılma gibi riskleri göze almayı gerektiriyor çünkü. Hırçın bir feminizm var bugün. Duygusal bir feminizm. Daha ağzınızı açtığınız an bir şeyleri yanlış ifade ettiğiniz için sizi azarlayan bir feminizm. Bu şiddetli feminizm şekli kadınlara daha çok zarar veriyor oysa. 

Daha önce de ifade ettiğim gibi popülist ve radikal feminizme itirazım var benim. Çünkü ikisinin de faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum kadına ve kadınlığa. Kadının tarihsel konumu radikal feministlerce rövanşist ele alınıyor ve mesele ontolojik bir değerdeyken cinsiyet kavgasına indirgeniyor. Erkeklerle, erkle yahut herhangi bir türden muktedirle olan savaşa indirgenen intikamcı bir feminist yorumuna itirazım var.

Varlık, insan, kadın sıralamasıyla temellenen bir feminizmin kadının varlığına hak ettiği itibarı getirecek en saygın yöntem olarak görüyorum. Kendiliğinden filizlenen, güçlü bir kendilik feminizmi belki de. Bugün hepsinden önce aklı selim bir feminizme ihtiyaç var. Aklı selim, otantik bir feminizmden yanayım. "Feminist değil, Skotusçuyum" diyen Kristeva gibi kendimi "feminist" kelimesiyle sınırlandırmak istemem ama.


- Sizce bir yazar kendi varoluşuyla ilgili ortaya koyduğu bir kitapla -bu çoğunlukla ilk kitabı olur- sonradan tavır ve söylem olarak çatışmaya başlar ve çelişirse yazın geleceğiyle ilgili ne yapmalı? Olmaz demeyin, olabilir çünkü. Siz örneğin, bir gün yazdıklarınız ve söylemlerinizle çeliştiğinizi fark ederseniz, "Kendilik Cesareti" bağlamında nasıl bir karar alırdınız? 

Yıllar önce kendime mahlas diye seçmiştim: Vitam Vero Impendenti. Hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi demek. Rousseau'nun "Yalnız Gezerin Düşleri" kitabında geçiyor. Rousseau bu sözün hakkını ne kadar vermiştir ki? Böyle sözlerin altını doldurmak kolay değil. Hayat büyük sözler için büyük bedeller istiyor çoğu zaman. Bazı sözlerimin büyüklüğünün farkındayım, onların altına sığmanın hiç kolay olmadığının da. Belki bu yakışıksız duruma düşmeyi göze almak da yazmanın bedelidir ne dersiniz?

"Asla gözlerini kaçırma Kurt, gerçek olan her şey çok güzeldir." Geçtiği filmi hâlâ izlememiş olsam da bu repliği çok severim. Gerçeğe yenilmekten korkmuyorum. Gerçeğin şiddeti karşısında acı çekmekten de. Yeter ki gerçek görünen, gerçekten "gerçek" olsun. Kendimle çelişmekten korkmuyorum bu yüzden. Çünkü her çelişkim bana kendimi doğrulama imkânı sunuyor. Altını çizdiğimiz bazı şeyler en güçlü değil, en ihtiyacımız olan şeyi gösteriyor çoğu zaman. Kendi vurgularımı da böyle görüyorum. Ben kendi idealimi yazıyorum. 


- Kesinle doğru ve yerinde. Gerçekten ne söylediğini bilen bir yazanla sohbet etmenin saadetine erdim şimdi. Daha uzun bir söyleşi olmasını dilerdim, fakat her şey her yere sığmıyor. İnsanın dünyaya sığmaması gibi… Bir gün yan yana gelmek dilerim. Karşıtlar da konuşabilir, beni yanıtladınız, teşekkür ederim. 

İyi sorulara muhatap olmak büyük şans. Böyle sorgu-soruları çok seviyorum. Zihnimin ve ruhumun tetiklendiğini hissediyorum. Farklı olan çoğu şey tehdit algısı bırakıyor birçok insana ama ben bu tetiklenme hâlini seviyorum. Sıkı sorularınız için ben teşekkür ediyorum asıl.

Röportaj: “Hep bir keşif hazzı vardı içimde.”

Söyleşi: Dünya Bizim / Emre Orhan Gökalp, Yayın Tarihi: 15 Nisan 2022 


Sohbete ilk olarak sizinle yani hikâyenizle, yolculuğunuzla başlamak isterim. Mesela, nasıl bir çocuktunuz? Geçmişiniz, aileniz ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Taşrada, kitaplığı olan bir eve doğdum. Kaçınılmaz bir bağ kurdum bu yüzden kitaplarla. Okula gitmeden defterlere ve kitaplara ilgim vardı. Anasınıfına başlamadan önce kardeşlerimin peşine okula gitmek için düştüğümü ve bir defter bulup ödevlerini taklit ettiğim zamanları hatırlıyorum. İlkokulda popüler, çalışkan bir çocuktum; ilk gençlikte fazlasıyla içe dönük… Kitaplarla aram hep iyiydi ama. Hayatla aramın bozulduğu her zaman kitaplarla daha güçlü bir bağ kurdum. Babam öğretmen, onun gençlik kitapları da miras oldu ve başka bir dünyanın yolunu işaret ettiler bana.


Peki, yazmak ve okumak sizin için ne ifade ediyor? Bu ikisini tam olarak hayatınızın neresine konumlandırırsınız?

Yazmak ve okumak, benim temel ihtiyaçlarım. Ontolojik ihtiyaçlar, varoluşsal yatkınlıklar ve gizli arzular yaşamımızın merkezinde duruyorlar. Okumak ve yazmak için bir prosedürüm yok ama. Uzanırken, yürürken, yolculuk yaparken, gece ya da sabah fark etmez, her an yazıp okuyabilirim. Yolda yürürken aklıma bir cümle düşer, hemen telefona kaydederim mesela. Sanırım en çok da bu spontane cümlelerden yonta yonta inşa ettiğim yazılarımı seviyorum.


“Onun için zihnimi reşit kılan yazar diyorum…”

Hayat serüveninizde özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce insanları kimlerdir?

Saydıklarımdan daha fazla ama üç kişiyi seçiyorum bu soru için: Tolstoy, Ali Şeriati ve Oruç Aruoba. Tolstoy, zihnimi ve ruhumu ayartan ilk yazardı. On iki yaşında “İnsan Neyle Yaşar?” kitabıyla tanıştım, o kitap bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazanırdı. O yılın yaz tatilinde baya kitap okuduğumu hatırlıyorum. Diğeri Ali Şeriati… Onun için zihnimi reşit kılan yazar diyorum çünkü sadece yaşımız değil, aklımızı da reşit kılan kitaplar ve o kitapların yazarları vardır; işte benim aklımı reşit kılan da oydu. Diğeri ise Oruç Aruoba… Özgünlük kaygısını, sadece yazmanın yetmediği, yazarın kendi yazısını kendi benliğince, ruhunca nasıl işleyebileceğini ve bunun ne kadar mühim olduğunu onda keşfettim.


“Kendilik Cesareti” adlı deneme kitabınızın oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi?  Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Üçe ayırıyorum bu süreci de çünkü yazma süreçlerinin de insanlar gibi büyüme evreleri var: Doğum-çocukluk evresi, ergenlik evresi ve erginlik evresi. Lise yıllarıma ait kırk yazılık bir dosyam var, en ilkel yazı formum o. Ardından blogdaki yazılar geliyor. Blogdaki asi, tutkulu, kalıba sığmayan, türsüz yazılar da ergenlik sürecine tekabül ediyor. Ardından süreli dergilere yazı gönderdiğim dönem var, orada ergin hâline varıyor yazılar. Edebiyat dergileri insanı disipline ederek yazı görgüsü kazandırıyor kesinlikle.

Kitap süreci kolay oldu diyemem. “Kendilik Cesareti”, altı yılda yazılan otuz altı denemeden oluşuyor. Tezli bir kitap gibi kurgulamak istedim, kitabın en sonunda kırk soruluk bir mülakat var. Kitabın zihnimde kurgusu, bölümleri hep vardı ama sırf kaynakça kısmıyla bile iki ay uğraştım. Hem kaynakça olsun hem de kitabın en sonunda güzel bir kitap listesi gibi dursun istedim.


“Eğer hakikati arıyorsanız hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” cümlesinden yola çıkarak size şunu sormak istiyorum: Zeynep Merdan’ın arayışı nedir?

Bu cümle, Ian Dallas’ın (Abdulkadir es-Sufi) Garipler Kitabı’nda geçen bir cümle ama benim arayışımın istikametine de uyuyor fazlasıyla. Arayışımdan bahsetmek yerine arayışımın itkisinden bahsedebilirim. İçimde kendimi bildiğimden beri duyumsadığım bir keşif hazzı var, sanırım tüm arayışlarımın nedeni de o hazzın kendisi.


Yazılarınızın da yer aldığı “Ruh Müzem” adlı blog sayfanızdan da konuşmak isterim. Böyle bir sayfa açma fikriniz ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? Nasıl ve ne şekilde ilerledi? Bu sayfanızı ilerleyen zamanlarda farklı bir mecraya dönüştürme fikriniz var mı?

Buhranlı, başarısız ve ilginçliklerle dolu bir gençlik ve üniversite sürecim oldu. Seçilmiş bir yalnızlıkla, aksi bir asosyallikle en arka sırada Nietzsche olduğum zamanları hatırlıyorum. Dünyayı, kendimi ve kendimi protesto ettiğim zamanlar… Kitaplara yaslanıyordum, kitaplardan güç aldığım bir zamandı. O zamanları hayatımın en mühim zamanları olarak görüyorum şimdi.

Kelimelerin büyüsüne inanıyorum. Ruh kelimesine çok yoğunlaştığım bir zaman vardı on sekiz yaşlarda, blogumun ismi de -Ruh Müzem- buradan geliyor. Ardından “Keşf” kelimesi geliyor. Kendimi tanımlama kaygısıyla “Keşfsever” koymuştum adımı, otuz bir yaşındayım ve bu, hâlâ yürürlükte. Şimdi bakıyorum da tüm bu kelimeler -ruh ve keşf-, ilk gençliğimin o patikaları hâlâ yürüdüğüm rotamı çizmiş. Blogu başka bir mecraya dönüştürmek gibi bir düşüncem yok, bir müze gibi gördüğüm için antika bir hâlde kalsın istiyorum.


Deneme türünde en çok sevdiğiniz, defalarca okuduğunuz, size yol gösterici niteliğinde bir başucu kitabınız, kitaplarınız veya bir yazar var mı? Varsa isimlerini ve nedenlerini öğrenmek isteriz.

Çok var. Felsefî denemelere bayılıyorum. O denemelere edebî bir lezzet katan ve özgün bir düşünce üretebilen her ismi özel bir dikkatle takip ediyorum. Bu kapsama giren her tür kitap zihnimi cezbediyor. Şu an aklıma düşen başlıca isimler: Simone Weil, Emil Cioran, Chul-Han, Luce Irigaray, Julia Kristeva… Ve en son da Arno Gruen.


“Kitapların da bir vakti olduğuna inanıyorum.”

Okumalarınız belli bir program, konu veya düzen dâhilinde mi?

Bir yazı ve tez için değilse hayır. Kitapların da bir vakti olduğuna inanıyorum. Bilinç hazır olduğunda kitap ve okur çarpışıyor çünkü birbirine. Ama bir tarifi olacaksa faydasını çok gördüğüm okuma biçiminden bahsedebilirim: Ruha, zihne ve göze yapılan okumalar. Asla birinden ibaret bir okuma güncelim olmuyor.

Sadece ruha yapılan okumalar, insanı dünyadan fazlasıyla koparıyor. Ağır tasavvuf klasiklerine daldığım dönemler öyleydi. Dünyayla sağlıklı bir bağ kuramayacak kadar yeryüzü gündeminden uzaklaşmıştım. Sadece zihne yapılan okumalar -akademik okumalar genelde bu minvalde- idrak ve derinlikten fazlasıyla yoksun bir malumat ukalalığı veriyor. Göze yapılan, estetik bir edebî bakış kazandıran roman, öykü gibi okumalar ise ruhî bir derinlik ve entelektüel birikim vermekte nakıs kalıyor genelde. Okuma alışkanlığı kazanabilmek için bu kulvar müsait ama derinleştirmek için yetersiz. Üçünü eş zamanlı götürmek bence en güzeli.


“İnsanın istikametini tutkuları tayin ediyor.”

Son olarak neler söylemek istersiniz? Gelecekte hayata geçirmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

İnsanın istikametini tutkuları tayin ediyor. Şu an tek düşündüğüm şey, tezimi nihayete erdirmek. “Kendilik” üzerine daha akademik çalışmalar yapmak istiyorum. Ardından on dört ila on sekiz yaşlarımda yazdığım ilkel metinlerim üzerine bir çalışma düşünüyorum. Başka bir gözle yeniden okuma, bir nevi kendimi okuma… Eski bir beni, yeni benler tezahürüyle okumak.  Bunu kendi benliğimden ziyade yeni bir okuma pratiği olarak kurgulamak istiyorum. Umarım hakkını verebilirim.

Şubat 08, 2022

Röportaj: "Zihni Tahrik Eden, Ruha Tesir Eden Bir Yazının Peşindeyim"


Muhit Dergisi, 2022 Şubat, 26. Sayı

Soran: Nahide Nagihan Akyol

Cevaplayan: Zeynep Merdan

*

1-) Merhaba, öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Geçtiğimiz günlerde Muhit Kitap’tan yayımlanan kitabınız Kendilik Cesareti öncelikle hayırlı olsun. Düşünce ve yazıyla olan irtibatınızın bir kitap olarak somutlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçten biraz bahseder misiniz?

Çok teşekkür ederim. Kitaplar da insanlar gibi, vaktinde çıkıyorlar karşımıza. Ya da yıllarca baş ucumuzda, bilincimizin hazır olacağı zamana değin saklıyorlar kendini. Çünkü tıpkı onlar gibi vakti var bazı kitapları okumanın ve yazmanın. Vaktin gelişiyle açıklıyorum çoğu şeyi. Lise yıllarımdan beri yazıyorum, defterler, okul dergileri, bloğum Ruh Müzem ve en son Edebiyat dergileri… Kitaba giden yolları sırasıyla yürümüşüm sanırım. Fakat kitap çıkarmak eski yüzyıllardaki değerini taşımıyor artık. Çünkü yayımcılığın imkanları gün geçtikçe artsa da kalıcılık aynı şiddette azalıyor. Buna rağmen kitap çıkarma süreci tutkuyla devam ediyor çünkü tutkular da nesneleşmek istiyor. Osmanlıdan beri devam eden bir edebiyat dergiciliği var Türk Edebiyatında. Kitaba giden o süreçte dergilerin, edebiyat mahfillerinin büyük etkisi oluyor. Evet, müstakil bir varoluşun güzelliği var ama dallanıp budaklanmak için de kendini ait hissedeceği bir muhite ihtiyaç duyuyor insan. Bu noktada yazılarımın kâşifi İbrahim Tenekeci’yi ve yayımlandığı ilk mecra olan İtibar dergisini anmadan geçemem.

Artık İşaretler Zamanındayız

2-) Kitabınızın satır aralarında okuma ve yazmaya dair ipuçları, okuma ve yazma sürecine dair tespitler, kitaplardan ve filmlerden alıntılar görüyoruz. Sizce bu, örtük bir nasihatname mi yoksa zımni bir yazma atölyesi mi?

Kendilik Cesareti, temelinde bir varoluş huzursuzluğu taşıyor. O olmak huzursuzluğu çok defa kendine kızmak şeklinde yansıyor. Oysa kendine kızmak, kendine nasihat etmektir aslında. Başkalarına dayatılan nasihatler ters etki yapıyor çünkü didaktik olanın etkisini kaybettiği bir zamanda yaşıyoruz. Kulaktan, kalpten hatta zihinden çok göze hitap eden bir zamandayız. Nasihatler, ikazlar devri eski önemini kaybetti. Artık işaretler zamanındayız. İşaret ediş en çok zihne düşen bir dikkatle kendini gösteriyor. Bu sebeple zihni tahrik eden, ruha tesir bir yazının peşindeyim ben.

“Zımni bir yazma atölyesi”nden ziyade yazmak ve okumak üzerine bir düşünme daha doğru olur sanıyorum. Çünkü esasında yaptığım şeyler üzerine düşünme. Yazma gayem, fikri estetize etmek. Bu yüzden felsefeyi amaç ve yöntem, edebiyatı ise araç olarak kullanıyorum. Kendilik Cesareti için tezli bir kitap denemesi diyebilirim hatta. Kitabın sonunda tezimin bir pratiği de olsun diye 40 soruluk bir mülakat var mesela.

3-) Deneme yazarlığınız, yazılarınızı erken yaşta blog sitenizde yayınlayarak başlamış. Kitapta gerekçenizi "bedeli yaşamak israfı olan, pahalı bir ihtiras yahut düşlerin yazgıdan, olanın olmayandan intikamı" diyerek belirtiyorsunuz. O hâlde türler sizin için biçimden öte ne gibi anlamlar taşıyor?

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk'ta Montaigne ve deneme üzerine ilginç tespitlerde bulunuyor: “Yazdıklarına son derece alçakgönüllü bir ad buldu: Deneme. Ama bu tevazunun ardında, aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu” Türler arasında denemenin daha özerk ve şahsi bir yerde durduğu söyleyebiliriz. İnsanlar etkilemek istediklerinde şiirselliği, inandırmak istediklerinde hikâyelendirmeyi, ikna etmek istediklerinde düşünceyi kullanıyorlar. Şiir okumayı müzik dinlemeye, öykü okumayı gezintiye çıkmaya, roman okumayı yolculuk etmeye, deneme okumayı ise sohbet etmeye benzetiyorum. Çünkü içler arası, iç sesler arası bir konuşmaya benziyor deneme.

Yazmak İçin Teşvike İhtiyaç Duymadım Hiç

4-) Erken yaşta başlayan yazma serüveninizde o gün ve hâlâ sizi yazmaya teşvik eden, umutlandıran, öfkelendiren şey nedir?

Taşrada, kitaplığı olan bir evde doğan bir çocuk olarak kitaplarla kaçınılmaz bir bağ kurdum. Taşra hem mahrum eder hem müstakil bir varoluşun imkânı verir. Müstakil varoluşun güzelliği vardır. Kimseye yaslanmayan, kimselere gölge etmeyen ve kimsenin önünü kesmeden kendi başına varolmanın güzelliği... Kimsesiz yerlerde bir başına çiçeklenen ağaçlar gibi.

İlk yazım 14 yaşında dostluk üzerine öyküleştirilmiş biçimde yazılmış kısa bir denemeydi. Sonra o cümleler mısralaştı ve en son denemede karar kıldı. Yazmak benim için en önce ontolojik bir ihtiyaç, varoluşsal bir yatkınlık. Hayatımın en zor dönemlerinde bile yazmak için teşvike ihtiyaç duymadım hiç. Çünkü kötücül hisler, acı deneyimler, yenilgiler bile keşfine varıldıktan sonra cümleye dönüşüyor kendiliğinden.

5-) Kitabınızda ötekiyle barış içinde olmanın ön şartının kendiyle barışık kalmak olduğunu zikrediyorsunuz. Sizce kendini öteki karşıtlığı üzerinden tanımlayan her özne sorunlu mudur?

Evet. Çünkü insanın kendini tanımlama çabası kendiliğinden olduğunda güzelleşiyor. Yok ederek var olmak, varoluşların en kötüsü. Başkaları ya da karşıtlık üzerinden kendini tanımlayan özne yıkıcı bir varoluş ortaya koyuyor. Başkalarıyla savaşan özne, kimse kalmayınca kendiyle savaşmaya başlıyor. Bu yıkıcı gücü kendine yönlendirerek dönüştürenler de var: Stefan Zweig, Kendileriyle Savaşanlar kitabında Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’nin bitimsiz içsel mücadelelerinden bahsediyor mesela.

6-) Üstteki soru ile irtibatlı olarak merak ettiğim diğer nokta şu: İnsan kendindeki sınır çizgisini nereye çekmelidir?

Oscar Wilde "tanımlamak, sınırlandırmaktır" diyor. Tanımlamak, indirgemektir evet. Bu tespite dahi tanımlayarak yani sınırlayarak ulaşıyoruz, kendimizin sınırı da bu şekilde. Kendimizde derinleştikçe kendi sınırlarımızı keşfediyoruz. Kimsenin sınırını ihlal etmeyecek ve kendi sınırını ihlal ettirmeyecek kadar çekmeli.  Bu raddeye kadar dilediğince gezinebilir başkanın ülkesinde.

7-) Kendilik Cesareti'nde yazılarınızı ve üslubunuzu besleyen seslerden sık sık bahsediyorsunuz. "Bazı metinlerdeyse ses yok, koku var sanki." Sizin metinlerinizin kokusu nedir?

Ruhen, zihnen ve kalben ünsiyet kurduğumuz kişiler öylesine değil esasında. Her seçişle kendimizde bir parçayı ifşa ediyoruz aslında. Sevdiğim her yazar, kitap ve üsluplarda kendimden bir parça var.  Oruç Aruoba’nın özgünlüğünü, Cioran’ın zarif karamsarlığını, Simone Weil’ın ruhsal aşkınlığını, Ali Şeriati’nin tetikleyiciliğini çok seviyorum mesela.

Bilge Karasu “Benim dilim, çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.” diyor. Kokusunu bilemiyorum çünkü insan kendi kokusunu duyamaz, bunu okura sormak daha anlamlı olacak gibi. Ama adına Ruhça dediğim yazımın bir kılıç kesiği kadar derin ve bir rüzgâr gibi serin olmasını isterdim sanırım.

8-) İnsanın iç sesini muhatap kılarak kendince cevaplayacağı sorular yöneltiyor Kendilik Cesareti. Aynı zamanda sakınılması gerektiğine dair ima ya da temkinli davranmaya bir çağrı var. Ne dersiniz?

İç sesle yazılan bir kitaptan başkası beklenmezdi herhalde.  Ama içsel, kalbi hararetler çok defa taşkınlıkların ve ölçüsüzlüklerin nedeni oluyor. “Akl-ı selim” güzel bir ölçü bu noktada.  

İnsan Her An Kendini İfşa Ediyor

9-) Kitabın genelinde kendilik sürecinin cesaret mefhumuyla bağlantısı tartışılıyor. Size göre sanal dünyada gerçekleşen kendilikte cesaretten söz edebilir miyiz? Sanal dünyada tasarlanan kişiliklerin kendilikleri olduğunu düşünüyor musunuz? Kıymetli cevaplarınız için teşekkür ederim.

Herkesin hemfikir olduğu bir çıkarımla; sosyal medyada olduğumuz kişiden çok olmak istediğimiz kişiyi yansıtıyor daha çok. İdeal benlik algımızı yansıtmak için kullanışlı bir yer sosyal medya. Problem olan oradaki ideal ben ile gerçekte olduğumuz ben arasındaki mesafe. Photoshoplu fotoğraflar gibi gerçeğimize benzemiyoruz çoğu zaman. Ki yalnız sosyal medyamızla değil her seçişle kendimizden bir parçayı ifşa ediyoruz. Bir yaşam, bir insan tercihi… His, fikir, duyuş, tavır biçimi. Düşünme, konuşma, yazma stili…  İnsan her an kendini ifşa ediyor. Seçemedikleri, seçmek zorunda kaldıklarıyla bile.

Kendi adıma tarifini yapmaya çalıştığım şeye bütünüyle sahip olduğumu düşünmüyorum.  Kendilik bir ideal, varılamayacak ancak yaklaşılabilecek bir ideal. Bu yüzden bir hedef olarak önümüzde durmalı. Kendiliğe varmak, en güzel istikamet çünkü.

Derinlikli sorularınız için teşekkür ediyorum ben de.



Aralık 08, 2021

Röportaj: "İçsel Bir Cesarete Sahip Olduğumu Düşünüyorum En Çok"

Yayınlanan ilk yazım O'nun üzerineydi. Yıllar geçti... Sonra o yazının da olduğu kitabım çıktı Kasım ayında. Ve aynı Kasım'da Sezai Karakoç vefat etti. Bu kasımı asla unutmayacağım.

Miguel de Unamuno "Rastlantı! Rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur" demişti. Rastlantılar, ilahi bir şiir olsa gerek. İlk röportajım böyle bir kapağa denk geldi. Ben daha ne isterim. 
*

Sorular: Tuba Kaplan

1.Kendilik Cesareti, Muhit Kitap’tan çıktı. “Kendiliğinden, kendilikleriyle değil, reaktif bir tavırla yola çıkanlar en çok üslûp ve özgünlük konusunda sıkıntı yaşıyorlar” diyorsun buradan başlayarak özgün bir buluşla mı karşımızda olduğunu iddia ediyorsun?

Evet. Çünkü bunu kem küm ederek ya da sahte bir tevazuuyla cevaplamak kendimle ve kendi tezimle çelişmiş olduğum anlamına gelir. Fakat özgünlükten daha çok özgünlük endişesine sahip olduğumu düşünüyorum. Çünkü özgünlüğün imkanını verecek olan bu; özgünlük endişesine sahip olmak. Fakat bu herkesten farklı olduğumuz anlamına gelmiyor asla. Çünkü bu zamanda en çok farklı olmak hevesiyle sıradanlaşıyoruz. Ben farklılık hevesiyle başlamayan bir kendilik inşasında olması gereken bir özgünlük endişesinden bahsediyorum. Kendine benzemeyen başkası oluyor çünkü. 


2.“En iyi saklama yöntemi ayan etmekse; en iyi susmak biçimi yazmak olabilir mi?” bu sorunu sevdim ben, kitap çıkararak susuyor muyuz aslında?

Evet ve hayır. Nasıl sustuğumuza bağlı çünkü. Ben iç sesimle yazıyorum. Reel yaşam bize kendi sesimizle; iç sesimizle konuşma imkanını o kadar az sunuyor ki ben de yazarak iç sesimi dışarı çıkarıyorum aslında. Bu durumda dış sesim susmuş oluyor ve iç sesim yazıyla dışarıya çıkma imkanı buluyor. 


3.“İnsan cesareti taklit etmeye cesaret bulamıyor. Kendi olma cesareti gösterenler bu yüzden çok az. Kendilik cesareti korkutur çünkü.” diyorsun. Sen korkmuyor musun yani?

Çok ve hiç… Korkuyla tutkulu bir ilişkim var. Hayatımda ünsiyet kurduğum hisler olumsuz hisler oldu genelde; yeis, kaygı, korku, intikam… Bu durum bana büyük avantajlar verdi ama olumsuz her duygunun en uç noktasına ulaşarak haddini aşan şey zıttına döner durumunu yaşadım sanırım. Öyle çok korktum ki; cesarete yaklaştım. Ama burada korkunun neliğine de dikkat çekmeli. İçsel bir cesarete sahip olduğumu düşünüyorum en çok, silahlarla aram iyi ama küçük bir böcekten yahut yanlış anlaşılmaktan ciddi ciddi korkabilirim mesela. 


4.Zihnini meşgul eden iç içe girmiş birçok meseleyi, ancak senin çözebileceğin bir düğümle bağlıyorsun, şiddet, sevgi, nefret, kadın, kötülük birçok mevzuda nasıl bu kadar uzun düşünebildin?

Güzel bir tespit. Kendi çözeceğim bir düğüm. Çünkü o düğümü atan da çözen de insanın kendisi. Ve kördüğümleri bile. Ama bu “tüm soruların cevabı bende, soru da benim cevap da”ya dönüşen bir tanrıcılık oynamaya benzeyebilir bir noktada. 


5.“Ben muhteşem bir kelime. Yalnızca ‘ben’i kullanarak herkesi yazabilirsiniz” diyorsun ne demek şimdi bu?

Çünkü milyonlarca ağızdan çıkan bir kelime Ben. Hepimiz Ben diyoruz artık. Bambaşka benliklerle ama aynı bencillikle Ben diyoruz. Herkes ”Ben” diye başladığı cümlesinde kendi beni hariç herkesi itham ediyor. İtham eden “Ben" değişiyor ama mücadele hiç bitmiyor. 

İnsan ve resmi nasıl farklıysa ben ve Ben de farklı. Mutlak Özne olan Ben ve ben farklı.  Hiçbir ben, mutlak özne değildir. Kendi benini Mutlak Ben olarak konumlayanlar ve kendini başka benlerin gözünden "sen" ve "o" olarak göremiyorlar. Sen ve Ben… Bu iki kelime Dünya üzerindeki milyarlarca insanı kastedebiliyor. Her ben, muhatabını Sen kılıp Ben olmak istiyor. Oysa Ben’i yalnızca özne değil; nesne olarak da düşünce ve sanata dahil edebilmek yüksek bir aklın tezahürü. Kastım buydu.


6.“Kadın meselesi radikal feministlerce yıkıcı ve ‘eril bir dille’ çözülmek isteniyor.” diyorsun. Günümüze gelene kadar çeşitlendi, itirazlar edildi, istenilen yerde miyiz emin değilim. Mevcut kadın algısına itirazın var, karşıtlık demeyelim ama halihazırdaki tutum ve tavırların yanında değilsin. Kadınların sosyal ve tarihi haklılığına kendiliğinden bir parantez açıyorsun. Sen de taktir edersin ki kolayca politize olan konular bunlar, ne demek istiyorsun, senden de korkacaklar mı?

Hakim herhangi bir düşünceye itirazla başlamak cesaret istiyor bugün. Çünkü yeni bir şey söylemek linç edilme, dışlanma, itibarsızlaştırılma riskini de göze almayı gerektiriyor. Evet, popülist ve radikal feminizme bir itirazım var. Çünkü ikisinin de faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum kadına ve kadınlığa. Kadının tarihsel konumu radikal feministlerce rövanşist ele alınıyor ve mesele ontolojik bir değerdeyken cinsiyet kavgasına indirgeniyor. Erkeklerle, erkle yahut herhangi bir türden muktedirle olan savaşa indirgenen intikamcı bir feminist yorumuna itirazım var. 

Varlık, insan, kadın sıralamasıyla temellenen bir feminizmin kadının varlığına hak ettiği itibarı getirecek en saygın yöntem olarak görüyorum. Kendiliğinden filizlenen, güçlü bir kendilik feminizmi belki de. Bugün hepsinden önce aklı selim bir feminizme ihtiyaç var Julia Kristeva’nın feminist kurama yaptığı katkıları bu noktada çok değerli buluyorum. 

7.“Estetize edilmiş kötü, kötülük, estetize edilmiş yanlış üzerine düşünürken Kur’an’da benzeri birçok surede geçen “Şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi.” Bu tespitinde bahsettiğin ayeti hatırlaman beni çok etkiledi ne dersin bu konuda?

Çok şey… Ama bunu benden daha güzel söyleyen birinin sesiyle söylemek istiyorum: Simone Weil’in “Gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız.” sözüyle. İsimlerin ve hatta harflerin bile öylesine verilmiş olmadığına inanan biri olarak adımdaki “zeyn”in peşine düştüğüm bir dönem rastlaşmıştık bu ayetle. Semavi dinlerde “süslü gösterme”ye şeytani bir özellik atfedilir. Estetize ederek kendini “süslü gösteren” her fenâyı tanımak için kendi bakışına da bakabileceği daha derin bir bakış geliştirmeli insan. 

Kötülüğün romantize edilmesi, estetize edilmesi, iyilik kılıflarının, makul gerekçelerin içine gizlenmesi kötülüğün kendisinden daha tehlikeli. Kötülük çoğu kez Sanat'ın güzelinin, Din'in iyisinin, Bilim'in doğrusunun, Felsefe'nin gerçeğinin ardına saklıyor kendini. Güzelin güzellikleri kadar kötülükleri beni çok düşündürüyor bu yüzden. Çünkü şuursuz bir kötülüğü en güzel örtülerle gizleyip kendi hakikatine varışını olanaksızlaştıran insanın kendine yaptığı kötülük; kötülüğün kendisinden daha kötü.


8.“Gerçekten iyi bir metin tahrik etmeli zihni, afallatmalı başı, ayartmalı ruhu, titretmeli kalbi” diyorsun. Burada kadın olman kaleminin önüne kıvrak şekilde geçiyor. Seni en sarsan, zihnini titreten metinler neler?

Helene Cixous’nun dişil yazı kavramını fazlasıyla ilham verici bulsam da benim varmak istediğim yazı başka bir yerde. Ben ona Ruhça diyorum, yazının tıpkı ruh gibi cinsiyeti olmamalı, cinsiyetler üstü hatta insanüstü bir yerde durmalı. Bu yüzden yazımın kadın yazısına indirgenmesini ya da öyle algılanmasını istemezdim.

Tetikleyici metinleri severim. Tetikleyici insanlara hayran hatta âşık olduğum gibi. Çünkü insan kendisine ait olanı bu şekilde ayır eder; tetiklenmiş olarak. Âşık olunca girdiğimiz hallere benziyor aslında. Heyecan, kalp çarpıntısı ve günlerce zihinde yaşayan yüksek bir alaka… Birkaç isim ve metin sayabilsem de bu soruya tek isimle cevaplamak istiyorum: Ali Şeriati. 4-5’li yaşlarda evimizin kitaplığında bulup arkasını karaladığım kitap (İnsanın Dört Zindanı) ilk gençliğimin rotasını da çizecekmiş meğer. Bu hissi ilk Ali Şeriati’nin metinlerinde yaşadım. Herkesin uyuduğu sarı ışıklı gecelerin birinde Yalnızlık Sözleri’nden aldığım hazzı hiç unutmadım mesela. Bunun dışında kendine ait bir düşünce, üslup ve dünya kurabilen yazarları hazla okuyorum; Simone Weil, Oruç Aruoba, Cioran, Julia Kristeva, Ayn Rand, Chul Han.

Şubat 26, 2021

Kendilik Cesareti: Emin Gürdamur

Hoş geldiniz. Bu, bir röportajdan çok bir tür “Kendilik Mülakatı” olacak. Var olma biçiminiz ve varlığınıza dair bu 40 +1 soru; kendinize, kendiliğinize, kendi dilinizce cevaplar isteyecek sizden. Soruların bir kısmını var olma cesareti göstermiş kişilerin sözleriyle dolaylıca; bir kısmını kendimce, doğrudan sordum. Soruları dilediğiniz gibi, “kendiniz gibi” cevaplayabilirsiniz.

Kendinin Sınırında

1. Her tanım tanımlayıcısını da tanıtır mı? Kendinizi nasıl tanımlar ve tanıtırsınız? Ben kendimi ismimle, sıfatlarımla, özelliklerimle vs. seçemediğim bir şeyle değil “philo-sophia”dan aldığım ilhamla, özgür irade ve şahsi gayretimle severek seçtiklerimle tanımlıyorum. Kendime, kendi koyduğum ad ile. Ben, Keşfsever. Siz kimsiniz?



İnsanın kendisiyle ilgili söyleyeceği her şey kurgusaldır. Ne var ki yaşamımız bizim hapishanemizdir ve bu hapishanede kurguya başvurmadan kendimize alan açmamız neredeyse imkânsız. Kendimizi tanımlarken memnuniyet duyduğumuz yanlarımıza, yönelimlerimize bir yücelti atfederiz. Öte yandan hiç de memnun olmadığımız ama yine de bize ait olmaya devam eden zaaflarımızı dışta tutarız. Bence bunun sakıncası yok. İnsanı, olmak istediği şeyden bağımsız tarif edemeyiz. Bunu söyledikten sonra sorunuza cevap verirsem kendimi daha huzurlu hissedeceğim. Kendimi, hakikati arayan uçsuz bucaksız bir kervanın neferi olarak görüyorum. Bazen yaptığım işlerin, sergilediğim çabaların, verdiğim emeklerin anlamına dair derin şüpheler duyuyorum. Benden önce milyonlarca insanın emek ve can verdiği devasa bir yaratımın parçası olmaya benziyor bu. Kulağa acıklı gelebilir. Yine de kendinizi büyük bir tarihsel yürüyüşün halkası hissetmenin, özellikle yalnızlık anlarında insanı teselli eden bir yanı var. Ben o işçilerden biriyim ve hakikat adına risk almadan geçirdiğim her günü o büyük örgütlenişe ihanet sayıyorum.

2.  Oscar Wilde "tanımlamak, sınırlandırmaktır" diyor. Tanımlamak, indirgemek midir? Bu tespite dahi tanımlayarak ulaşıyorken ve bu cümle dahi bir tanımken anlama erişmenin başka bir yolu var mıdır sizce? Kendimizi tanımlamanın imkânları kelimelerle mi sınırlıdır ya da?

Tanım, anlamın dağılmasına mani olur, onu korur bir bakıma. Ama bütün koruma biçimlerinde olduğu üzere hastalıklı bir ilişkidir bu. Korumak, kafesi de beraberinde getirir. Büyük aşkların sefil sonuçlarını hatırlayalım; korumakla zincire vurmak arasında çoğu insanın kolayca ihlal edebildiği o ince çizgiyi. Bir kişiyi, durumu veya olguyu tanımlamaya başladığımız andan itibaren bir yandan ona varlık kazandırır öbür yandan dil marifetiyle onu çitleriz. Bildiğiniz gibi çitleme, bir sömürge deyimi. Varlıklı kişilerin, herkesin kullanımına açık ortak alanları kendi mülklerine dâhil etmesini ifade ediyor. Bir insana yönelik en ağır saldırıların başında onu tanımlamak ve elbette indirgemek gelir. Bundan haz alırız. Zihnimiz tek boyutlu insanların arasında tek boyut çalışmaya alışır. Bunun neticesi olarak insanları bildik kavramlarla çitlemek isteriz. Çitleyemediğimiz kişilikler, içimizdeki ürkek hayvana huzursuzluk verir. Bütün o utanç verici sömürgecilik tarihi, Batılı adamın içindeki hayvan tarafından icat edilen tanımlarla başlayıp o tanımlarla bitmiştir. Bitmiş midir, gerçi bundan emin değiliz. Kendimizi veya herhangi bir insanı, indirgeme şiddetine maruz bırakmadan tanımlamanın bir yolu neredeyse yoktur. Hakkaniyete önem veriyorsak insanları tanımlamak yerine tanımaya çalışmak en iyisidir.

3.      Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler’de “kimliğim beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir” derken onun eşsizliğinden bahseder. Seçilmişliğinden. Ve hissedilen tüm aidiyetleri “kişiliğin yapı taşlarıdır, doğuştan gelmediğini vurgulamak koşuluyla neredeyse ruhun genleri denebilir onlara”yla özetlerken; kimlik denilen şeyin aslında kişinin kendi ruhunu tanımlama biçimi olarak mı kast ediyordu sizce?

Sorunuzun nihai kompozisyonu, kimliğin ruhsal bir çerçevesi olduğuna yönelik kışkırtıcı bir fikre hizmet ediyor. Aslında aidiyetler zihin haritamızın göstergeleridir. Onların bizi ruhsal bir tanıma götürebileceğini sanmıyorum. Ama soruda bir başka geçit var ki bu işimizi kolaylaştırıyor. Kendi ruhumuzu tanımlama biçimi. Evet. Düşüncelerimizle, aidiyetlerimizle, saplantılarımızla, bize bahşedilmiş melekelerimizle kendi ruhumuzun kıyı çizgilerine dair bir fikir edinebiliriz. Ruh denilince sizin de aklınıza kıyısız bir umman gelmiyor mu? Kimliğin, aidiyetlerin, koşulların tedavülden kalktığı aşkınlık ummanı.

 

4.      "Kimlik bize keşfedilmesi gereken bir şey olarak değil de tamamıyla icat edilmesi gereken, bir çabanın hedefi, bir amaç, kişinin en başından inşa etmesi gereken veya alternatif teklifler arasından seçip sonra uğrunda mücadele edip ardından ancak daha da fazla çaba ile koruyacağı bir şey olarak yansıtılıyor.” Bauman’ın bu icat edilen, keşfedilen kimlik ayrımı ve “ithal kimlikler” mukayesesinde siz kimliğinizi nerede konumluyorsunuz?

Kimliği biraz daha karmaşık ve karanlık bir yapı olarak düşündüğüm için onun hem keşfedilebilir hem de inşa ve icat edilebilir nitelikte olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki icatlara keşif demekten bizi alıkoyacak bir çizgi de yok. İthal kimlikler bahsinde şunu söyleyebilirim. Kimliği korumak için uyanık, müteyakkız olmak gerekir. İnşa ve savunu. Faust, ölmeden hemen önce tanrısal bilgiye en çok yaklaştığı anda insanlık için herkesin tetikte olması gereken bir cennet hayal etmişti: “Akıl ve hikmetin son kararı budur: Hayata olduğu gibi hürriyete de ancak onu her gün yeniden elde etmek zorunda bulunan layıktır.” Kimlik kısa yaşamlarımızda bazen keşfederek bazen inşa ve imar ederek ama daima koruyarak, aksi hâlde kolayca elimizden kaçırabileceğimiz tasarımlardır.

Fıtri Işık

5.      Descartes, Hakikatin Fıtrî / Tabii Işıkla Araştırılması olarak kitaplaşan metninde, fıtri ışığın, din ya da felsefenin yardımına başvurmadan, sıradan bir insanın aklını kurcalayabilecek her şey üzerine edinmesi gereken kanaatleri tayin edebildiğinden bahis açar. “Fıtrî ışık” nedir sizce? Bir tür sanatçı nüvesi mi?

Descartes’in “fıtri ışık” nazariyesini sanatçının nüvesi olarak yorumlamak, şüphesiz meselenin epey bir kısmını anlamamıza katkı sağlayacaktır. Fıtri ışığın, büsbütün içe kapalı bir devinim olarak da anlaşılmaması gerekiyor. Nitekim Descartes de sadece kendi zihnine dönerek hakikati keşfetmeye çalışmamıştı. Sorular sormuş, gözlem ve deneyler yapmıştı. Bütün bunların yanında tek bir şeyi ısrarla reddetmişti ki sanırım sizin “kendilik cesareti” söyleşinize Descartes’in misafir olmasının sebebi de bu. Filozof, başkalarının argümanlarına ya da kanıtlarına asla inanmamıştır. Keşfe çıktığı hakikati elinden geldiğince korumuş, kendine has kılmaya çabalamıştır. Hakikati keşfe çıkanlara, “aklın doğal ışığını artırmayı” önermesinin başka anlamı olmasa gerek. Aklın aydınlığında hakikati keşfe çıkmanın getireceği entelektüel ıstıraptan söz etmiyorum bile. Sanatçı nüvesi, bu ıstırabın göze alındığı noktada olgunlaşmaya başlayacaktır.


Ruhça

 

6.      Bilge Karasu “Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılmasını sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim, çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.” diyor yazısını tarif için. Ben de “Ruhça” dediğim yazımın, bir katana kesiği kadar derin ve bir rüzgâr gibi serin olmasını isterdim sanırım. Siz yazınızı neye benzetirdiniz?

 

İsterim ki yazdıklarım hem bir söyleyiş kolaylığına sahip olsun hem de okurun zihninde dille koparılmış bir fırtınanın izlerini bıraksın. Bir okur olarak biliyorum: Her şey unutulur, o deneyim unutulmaz.

 

7.      Saf bir fikre erişme çabası, bir heykeli sabırla yontmaya benziyor. En önce akla üşüşen tüm düşünceleri madırgayla fazlalıklarından kurtarmak; keski ve yontma tarağı ile üslûp kazandırmak ve en son elmas kalem ile ruhun imzasını atmak... Siz düşünmenizi ve düşüncenizi neye benzetirdiniz peki?

Aklıma gelenler beni hayrete düşürüyor. İnsan muhayyilesinin uçsuz bucaksızlığı karşısında zaman zaman dehşete kapılıyorum. Sanırım gayretimin büyük bir kısmını düşüncelerime alışmaya harcıyorum. Yontulan biri varsa o da benim. Bir fikrin, bir duyumsamanın görünür hâle gelmeden önce bilincimin hangi karanlık odasında ne çeşit bir demlenmeden geçtiğini, içeriden hangi duygularımın, hangi istek ve arzularımın ona yardım ve yataklık yaptığını anlamakta güçlük çekiyorum. Fikirlerimi, dağda bayırda bularak, ehlileştirerek kendi çiftliğime soktuğum yabani atlara benzetemiyorum. Daha ziyade, dağlarda gezerken uzaktan uzağa bir görünüp bir kaybolan, bazen ürkek bazen agresif yılkıları andırıyorlar. Sonrasında bütün o görüntülerle baş etmeye, onları bir yerlere istiflemeye çalışıyorum. Ama her zaman nazik değiller. Geliyorlar ve zihnimde kendilerine iyi bir yer açmamı emrediyorlar. Bu dayatmalar bazen kavga gürültüye de sebep oluyor. Fikirlerimiz kendimizden, konforumuzdan hatta kimliğimizden ödün isterler. Ödün vermediğimizde başka bir fikrin içine sızıp yeninden karşımıza çıkarlar. Onları teşhis etmekte zorlanırız ve didişmek kaçınılmaz olur. Neticede maruz kaldığımız diğer pek çok şey gibi onlarla birlikte yaşamaya, didişmeye, savaşmaya, barışmaya bir şekilde alışıyoruz.

 Yazma Hırsı

8.      Var olma tutkusu, yok etme hırsından kurtarıyor insanı. Kendi var oluşuyla meşgul olanlar, başkalarının bahçesini tahrip etmekle uğraşmıyor. Kendi varlığını çiçeklendirmenin hevesine düşüyor. Var olma tutkusu ve yok etme hırsını nasıl değerlendirirsiniz?

Her zaman merak etmişimdir, beni yazmaya sürükleyen sebeplerin kökeninde ne var? Yazmanın bir varlık elde etme çabası olduğuna dair yaygın bir kanaat var ki bunu inkâr etmek mümkün değil. Fakat bunu kabullendikten sonra soru açı değiştirerek yaşamaya devam ediyor. Neden ve kime karşı varlık kazanmak? Acaba bir türlü sindiremediğimiz, uzlaşamadığımız bir gerçeklik olarak ölüme karşı mı? Nihai olarak buna cevap vermek güç. Fani bedenlerin içinden sonsuzluğa bakmak, onunla göz göze gelmek. İnsan soyunun korkunç azabı bu olsa gerek. Bu büyük sürükleniş içinde içgüdüsel olarak tutunmak istiyoruz. İşe yaramayacağını bal gibi bilerek. Yaşam, bir insanın kendisini var etmek veya sizin güzel ifadenizle varlığını çiçeklendirmek için çok kısa. Gerçekten çok kısa. Bu süre zarfında kendini var etmeyi, tanımayı bir kenara bırakıp başkalarının bahçesiyle meşgul olanlar bence zaten ölmüşler de ağlayanları yok. İnanın ki öyle.

9.      "Yazma hırsı" özgünlüğü tahrip ediyor bazen. Edebî türlerle ilgilenen insanların ilk büyük sorunu özgünlük bu yüzden. Özgün olmayışın farkına dahi varılamayışı belki bundan daha da büyük bir sorun. Yazma hırsıyla dolaşımdaki popüler kelimeleri, kavramları, kitapları evirip çevirip çıktı vermek yazmak sayılır mı sizce? Bu konu etrafında neler söylersiniz?

Bütün hırslar hastalıktır. Yazının entelektüel bir uğraş olması bunu değiştirmez. Öte yandan yazmak hırsı ve özgünlük arasında kurduğunuz ilişki oldukça isabetli. Bir deşifre biçimi olarak yazmak, kaynağının niyetini açık eder. Yazının yazara sadakatinden söz edemeyiz. Aksine ilk fırsatta onun hegemonyasından kurtulmak için ipliğini pazara çıkarmaya can atar. Biz bir metindeki tez canlılıktan, zaaflardan, pürüzlerden yazarın hakikatle kurduğu ilişki hakkında fikir sahibi oluruz. Belki burada şöyle bir tasnife gidersek daha hakkaniyetli bir sonuca ulaşabiliriz. Yazmak hırsı, içe doğru mu dışa doğru mu kendini gerçekleştiriyor? İçe doğru yapılan bütün kazılar, velev ki ihtiras barındırsın, masumiyet taşıyor. Yazar, o kazıdan çıkardıklarını birilerinin okuyup okumamasıyla ilgilenmez. Kendi yalnızlığını, herkese karşı korumanın erdemine inanmıştır bir kere. Onun hırs sahibi olması, özgünlüğüne halel getirmeyecektir. Fakat dışarı doğru riyakâr adımlarla yapılan bir yürüyüşün, göstermelik kazı faaliyetlerinin sahibini götüreceği yer, sizin de söylediğiniz üzere özgün olamayışın dahi ayırt edilemediği acıklı bir yerdir.

10.  Cimriliğin bambaşka tezahürleri var: Kincilik, biriciklik hırsı, takdir & iltifat edememek, bir mutluluğa ortak olamamak, bağışlayamamak, yüreklendirememek, kibirli seçicilik, kusurculuk, küçümsemek. Cimrilik, çoğaltamamaktır. İyiyi, güzeli, doğruyu doğuramamak. Bir tür ruhsal kısırlık. Cimri sakındıkça azaltır kendini. Sakladıkça çürütür kendini cimri. Takdir & cimrilik üzerine siz nasıl bir bağlantı kurarsınız?

Söyledikleriniz şuna benzedi. Aslında tek bir günah var: cimrilik. Diğerleri onun açtığı kapıdan kolayca girecektir. Haksız da değilsiniz. Mesela aklıma Peygamberimizin, cimrilerin cennete giremeyeceğine dair sert ikazı geliyor. Acaba meseleyi şu şekilde derinleştirebilir miyiz? Cimrilik, tek dünyalılığın bir sonucuna benziyor. Yaşamın bu dünyadan ibaret görülmesi, bu sebeple her şeyin ihtirasla elde edilmesi, fırsatların sonuna kadar kullanılması, soyut veya somut hiçbir değerin paylaşılmaması zamanla kişide bir melekeye dönüşüyor ve bahsettiğiniz ruhsal kısırlık ortaya çıkıyor. Cimri, doyumsuzluğun ete kemiğe bürünmesidir. Ondan takdir beklemek elbette boş hayal olacaktır. Başkalarını takdir edebilmek, bunu karakter hâline getirmek zannedildiği kadar kolay değil, bunu görüyoruz. Bu bir ruhsal terbiye, bir tekâmül, bir arınmışlık gerektirir ki cimri tam olarak bunlardan mahrum kalan kimselere diyoruz zaten.


Yazmak Cüreti

 

11.  Bir aktör Kral'ı oynayabilir. Her şeyiyle O'na benzeyebilir. Ve dahi "onun gibi" var olabilir. Ama O değildir ve olamaz asla. Tıpkı bunun gibi... Bir şeyi idrak edebilme, onu yazabilme kudreti "O" olabilme imkânını veremiyor insana. Yazmak, tanrısal bir cüret veriyor insana. O gücü taşıyamayanlar, yazabildiklerini oldurabilecekleri yanılgısına düşüyor. Yazı, yazar ve var olmak arasında nasıl bir bağlantı var sizce?

İnsan uzun süre önünde diz çöktüğü bütün ihtişamlardan kolayca nefret edebilir. Hayranlık da dâhil, maruz kaldığımız bütün hiyerarşik ilişkiler bir devrime gebedir. Kralı oynarken, krala benzerken, hiçbir zaman gerçek kral olamayacağımızın farkındayken kralın şahsı manevisiyle aramız açıldıkça açılır. Öte yandan bu mesafe, sanatın doğumunu hızlandıracaktır. Sonsuzlukla aramızdaki mesafe bizi alternatif sonsuzluğun icadına götürür. Sanatın seküler motivasyonu aşağı yukarı budur. Yazmak yahut daha geniş anlamıyla söz söylemek, bir var etme biçimidir. Var olmak ile var etmenin kesiştiği o noktada, insanların muhayyilesine yaratı sokuşturmanın tanrısal bir cüretle elbette ilgisi olacaktır.

Tanrının Kalemini Çalmak 

12.  Tanrısal olanla ayartılır insan hep. Tanrının sıfatları birinde / bir şeyde tezahür etmeye görsün, başı döner insanın. Son söz, son hüküm, hikâyenin sonu tanrısal bir haz verir bu yüzden hep. Tanrısal hazzın zerresini tadan; akıbeti yazmaya kalkışır son gülen olacağını sanan o şen kibirle. Oysa ister komedi, ister dram olsun Tanrı'nın kalemini çalanların akıbeti hep trajedidir. Tanrının kalemini çaldığınızı düşündünüz mü hiç?

Yazmanın tehlikeli hazzı üzerine düşünmeden önce insanın kim olduğunu yeniden hatırlamanın isabetli olacağı kanaatindeyim. Kur’an’daki en kritik vurgulardan biri, Tanrı’nın insana şekil verdikten sonra ona ruhundan üflemiş olmasıdır. Bu vurguyu ihmal ederek doğru bir limana yanaşmak imkânsız. Peki, ruhundan üfleyerek yarattığı insanın Tanrı’nın kalemini çalması gerçekten mümkün müdür? Elbette sizin bu cümleyi kışkırtıcı bir retorik olarak kullandığınızın farkındayım. Bu kışkırtmaya tabi oluyorum ve cümleyi biraz da kendisiyle yormak istiyorum. İslam’ın tarif ettiği kadiri mutlak Tanrı anlayışının varlık ve hakikate dair temsil ettiği büyük parantez, bizim bütün yapıp etmelerimizin inisiyatifini buharlaştırmıyor mu?  Allah’ın izni ve onayı olmadan ona isyan bile edemiyoruz. Şayet elimizde tanrısal olduğunu vehmettiğimiz çalıntı bir kalem varsa, emin olun ki bunu elimize Tanrı tutuşturmuştur. İnsanın elinin, kalbinin ve aklının uzanacağı her yerde, şairin “kaderin üstünde bir kader vardır” dediği cinsten tanrısal bir niyet seziyorum. Söylediklerim, kesif bir kadercilik olarak anlaşılmasın lütfen. Aklı, görüsü, duyusu sınırlı bir varlığın, sonsuz kudret sahibi bir yaratıcı karşısında sınırı gerçekten aşabileceği bir cüretkârlık yoktur. Batı edebiyatı, Aydınlanma’dan beri Tanrının kalemini çaldığını zannetti. Belki de öyledir. Hristiyanların Tanrı’sının kalemini çalmak belki de gerçekten mümkündür. Milton’ın Kayıp Cennet’indeki Tanrı’yı hatırlayalım; şeytanı güç bela yenen, cennetin ikircikli kralını. Elbette Tanrı’nın kalemini çalanlar, ellerinde o kalemle köşe bucak saklanacak değillerdi. Sonuçta bütün hırsızlar, bir cinayeti cebinde gezdirirler. Kalemi çalanlar er geç o kalemin sahibini öldürmeyi de düşüneceklerdi. Nitekim “Tanrı öldü”, o cüretkâr kalemle yazıldı. Şimdi kendime dönebilirim. Ben şahsen, zamanı, mekânı, varlığı ve yokluğu yaratan bir kudretin kalemini çalamayacağımıza inanıyorum. Tuttuğum kalem mi? Onun, benim gibilerin eline bir teselli aracı olarak tutuşturulduğuna dair iyimser düşüncelerim var.

Yara Yazı 

13.  İbn Arabî, kelimenin Arapça "yara izi" olduğunu nakleder. Yazının bir kılıç gibi kullanımı “yara yazı” kavramını ilham ediyor. Bir yarayı en iyi tarif edenler, yaralananların kendisi çoğu zaman. Yara teşhisleri yapanlar da kendi yaralarını düşünceye dönüştürebilenler. Kendi yaralarından "bazı yaralar" diye bahsetmenin yeni yollarını keşfetmiş olanlar belki de. Dillendiremediği acılarını, gösteremediği yaralarını "bazı yaralar", "başkalarının yaralarının öyküsü" diye yazıyor bazen insan. Ama açık yara gibi tıpkı, saklanmıyor "yara yazı" da. Kanıyor ama kandıramıyor yazı. Yara Yazı var mıdır? Ya da yazınızda fark ettiniz yaralar?

Yarası olan sözler içimize işliyor. Velev ki aklın serinkanlı koşumlarını takınıp doludizgin felsefe yapsınlar, onları hemencecik tanıyoruz. Kierkegaard’ın “Tanrı benimle ne kastetti?” sorusundaki yara ne kadar sahici, değil mi? Ya da metinleriyle sizin de yakından ilgilendiğinizi bildiğim Simone Weil’in, sözle anlatılmaz bir teselliye ulaşmak için tesellisiz bir mutsuzluğa düşmek gerektiğini söylemesinin ardında saklı metafizik ağrıyı düşünün. Kelimeler nihayetinde bir örtüdür. Zamanla onların arkasına sindiğinizi, saklandığınızı, dünyanın geri kalanına karşı bir tutum geliştirdiğinizi, gündelik hayatın kıyıcılığıyla onlar sayesinde başa çıktığınızı fark ediyorsunuz. Yazarken yeni yaralarla karşılaşıyor insan, evet. Çoğunlukla kendisine ait yaralar. Kelimelerin bunları kâmilen sırtlanması ne kadar mümkün? Eh işte. Aklıma Cemil Meriç’in sözü geliyor: “En acı hatıralar kelimeleşince nasıl bayağılaşıyor.” Yine de elimizde bundan iyisi yok. Yazmayı içime doğru bir kazı olarak görüyorum. Ve açıkçası onu bu çerçeve içinde tutmak için de çaba sarf ediyorum. Kolayca gönlünü dışarıya, insanlara, akıp giden hayata kaptırabilir yoksa. Alkışlara kulak kabartabilir, popülere meyledebilir.

Görünmek Biçimleri

14.  Chul Han'ın Psikopolitika'sında geçen "neoliberal performans öznesi kendinin girişimcisi olarak kendini gönüllü ve tutkulu bir şekilde sömürür." ifadesi ürünü bizzat kendisi olan, kendini kendi isteğiyle sömüren milyonlarca insanın hâlinin trajedisini ifşa ediyor. Hiç sömürüldüğünüz hissine kapıldınız mı? Ya da kendinizi sömürdüğünüzü fark ettiniz mi hiç? 

Mevlana, Mesnevi’sinde gölge avlayan bir avcıdan söz eder. Avcı, kuşun gölgesini sımsıkı tutup sevinir. Olan biteni şaşkınlıkla seyreden kuş ise “Bu akılsız adam neye seviniyor ki?” diye hayret eder. Cevabı, Mevlana verir: “İşte sana batıl, işte sana çürümüş sebep!” Hikâye ne kadar da Eflatun’un mağara alegorisini andırıyor değil mi? Gölgeleri hakikat zanneden insan figürü, tarih boyunca sahte gerçekliklere hapsolan kişiler için kullanılagelmiştir. Bugün sürekli değişen, dönüşen, yenilenen ilgilerin peşinden koşan modern insanın vaziyetini resmetmemiz için Mesnevi’deki hikâyeyi azıcık değiştirmemiz gerekiyor. Avcı, kuşun gölgesine sarılıyor ama kısa bir zaman sonra o gölgeyle tatmin olamayacağını fark ederek bir başka gölgeye hücum ediyor, sonra bir diğerine, bir diğerine… Böylece her seferinde büyük bir hayal kırıklığının kollarında açıyor gözlerini. Popüler kültüre hapsolmuş modern bireyi betimlemek için bundan daha uygun bir mecaz bulunamaz sanırım.

İnsanın görünme arzusunun, sadece yaşadığımız çağa özgü bir yönelim olmadığı kanaatindeyim. Fakat bu çağ, o kadim saplantımızdan anıtlar yonttu. Bu anıtlar hepimizin gözünü boyuyor. Eleştiriyoruz ama gözümüzü, zihnimizi, kalbimizi onlardan alamıyoruz. Başkaları tarafından seyredilme dürtüsü, insana modern çağın armağanı. Zamanla kişi, kendisini artık başkalarının gözünden seyrettikçe kendine kendi gözleriyle bakma kabiliyetini yitiriyor. Son yıllarda sosyal medyanın bir anda hayatımızın merkezine girmesinin ardında bu zaafın parmağı var. Sosyal medya hesaplarımız, spotlar altında milyonlarca insana seslendiğimizi zannettiriyor. Zaten performans öznesinin böyle düşünmesi gerekmiyor mu? Şovun bir parçası bu. Kapitalizm, insanın kendini sömürmesinin incelikli yollarını keşfetmiş. Sömüren, sömürülen hakkında ne kadar az bilgiye sahipse sömürme o kadar ağır cereyan ediyor. Öte yandan bilgi sahibi olmak da sonucu değiştirmiyor. Kendi isteklerimizi, zaaflarımızı biliyoruz ve onların teşhirinde bile ahlaki gerekçeler üretebiliyoruz. Chul Han gösteri toplumunun trajedisini resmediyor.

15.  Gizlenmek, ters bir teşhir sadece. Göstermek, neyi olursa olsun bir imajı ve reklamı getiriyor beraberinde. Gizlenmeyi değil, görünmemeyi değil, göstermemeyi seçmek. En sağlıklı görüntü vermek bu ayrımda saklı. Katılır mısınız? Kendinizi gösterme şeklinizi yahut görünme biçiminizi nasıl değerlendirirsiniz?

Evet, gizlenmek bir imaj tasarımına dönüştüğü andan itibaren bizatihi kendini zedeler. Görünmenin, teşhirin, dikkat çekmenin pek çok yolu, yöntemi var. En kötüsü de gizlenerek dikkat çekmek bence. Çok değerli bir tavrın reklam için harcanması. Eskilerin ifadesiyle bülbülü eti için katletmek. Bana gelirsek. Direnmeye çalışıyorum. Kendime karşı sahiciliğimi kaybetmemek için çaba sarf ediyorum.

16. Flörtöz zihinler herhangi bir alanda derinleşemiyor. Zihin, bir alanla mutlak aşk mertebesine eriştiğinde mutlak patlamayı yaşıyor. Şaheserler de o aşk halinde ortaya çıkıyor zaten. Alâkalar da aşk gibi sadakat istiyor. İstikrarsız bir hırs, rekabet içgüdüsü, seçici olmayan flörtöz meraklarla içselleştirilemeyen her alanla alâka kuranlar; hiçbirinde derinleşemediklerinden gerçek bir şaheser ortaya koyamıyorlar. Her şey olmak isteyen insan, hiçbir şeyin kemâli olamıyor sanki. Katılır mısınız? Aşk şiddetinde bir alakanız var mı?

İnsan zihni, tozumanın en yaygın ve meşru olduğu alan. Fikirlerimiz bizden bağımsız başka fikirlerle düşüp kalkıyor ve biz, çoğu kez hiçbir şeyin farkına varmıyoruz. Bunu, flörtöz zihinler tabirinizden ilhamla söyledim. Aslında birbirinden uzak fikirlerim, alakasız disiplinlerin insanın zihninde nasıl bir aydınlanmaya vesile olduğunu, denemelerinizde edebî metinleri yaratıcı yorumlarla ele alışınızdan ötürü, bildiğinize inanıyorum. Sizin nezaketen söyleyemediğinizi ben söyleyeyim. Ayran gönüllülük ya da maymun iştahlılık. Aşkın veya kemalin ortaya çıkmaması için bundan daha iyi zaaf olamaz. Bir insanda, bir konuda, bir yürüyüşte sonuna kadar gitmek yerine her konuda her yerde görünür olmak. Benimse aşk şiddetinde tek bir alakam var, okumak. Zaten diğer bütün ilgileri, uğraşları, hevesleri öldürdüğünüz zaman artık bu bir seçenek olmaktan çıkıyor. Aşk biraz da seçeneksizliktir.

17. "Biz" adına yaptığımız genellemelerde birçok "ben"e kıyıyoruz bazen. Julia Kristeva, biz kelimesinin gittikçe bir sorunsala dönüştüğü bu zamanda “biz” yerine “benler”den bahsetmemiz gerektiğinin altını çiziyor. Ben ve biz münasebetini siz nasıl kurarsınız?

İdeolojiler, “benler”in cesetlerinden yapılan piramitlere benzer. Ben ergendir, ben haytadır, ben muziptir, ben yarındır. Bizse babacan, mahalleden, aileden aşina olduğumuzdur. Aynı zamanda bağdır, ödevdir, dirsek temas aralığıdır, kanaattir, dündür, ulustur, cemaattir. Ben sokak, biz ise mezarlıktır. Uçmak için ihtiyaç duyduğumuz kanatlar bense, konmak için ihtiyaç duyduğumuz yer bizdir. Ne yapacağız, bu dengeyi nasıl kuracağız? Benle biz arasında sağlıklı bir ilişki kurmak, o ilişkiyi bünyemize uyarlamak bizim gibi inkıraz toplumlarında hiç kolay değil. Aslında bu soru, Doğu-Batı çatışması kadar esaslı bir alanı işaret ediyor. Biz derken birbirine yapıştırılan bireylerden söz etmiş oluyoruz. Kanatlarımız pek sağlıklı değil. Yine de uçmak istiyoruz. Ama konacak yeri görmeden de havalanmayı göze alamıyoruz. Bu dengeyi kurmak kadar, kurmaya çaba harcamanın, bireyi ve toplumu olgunlaştırdığına inanıyorum. Belki biraz da inanmak istiyorum.


Biriciklik Hırsı

 

18. Özel olma arzumuz, otantiklik kaygımız "biriciklik hırsı"yla "kibir güzellemesi"ne dönüşüyor çoğu zaman. Var olma sürecimiz; bir bebeğin doğuşu, bir çiçeğin açışı, bir kuşun uçuşu gibi kendiliğinden olamıyor her zaman. Kendiliğinden olanı ne tahrip eder sizce?


   Ağaçlar, çiçek açarken çiçek açtıklarını düşünmezler. Muhtemelen düşünmedikleri için böyle güzeller. Döngüsel bir kaderin içinde mucizevi bir varoluş gerçekleştirirler. Özel olmak, biricik kalmak üzerinde konuşulacak, mühendislik yapılacak, tasarlanacak bir kazanım değil. Kendiliğin zedelenmesi, mühendislikle başlar. Hâlbuki kendindenlik, minnetsiz bir varoluş biçimidir. Alkışa, güzellemeye, ilgiye, alkışa ihtiyaç duymaz. Başını kaldırıp bunlara kulak verdiği anda kendiliğin dışına çıkmış olur: Ağacın çiçeğe ihanetine hoş geldiniz.

19.  "Biriciklik hırsı" sonsuzun idrakini engelliyor. En olan'a sahip olmak hırsı, sonsuzu sınırlı bir şeye indirgiyor. Sonsuz olan Güzel'i sahiplenmek, kendinden menkul sanmak, birilerine yakıştıramamak, güzelin sonsuzluğu idrak edemeyenlerin işi. Sonsuz, tek değildir. En değildir. Sahibi yoktur. Sonsuz, sonsuzcadır. Sonsuz olan iyiye, güzele, doğruya, yüceye eşlik etmek; onu cömertçe paylaşmak bir tür görgü. Güzele eşlik edip, güzellikle çoğaltmalı. Güzel, sonsuz çünkü. Güzelin sonsuzluğuna inananlardan mısınız? Yoksa bir hududu var mıdır güzelin?

Her şeyin ölçüsü insan mıdır bilinmez ama her şeyin muhatabı insandır. Uzayıp giden yolların, solan güllerin, kuş uçmaz kervan geçmez dağların, birbirini tekrar edip duran ve bunu bir marifet sayan çöllerin, akreplerin, çıyanların, okyanus dibindeki karanlıkların, savaşlarda bombalanan şehirlerin, titreyerek ölen çocukların, onların kamerada duran gözlerinin, kan sıçramış duvarların, bu eskitilmiş kelimelerin muhatabı insandır. Boyna asılan iradenin, ayaklara dolanan kaosun, elden tutan kaderin ve ciğere oturan firakın muhatabı insandır. Bütün bu muhataplıklardan bir biriciklik hırsı devşirdiğimiz zaman sadece sonsuzu algılama imkânlarımızı tahrip etmiş olmayız, sonsuzun bu dünyadaki gölgesi olan güzeli de görme şansını yitiririz. Güzellik, benim gibi sonsuzluk fikrinden ürperenlerin, onun yerine gölgesine bakma imkânı veriyor. Gölge sonsuz mudur? Şayet gölgesi olduğu şey sonsuzluksa, neden olmasın?

Tesir Kudreti 

20.  Karl Jaspers ne güzel vurguluyor; "Ya kendim olmayı kazanmak için tekrar tekrar yalnızlığı istemeye cesaret ederim ya da bir başkasının varlığında eririm." Benlikler temas eder, tesir doğurur. Ama tesirin ifratı taklit, başka bir varlıkta erimeye benzetilebilir mi sizce de?

İçimden bir ses bana, bir başkasının varlığında erimek fikrinin modern hayata anakronik bir yama olduğunu fısıldıyor. Her şeyden önce şunu biliyoruz, içsel yalnızlığa halel getiren dostluklar tüketmeye ve tükenmeye meyyaldir. İçsel yalnızlık nedir? Sizin ifadenizle “kendilik cesareti”nin yegâne kuluçkası. İnsanlar birbirine abanarak ilişkilerini derinleştirebileceğini zannediyorlar. Hâlbuki yan yana akan iki ırmağın ihtişamı, onların birbirine karışmamasından kaynaklanır. Doğu toplumlarında kaynaşmanın, tamam olmanın, birbirinin niyetlerinde erimenin biraz çarpık anlaşıldığını düşünüyorum. Benliğinizi koruyamadığınız takdirde, yani ortalıkta size dair var oluş kırıntısı bırakmadığınızda artık kendiniz değilsinizdir. Kendiliğini kaybeden birinin temasından ya da tesirinden nasıl bahsedebiliriz?

21.  Birbirinin kopyası yüzler gibi, "iç ses"ler de birbirine benziyor artık. Yazılarımız da ifşa ediyor ki çoğumuz kendi sesimizi; iç sesimizi kaybettik. İç sesler birbirine karıştı ve "kolektif bir özne" elde ettik: Ben Dili. Başka isimler, başka kimliklerle, başka yüzlerle; aynı şeyi, aynı iç sesle, aynı üslûpla yazıyoruz. Güçlü ruhlar, çekici benlikler, şuursuz taklitler, güçlü tesirler kendimizden uzağa düşürüyor bizi. Buna katılır mısınız? Sizin iç sesiniz, yazı sesi sesiniz nereden geliyor?

Ferdin öldüğü yerde ağıtların kolektif yükselmesi kaçınılmaz. İç sesimiz muhtemelen temaslarımızdan, dalgınlıklarımızdan, elde ettiklerimizden ya da edemediklerimizden, artık ucunu bucağını kestiremediğimiz hatıralarımızdan besleniyor. Hani şairin dediği gibi: “her şeyden biraz kalır / kavanozda biraz kahve, / kutuda biraz ekmek, / insanda biraz acı.” Kalanlar kendi aralarında bir örüntü kurma eğilimi içindedir. Bu örüntü, dilini ilmeklerin rastlantısallığından edinecektir. Evet, bir iç sesim var ama onu ne zaman nerede hangi kızgınlıkla hangi hevesle hangi mutlulukla elde ettiğimi bilmiyorum. Sadece onu korumam gerektiğini, ısrarla, inatla korumam gerektiğini hissediyorum. Modern dünya yalnızca elimizdeki aygıtları, zaman geçirdiğimiz mecraları aynılaştırmadı. Sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, evlerimizi, tatillerimizi de korkunç bir şekilde birbirine benzetti. Tuhaf gelebilir ama iç seslerimizin birbirine benzemesi, üretim bandının icadıyla başlamış gibime geliyor. 

22.  Gerçek bir sanat eseri onu asla yapamayacaklarda hayranlık uyandırır, yapabilecekleri ise kıskandırır. Picasso'ya atfedilen "iyi sanatçılar kopyalar büyük sanatçılar çalar" sözü doğru mudur? Doğruysa başka bir ruhun tesirindeki iyi sanat kıskandırabilir mi sahiden?

Sanatın büyük yürüyüşünde kopyalamanın (mimesis) taşıdığı önemin Picasso da farkındaydı. Kendisi Nicolas Poussin’in ya da Diego Valenquez’in eserlerinden etkilenmiş, onları yeniden yorumlamıştı. Sanırım Picasso hiçbir fikrin sanatçının zihninde bir anda parlamadığının altını çiziyordu. Çalmaktan kastı, entelektüel gönderme. Arının muhtelif çiçeklerden elde ettikleriyle ürettiği bal, hikâyenin ardındaki bütün çiçeklere entelektüel göndermedir. Ama bal, ne çiçektir ne de çiçeğin kopyası. O büyük sanatçının (arının) hırsızlığıdır. Peyami Safa, “Hayranlık, mağlup olmuş bir kıskançlıktır.” der. Bu söz, sizin önermenizi doğruluyor. Bence de öyle. Hâlâ kıskanıyorsak onu aşabileceğimize dair umudumuz var demektir.

“Etkilenme Endişesi”

23.  Hayvanların bölge belirleme durumuna "territorial pissings" deniyor. En arkaik güdülerden biri olan aynı sahiplenme güdüsü insanda da var: İyi bir şeyi en önce gören, bilen, fark eden olma atikliği ile zimmetine geçirip kendine mal etme hâli. Fikirde, aksiyonda, sanatta "pişti olma korkusu" da aynı sahiplenme dürtüsünden ileri geliyor. Keşfi zimmetine geçiren, kendisinin sanıyor. Ait olduğu şeylere sahip olmaya ihtiyaç duymuyor oysa insan. Sanat ve düşünceye dair olan şeyler sahiplenebilir mi sizce?

Biz mi fikirleri buluruz yoksa fikirler mi bizi bulur? Bir keşif, genelde bizden önce binlerce insanla düşüp kalkmış; beslenmiş, yontulmuş, dönüşmüş, saklamış, açık etmiş ve nihayet bizim karşımıza çıkmıştır. Onun hikâyesi bizimkinden uzun. Muhtemelen kökleri de öyle. Ele geçirdiğimizi, elde ettiğimizi zannettiğimiz keşiflerin bizi ele geçiren, bizi elde eden gizli niyetleri olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Meseleye böyle baktığımızda fikirde, aksiyonda, sanatta ortaya çıkan her yeniliğin kendine has olmadığını da görmüş oluruz. Goethe, hiçbir düşünce bize ait değildir, der. Düşünceyi, onun bize ulaşana kadar yaptığı yolculuktan bağımsız düşünemeyiz. Hepimiz gördüklerimizi, işittiklerimizi, okuduklarımızı yeniden kurguluyoruz. Belki terkiplerin özgünlüğünden söz edebiliriz. Ait olmak dediniz, bu önemli. Bir fikre, bir buluşa ait olmak söz konusu değilse zaten ortada bir gösteri var demektir.

24.  Jung'un "kolektif bilinçaltı" keşfinin en görünür pratiği güncel edebiyatta olduğunu söyleyebilir miyiz? Kendi yörüngemizde olsak dahi zihin, his, gündem akışımızı yazdıklarımıza yansıtarak kolektif bir bilinçaltı yaratıyoruz hepimiz. Tesir kudretimiz, etkileşim gücümüze göre kolektifin titreşimini belirliyoruz. Kolektif titreşimin, popülerin gürültüsü, hâkim jargonların ve bilindik var olma biçimleri arasında; bu kolektif gürültünün uzağında insanın kendi sesini bulması ne kadar mümkün sizce?

İnsanın kendi sesini bulması biraz fedakârlık ama çokça sessizlik gerektiriyor. Kolektif gürültünün bize sağladığı zihinsel konforu düşünün. Hazır sorular, hazır cevaplar, hazır pencereler, hazır mutluluklar, hazır öfkeler. Artık bir noktadan sonra ortada bize ait bir şeyin olup olmamasının önemi kalmıyor. İdeolojiler bu işin ustasıdır. Herkes yerine düşünülmüş, herkes yerine kotarılmış çözümlerle insanlar büyülenir, bir hayale inandırılır. Gariptir, insan güzelden çok güzeli hayal etmeye teşnedir. Çünkü güzel yorar. Kendi sesini bulmak, cemiyetin gürültüsünden, planyasından, emniyet dairesinden uzaklaşmayı ve basılacak taşları dürterek, yoklayarak seçmeyi, yeri geldiğinde devrilen sütunlar, çöken tabular, tutuşan hatıralar görmeyi gerektiriyor. Evet, kolektif bütün zincirlerin oluşmasında payımız var. Şuan ellerimizden, ayaklarımızdan ve en kötüsü de zihinlerimizden sarkan zincirlere dikkatli bakarsak her bir halkanın bir insan şeklinde olduğunu göreceğiz. Ne kadar acı, değil mi? Yeryüzündeki bütün körlükler insan icadıdır. Sizin sorunuzu izninizle dönüştürmek istiyorum. Ellerimizden, ayaklarımızdan ve zihinlerimizden sarkan zincirlerden kurtulmak ne kadar mümkündür? Her insanın acı eşiği, entelektüel ıstırap cesareti, onun özgürlükle arasındaki mesafeyi belirleyecektir. Özgürlükle. Yani kendi sesiyle.

25.  Her benin kendi ekseni, kendilik yörüngesi var. Öz, kendi âlemimizin ana noktası. Taklitle yörüngeyi kaybeder; tesirle eksenden uzaklaşırız. İnsanın özüne varması, kendiliğini elde etmesi için eksenini ve yörüngesini çok iyi tayin etmesi gerekiyor. Kendinizin ekseni nereye düşüyor?

Hayli zaman sonra, belki biraz da gecikmiş olarak bir şey fark ettim. İnsan şahsiyeti hiçbir hakikat uğruna harcanamaz. Uğruna insanların şahsiyetlerinin harcandığı hakikatler, sahtedir. Bunu biraz buyurgan, didaktik bulabilirsiniz. Sorun değil. Karşımızdaki tazyik nahif bir direnişe olanak vermiyor. Bu sözle insan onurunu hakikatin üzerine mi çıkarıyorum? Belki evet, belki hayır. Ama bir ölçü kazandırıyor bana. Kolayca savrulmaya hazır zihnime bir hudut dayatıyor. Tekrar etmek istiyorum: İnsanın nesneleştiği, araçsallaştığı, dolgu malzemesine dönüştüğü bütün niyetler, art niyetlerdir. Çevremizde, bizi yolumuzdan alıkoymak için hazır bekleyen envaiçeşit renk, koku ve tat var. Biraz bencil bulabilirsiniz ama benim eksenim, tam olarak kendi şahsiyetimdir. Onu elde etmek için nelerimi feda ettim, bilemezsiniz.

Kendinin Kâşifi

26.  Kierkegaard, “yola çıkmak kendi benliğinin farkına varmaktır” diyordu, siz ne zaman yola çıktınız?

Başkalarıyla aramızda konuşmakla, sevmekle kapanmayan mesafeler olduğunu fark ettiğinizde artık yerinizde kalmanız imkânsız. Yola çıkıyorsunuz. İnsan yola çıktıktan çok sonra benliğinin farkına varıyor. Başlarda herkes gibi neden yola çıktığıma dair bir soruya verilecek cevaplardan mahrumdum. Yol boyunca pek çok vadiye inip pek çok dağa tırmandıktan, düşe kalka yürüdükten sonra anlıyorsunuz ki benlik bizatihi bu yolculuğun güzergâhından, duraklarından, kıvrımlarından oluşuyormuş.

27.  Ayn Rand, her tür keşif yanılgısı için keşif zorunluğunu işaret ediyor: "Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl söyleyeceğini, kendi yanlışlarını nasıl düzelteceğini insan kendisi keşfetmek zorundadır. Kavramlarının, hükümlerinin, bilgisinin geçerliliğini kendisi keşfetmek zorundadır." Keşfetmek zorunda olduğunuz o şey neydi?

Hürriyet! Bir metni birinin elinde saman kâğıdına, öbürünün elinde alev alev yanan ocağa; bir kitabı birinin gözünde ölü denize, öbürünün gözünde fırtınalı okyanusa dönüştüren sır, kişinin karakteriyle alakalıymış gibi gözükse de gerçekte hürriyete olan sadakatiyle ilişkilidir. Ekseri bize hak veren kitapları okumaktan haz alırız, seslerimizi boşluğa düşürecek seslere tahammül edemeyiz. Böyle olunca da okumak, sonu gelmez bir kendini tekrarın, sağlaması yapılmaya yapılmaya büyüyen bir yanılgının kollarında değerini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda duvarları özgürlük posterleriyle dolu bir hapishaneye dönüşebilir. Evet, okumak yani özgürlüğün o kadim sırrı, bir hapishaneye dönüşebilir. Yollar simülasyon, ufuk yağlı boya, koku sentetik olabilir. Dört duvar arasında kendini özgür zanneden insan esaretin belki de en beterini yaşar. Çünkü onun bilinci gönyesini yitirmiş, tam da esareti hürriyetten ayırt edecek yerinden dumura uğratılmıştır. Güneş bütün ihtişamıyla yerinde durmaktadır lakin ondan istifade edecek gözler zedelenmiştir. Artık o kendi gerçekliğiyle baş başadır. Aldanışın en dokunaklı biçimi budur. Platon’un alegorik mağarasında hâlâ insanlar yaşamaktadır. Ellerinden ve ayaklarından zincirlenmiş insanlar, ışığa sırtlarını dönüp duvara karşı oturmaktadır ve nesnelerin duvara yansıyan gölgelerini yegâne gerçeklik zannetmektedirler. Aksini görebilmek için gözleri acıtan ışığın geldiği yöne bakmak gerekir. Dünyanın ilk gününden beri bu böyledir: “Bilmek acı verir.”

 

28.  Herman Hesse “Bir insandan nefret ederseniz, onda olan ve sizin de bir parçanız olan bir şeyden nefret edersiniz. Kendimizde olmayan şeyler bizi rahatsız etmez.” diyerek kendimizde kör olduğumuz yerleri işaret ediyor. Kendi karanlığımız ötekinin yüzünde görünür bazen. Başkalarında katlanılmaz görülen o şeyler; insanın kendinde keşfedemediği karanlığın öteki yüzüdür aslında. Karanlıklarınız hakkında ne söylersiniz?

Tanrı’dan nefret edenlerle Tanrı’yı, şeytandan nefret edenlerle şeytanı birbirine bağlayan bu tespit beni ürkütmekle kalmıyor, her şeyi yeniden düşünmek gibi yorucu bir yokuşa sürüyor. Şuanda muhtemelen Herman Hesse’nin bu dehşetengiz tespitiyle karşılaşan herkesin yapacağı şeyi yapıyor ve durup kendi nefretlerimi gözden geçiriyorum. Böyle midir gerçekten? Böyleyse içimden sadece ağlamak geliyor. Bu sorudan muafiyet diliyorum.

29.  En çok taklit edilen şeylerden biri arzu, arzunun ta kendisi. Şuursuzca tesirinde kaldığı insanların gizil arzularını arzulamak, onlara has, ait ve özgü olan şeylerin tesirinde kalıp taklit fikirler geliştirmek kendinin kâşifi olamayanların belirgin bir özelliği. Arzular, keşif ve kendiniz üzerine ne söylersiniz?

Gerçekte insanın çok acıklı bir zaafından söz açtınız. Sadece sevmeyi ve nefreti değil, arzu etmeyi de kopyalıyoruz. Şuan pek çok kişi, kendisine ait olmayan heveslerin, arzuların peşinden koşuyor. Tarihin her aşamasında kendini tekrar eden bir aldanış bu. Ama modern dünya, aldanışı da yüceltti. Onu savundu, neredeyse ritüele dönüştürdü. Arzularımızı kendimize has kılmanın, herkeste işe yarayacak bir formülü ne yazık ki yok. Düşünsenize. Doğuyoruz, en yakınımızdan itibaren başlıyoruz etkilenmeye. Yalıtım imkânsız. Kaldı ki yalıtım, ilkelliği doğurur. Başımız daha büyük şeylerle derde girer. Ölümün farkındayız. Sonsuzlukla göz göze gelen insanlarız ve hikâyemizin sekteye uğramasından ödümüz kopuyor. Ölümün gölgesinde yaşayan mahlûklar olarak arzularımızın özgünlüğünü ne denli muhafaza edebilir, ne denli kendimize has kılabiliriz? Abraham Maslow, ölüm olmasaydı insanın tutkuyla sevip sevmeyeceğinden boş yere şüphe duymuyor. Arzularımızın kökeninde ne var? Hayvani yanımız, ruhani yanımız, korkularımız, faniliğimiz, hangisi? Nedir şu mavi göğün altında durmadan başımızı döndüren, durmadan içimizi bulandıran o büyük tatminsizlik? Kierkegaard, “düz insanı” tarif ederken onun, diğer insanları izleyip taklit etmekle kalmadığını, aynı zamanda arzu ve zevk gibi duygularla da kolayca birleşebileceğini söylüyor. Pek çoğumuzun gerçek bir benlik kazanamadan ölüp gitmekten başka seçeneği yok. Arzu hakkında sorunuz o kadar değerli ki. Çünkü onun, benliğin varlığı veya yokluğuyla birinci göbekten akrabalığı var. Belki bir insanın kendine karşı en büyük keşif ödevi, kendi gerçek arzularına erişmek için sarf edeceği gayrettir.

 

30.  İnsan kendini özleyebilir mi? İnsanın kendini özleyebilmesi için o kendiliğe bir vakitler olsun varmış olması gerekir. Peki ya kendi olamamış bir insan? O insan neyi özler? Hasreti hep başkaya, başkalarına olan kendini özleyebilir mi peki?

Bu soruyu başka bir soruyla karşılamak istiyorum. Hani İsmet Özel diyordu ya: “söyleyin aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç kişi şunun şurasında?” Merak ediyorum, aynada iskeletini görmeye kadar varan insan gerçekten kendisini özleyebilir mi? Özlemeye değer bulur mu? Yoksa o da “kendi olamamış” kişiler gibi hasretini başkalarına mı tahsis eder? Bir zamanlar karşılaştığı ve kendi sandığı yanılgıları mı özler? Bunun üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Kendimizle gerçek manada göz göze geldikten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kanaatindeyim. Kendimiz sandığımız pek çok kopyamızla karşılaşmışızdır. İnsanlar her sabah ayna karşısında kendilerine ait bir kopyayla karşılaşırlar. Çok derinlerde bir savunma mekanizması, hayata ancak bu şekilde katlanabileceğimizi, kopyalar icat ederek direnebileceğimizi fısıldıyor bize. Direnmek, tamam ama neye karşı? Kendi küçük hikâyemizle varoluşun büyük hikâyesinin buluştuğu tehlikeli longozlara karşı. Kalıp savaşmak bırakıp kaçmaktan her zaman zordur. Pek çoğumuz kaçmayı ya da kalıp görmezden gelmeyi tercih ediyor. Çünkü sembolik kimliklere sahibiz, sembolik amaçlarımız var. Uygarlık tuğlalarını bizim maskelerimizden devşiriyor. Kirli bir uzlaşı. Modernite insanlara kendilerinden uzaklaştırmak için yeni imajlar, maskeler, kişilikler, kariyerler, semboller üretti; insanlar da kendileriyle yüzleşmemek için onları satın aldı. Hepsi bu. Eskiden modern dünyanın kendini, ölüme karşı inşa ettiğini düşünürdüm. Şimdilerdeyse modern dünyanın kendini, insan gerçekliğine karşı kurgulandığı kanaatindeyim. Bu çarkın dönmesi için kimsenin kendi olmaması, kendisiyle karşılaşmaması gerekiyor. Sizin de dediğiniz gibi bütün emel ve arzularını başkalarına yöneltmesi, başkalarına odaklaması icap ediyor. Hâliyle hasretini başkalarına hasreden kişi, bir zaman sonra kendi özüyle arası iyice açılacağından öyle bir şeyin varlığından bile haberdar olmadan, kuşku duymadan bu dünyadan geçip gidecektir. Kendisiyle karşılaşanlar mı? Onları gözlerindeki kederden tanıyoruz.

Var olma Biçimleri 

31.  Bir Vazgeçiş Sanatı: Bartleby Sendromu

Bir sanatçıyı sanatını yaparken seyretmek, sanatın kendisinden daha sanat bazen. Bir sanatçıyı, sanatçı yapan sanattan vazgeçmesi de sanat olabilir mi peki? “Bartleby Sendromu” deniyor: Sanatçı ruhu, yeteneği, yaratma kudreti olduğu halde çeşitli nedenlerden, nedensizlikten, nedenin ne olduğunun dahi bilinmediği durumlardan dolayı sanatçının yaratmaktan vazgeçmesi hali. Sanatın intiharı budur belki, yaratmaktan vazgeçmek. Yoklukta bir varoluş; vazgeçişin sanatı. İnsan bir şeyi yapabilecek kudreti, istidadı, potansiyeli olduğu halde yaratmaktan neden vazgeçer sizce?

Pek çok şeyi aynı anda ima etmiş oldunuz. Sanatı bir varoluş biçimi olarak okuyan bizler, sanatçının yok oluşunu hangi gramer üzerinden okuyabiliriz? Sanatın intiharı da sanata dâhil midir? Sorular ufkumuzu açabilir. Bir kere peşinen söylemek gerekir ki vazgeçiş şiirsel bir eylemdir. Onda bir sanatçıya lazım gelen yüksek erdemleri aynı anda buluruz; cesaret, sessizlik, kadercilik. Ne var ki sanatı, varoluş biçimi olarak belleyen zihnimde bu tavrı oturtacak bir yer bulmakta zorlanıyorum. Yokluğu varoluşun bir merhalesi olarak gören mutasavvıflar için buna kolayca bir yer bulmak mümkün olsa gerek. Nitekim geleneksel metinlerde, kitaplarından ve statüsünden vazgeçip nefsini/egosunu ayaklarının altına alan dervişlere rastlarız. Söz konusu modern sanatsa iş değişiyor. Vazgeçişin şiirsel bir tutum olduğunu söyleyebiliriz ama şiir olduğunu iddia edemeyiz. Şiir Yunus’un dile döktüğü, varlık sahasına sürdüğü hikmetlerdir. Sözgelimi onun çağdaşı olan ve tekkede susmayı tercih eden öbür dervişin yaptığı değil. Öte yandan yapabilecek kudreti, istidadı, potansiyeli varken vazgeçmek, eğer bir tembellik değilse, çok büyük bir parlamanın, aydınlanmanın neticesi olabilir. Bizler fanilik bahçesinde açan gülleriz ve hikâyemizin solucanların karnında son bulmasına razı olmadığımız için sanatla aşkın olana meylediyoruz. Şimdi kendime soruyorum. Sanatı sonsuzluğa meyletme çabası olarak tarif ettiğim zaman yaratımdan vazgeçen kişiyi sanatın uzağına nasıl itebilirim? Gayeler bizi birbirimize yaklaştırıyor. Tıpkı sanatı bir yakarma biçimi olarak tanımlayan Tarkovski’ye göre bütün sessiz yakarışların sanatın parçası olduğu gibi.

32.  Varlıklar adedince var olma biçimleri yok mudur? Var olma biçimleri varlığımızı da ifşa eder mi? Her varlığın var oluşu kendine göre midir? Varlık ve var olma biçimleri arasında kendi varlığınızdan hareketle siz bir bağlam kurarsınız?

Bir öykücü olarak bu sorunun kökleriyle kelimelerle iştigal ederken karşılaştım. Her bir kelimenin insan sayısınca anlamının olduğunu fark ettiğimde. Aynı evin içinde aynı sözlerle konuşup aynı kahvaltılara oturduğumuz kişilerle bile aramızda dil ve anlam farkı var. Bu, var olma biçimimizle ilgili. Biricikliğimiz bizim varoluşsal yalnızlığımızın kaynağı aynı zamanda. Asıl mesele, kendi var olma biçimimizi diğer insanların var olma biçimleriyle nasıl yüzleştireceğimiz? İki yolumuz var. İçe kapanabilir, bencilleşebilir, kendi var oluşumuzu merkez kabul ederek diğerlerini nesneleştirebiliriz. Ya da kendi var olma biçimimizle diğer insanların var olma biçimi arasında bir uzlaşı geliştirebiliriz. Uyum değil. Uyum var olma biçiminin çoğu zaman düşmanıdır. Uzlaşıyla bir anlayış, bir tahammül siyaseti olarak, varoluşun biricikliğini popülizme meze yapmayan koruyan bir tavır. Bütün sorunlarımızın gelip düğümlendiği noktadayız şuan. Başka var olma biçimleri bizi neden ilgilendiriyor? Evet, yapayalnız bir adada yaşıyor olsaydık ve bizi biz yapan algı zincirini kendi ellerimizle örmüş olsaydık (ilkel varoluş biçimi) başkalarının var olma biçimleriyle ilgilenmeyebilirdik. Benlik dediğimiz şeyin anne karnında başlayan kompleks ve alıngan bir sürecin nihayetinde ortaya çıktığını on dokuzuncu yüzyılda öğrendik. Şimdi öteki benliklerle, öteki var olma biçimleriyle, (hadi açık açık söyleyelim) öteki hakikatlerle siyasetimizi nasıl geliştireceğimizi bulmamız gerekiyor. Bize uzak ve zıt var olma biçimlerini anlamayı başardığımız zaman, öteki var oluş biçimleriyle aramızda bir uzlaşı meydana getirmek için önemli bir adım atmış olacağız. Scott Fitzgerald, “Birinci sınıf zekânın varlığının kanıtı, zihninde aynı anda iki karşıt fikri tutabilme yeteneğidir.” diyor. Ancak zıt fikirleri zihninde tutabilen bir kişi, kendi var olma biçimini, ötekilerin var olma biçimlerini incitmeyen bir yerleşke kurmuş demektir. Sizin sorunuzun özünü teşkil ettiği hâlde konuyu kendime getirmemek için sözü biraz uzattığımın farkındayım. Kendime gelmekten kaçınıyorum çünkü kendi hikâyem netameli bir yerden geliyor. İlk gençlik yıllarımı, hakikat tekelciliğinin matah bir şey zannedildiği bir iklimde geçirdim. Buyurgan, didaktik, indirgemeci çözümlere sırtını yaslayıp dünyanın geri kalanını kendi var oluş biçimiyle terbiye etmenin nevrotik hazzını şimdilerde utançla anımsıyor olsam da başka insanları kolayca kurtuluş gemisinin dışına itmenin içinde saklı o faşist eğilimle, bencil özle, kötücül niyetlerle onca yıl nasıl sarmaş dolaş yaşamışım, bilemiyorum. Hâlen ara sıra soruyorum kendime: Sadece benim gibi düşünenlerin kurtuluş gemisinde olduğu fikrine onca yıl nasıl tahammül ettin?


33.  Ulus Baker “dostum başka bir kendimdir ve onun erdemini gözlemlerken kendiminkini görür ve tanırım" diyerek kendiliği dostça çoğaltıyor. İnsan kendisi olmaya ve kendini bulmaya, ona kendini hatırlatan dostlarıyla da erişebilir mi? "Her kuş kendi cinsiyle uçar" mı? Dostluk ve kuşların uçuşu üzerine neler söylersiniz?

Dostlarımız, talihin bize teselli olarak sunduğu gölgeliklerdir. Bizi kaybolduğumuzda bulurlar, yoldan çıktığımızda uyarırlar, nefesimiz kesildiğinde nefeslendirirler. Biz dostlarımızı kendimiz seçtiğimizi sanırız. Doğrusu ben de öyle sanırdım. Şimdiyse ruhlarımızdaki savaş yaralarının bizi birbirimize çektiğini düşünmeye başladım. Şahsen ben dostlarımda kendi insani sınırlarımı görürüm. Bir dostluğu, kendilik yolculuğumuza halel getiren zorunlu paydaşlıklardan, birbirini yoran ilişkilerden ayıran, beraberken sürekli konuşmak zorunda hissetmememizdir belki de. Zaman zaman birbirimize karşı susmamız, susabilmemiz. Elbette her kuş kendi cinsiyle uçmak ister. Ama her kuş kendi cinsiyle susmak da ister.

34.  Konforun en fenası zihniyetteki değil midir? En güzel yola çıkış kitaplarından birinin yazarı olan Ian Dallas, Gariplerin Kitabı’nda şöyle diyor; "Eğer hakikati arıyorsanız, hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” Huzur müptelalığı, dinginlik özlemi, ahlak bekçiliği, zihnimizdeki taşra… Hiçbiri zihniyetteki göçü başlatmıyor. Tekâmül istiyorsak göçü de, seferi de, ıstırabı da göze almak zorundayız. Siz ne zaman göç ettiniz?

Mağaradan ne zaman çıktığımı soruyorsunuz. Sadece tembeller değil, korkaklar da zihinsel konforlarını bozmayı göze alamazlar. Aksine o konforu sürdürebilmek adına gerekirse gün gibi aşikâr gerçeklerin kolunu kanadını kırmayı yeğlerler. Gerçekte insan ve hayat, karşılıksız bir soru olarak birbirine bakar. Bu karşılıklı sessizliği “okuyarak” aşmaya yeltenenlerin göze alması gereken daha büyük bir sessizlik vardır. Kendi deneyimim bana öğretti ki bir kalbe binbir iniş çıkış, binbir telaş sığdıran âdemoğlunun dünyadaki yolunu kısaltacak gizemli bir patika, büyülü bir reçete yokmuş. Mağaradan, salt dışsal bir seslerle çıkmak mümkün değilmiş. Bizi o karanlıktan dışarı çıkmaya davet eden pek çok sesin, başka mağaralara davet ettiğini hatta duvarları parıltılı, özgür hissettiren manzara resimleriyle kaplı hücrelere çağırdığını fark ediyorsunuz. Sanırım dışarı çıkmanın yolu, biraz kendimle çetin bir mücadeleye tutuşmaktan ve kitabın içinden sızan ışığa doğru yürümekten geçti benim için. Bu yürüyüşte o göz yakıcı aydınlığa tahammül, gölgelerle hesaplaşmak ve kapıları tek tek yoklamak varmış. Her seferinde tam buldum zannederken kaybetmek, yeniden yola koyulmak, yeni baştan aramak. Eskiler, aramanın bulmak kadar değerli olduğunu söylerler. Herkesin buldum diye çığırtkanlık yaptığı bir zamanda aramaya devam etmek güzel bir bulmak şeklidir belki de. Kim bilir?

 

35.  Dişil yazı, Feminist düşüncede bir var olma biçimi olarak varlığını koruyor. “Eril Tahakküm”, Eril Şiddet’e karşı neler söylersiniz? Eril tahakküme karşı eril şiddetin yöntemini kullanmak bir çözüm müdür? Yoksa eril tahakküme karşı yeni bir dişil yöntem mi bulunmalı? Eril Tahakküm ve Hélène Cixous’nun Dişil Yazısı bağlamında bu konuya ilişkin neler söylersiniz?

Aslında sorunun cevabını da vermiş oldunuz. Yeni bir dişil yöntem, belki hepimiz için öğretici ufuklara kapı aralayabilir. Edward Said’in bir sözü var: “Afrika’yı tasavvur etmek Afrika üzerine savaşa girmektir.” Afrika üzerinde konuşmaya başladığımızda hiç farkında olmadan sömürgeci dile hizmet etmiş olabileceğimize dikkat çekiyor. Eril şiddet ve kadın mağduriyeti üzerinde konuşmanın da bu nevi bir risk barındırdığını düşünüyorum. Kadınların yaraları hakkında konuşmaya başladığınız andan itibaren onların yaralarını derinleştirebilirsiniz. Kadınların (ve kadınlığın) tarihsel, sosyal, politik ve psikolojik seyri üzerinde konuşmak çokça dikkat gerektiriyor. Hélène Cixous’nun tepkisinde Hegel’den ziyade Freud’a yöneltilen eleştiriyi anlamak benim için zor oldu. Freud’un kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden insan hakkında kıyıcı, sert ve yer yer takıntılı tespitleri arasından kadınlara özel bir mağduriyet çıkarmak için başka sebeplerle birikmiş bir öfkenizin olması gerekir. Şeytan üzerine yazdığım kitabın bir parçası olarak yakın zamanda Batı’da bir akıl tutulmasını andıran cadı avı üzerinde hayli okuma yapma fırsatı buldum. Yüzbinlerce kadının tutuklandığı, soğuk sulara batırıldığı, diri diri yakıldığı üç yüzyıllık süreci göz önünde bulundurarak söyleyecek olursak, Batı’da tepkisel bir damarı temsil eden feminizmin geç kaldığını bile ifade edebiliriz. Ama bir mağduriyetten evrensel bir norm çıkarmaya kalkıştığımızda ise sadece eril dili yeniden yürürlüğe sokmuş olmayız, bütün normlar gibi genelleyici, indirgeyici bir tavır takınarak düşünceyi kürtaja tabi tutmuş oluruz. Bir üçüncü örnekle meramımı izah etmeye çalışayım. Baudelaire’in şiirinde kadın peridir, tanrıçadır, büyücüdür, Meryem’dir, kötülüktür, yılandır, vahşi hayvandır, bütün evreni yatağına alan fahişedir, cennettir, cehennemdir, rahibedir, şaraptır, duldur, yargıçtır. Bu kadar çok şeye dönüşen kadın, onun fanilikte ebedî olanın imkânlarını yoklayan poetikasında, aslında şeytanın ta kendisidir. Bütün bu özellikleriyle şair o şeytana tapar. Baudelaire, kadınların tensel yanına o kadar vurgu yapar ki nihayet ten kaybolur ve tinsel bir yeltenişin kapısı aralanır. Yani toplam sonuç, argümanların üzerinde bir anlamın doğmasına neden olur. Freudyen veya post-Freudyen yaklaşım, insan kişiliğinin özgürleşmesine öyle ciddi bir katkıda bulundu ki cinsiyet ayırt etmeksizin bütün insanlık bundan istifade etti. Bunu inkâr edemeyiz. Hataları, abartıları, takıntılarıyla Freud’un kadın varoluşuna toplam katkısını bile göz ardı edebilen bir muhakemenin, diğer pek çok konuda da bizi yanlış çözümlere ulaştıracağı kanaatindeyim.

Kendilik Cesareti

36.  Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o tanım: Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi” anlamında. Bedelini ödediğiniz bir gerçeğe eriştiğinizi düşündünüz mü hiç?

Kendi izleğimden devam edeyim. Mağaradan dışarı çıkmanın bedeli her zaman ağırdır. Ebediyen seyyah kalabilirsiniz, yağmurda tipide sığınacak bir ev, yurt bulamayabilirsiniz, en yakınınızdaki insanlarla aranıza devasa uçurumlar girebilir. Hakikate sadakat çoğu zaman başka büyük ihanetleri beraberinde getirecektir. Aynı metinleri okuduğu hâlde başka sonuçlara varan insanların arasındaki farkı düşünün. Ben kendi küçük yolculuğum boyunca, mağaradan dışarı adımımı attığım ilk andan beri büyük bir huzursuzluğun gölgesinde yol aldığımı itiraf etmek isterim. Ara sıra bulduğum dingin sularda kendi yüzüme bakıp özgürlük için bunca şeyi feda etmeye değer miydi, diye sorduğum oluyor. Eğer bir bedelden söz edeceksem, bu yapışkan huzursuzluğu söyleyebilirim.

37.  Kendini hatırlamak… Kendinize, kendiliğinize dair hatırladığınız ilk şey neydi?

Kendime dair hatırladığım ilk şey iyi dostlara, anlayışlı bir çevreye sahip olmama karşın tepemde durup bir türlü dağılmak bilmeyen o yalnızlık bulutudur. Onu aynaya baktığımda yüzümün ortasında da görüyorum. Bana ait olduğunu, benim nefes alıp vermelerimden yaratıldığını bildiğim hâlde ondan kurtulamıyorum. Yanlış anlaşılmak istemem, ondan çok da mustarip değilim. Yolumu büsbütün kaybettiğim kimsesizlik anlarında Tanrı’yla aramdaki bağın bu yalnızlık duygusu sayesinde devam ettiğinin de farkındayım.

38.  Dücane Cündioğlu’nun "Yaşamda en değerli şey kendiliktir. Kendiliğinden mahrum olanların en büyük sorunu; değerli değil önemli olanın peşinden koşmalarıdır" sözü faydalı, önemli ve değerli ayrımına götürüyor insanı. "Faydalı, Önemli ve Değerli" olan mukayesesini siz nasıl bir hiyerarşide konumluyorsunuz?

Önem ve fayda aklın ölçü birimidir. Yani dışımızdaki dünyanın. Modern kapitalist toplum, kendini bu iki kavram üzerine inşa etti. Değerse ruhumuza ait bir kazanım olarak hesapsız kitapsız bir yerde durur. Cündioğlu’nun meseleyi kendilikle ilişkilendirmesi çok anlamlı. Kendilik, her şeyden önce dış dünyayla alışverişi asgari düzeyde tutmanın, içe bakmanın, içte yürümenin, içte yücelmenin doğal sonucu.

 

39.  İnsan bazen kendisi olmayı unutur. Korkunca. Kaybolunca. Kaybedince. Kendilik cesaretini de kaybederse bir daha asla kendisi olamadan bir yabancı gibi özler kendini. Kalabalık başkalıklar arasında.


Bazen kendimiz sandığımızı kaybetmeden gelemeyiz kendimize. Kaybettikçe sahip oluruz kendiliğimize. Olmayandan, olamayandan, olmayacak olandan bahsetmek; oldum demek için değil, olanın ahkâmını kesmek için değil, olması gerekenin hükmünü vermek için değil. Olmak çabası sadece.  Olamamak hıncıyla her şeyi olan hiç kimse olmaktansa; her şeyini kendi olmaya sarf edenlerden olmak; hınçsız ve kimsesiz: Olmanın Kendi Hâli.


Önemsenmeyen ya da faydasız görülen değerlerin değerini yalnızca o değerlere sahipler değerlendirebilir. O değere varanlara da eşsiz bir kudret bahşedilir: Kendilik Cesareti.


Yaratma Cesareti (Rollo May), Olmak Cesareti (Paul Tillich / Kemal Sayar), Hakikat Cesareti (Michel Foucault), Yazma Cesareti (Nihan Kaya) ve Kendilik Cesareti. “Kendilik Cesareti” ifadesi bana ait olsa da benzer çok fazla kullanım var. Siz Kendilik Cesaretini nasıl tanımlardınız?

 

“Kendilik cesareti” zengin çağrışımları olan bir terkip. En yalın hâliyle bende uyandırdığı karşılık şöyle: Yapayalnız kaldığımda bile beni ayakta tutacak şeylere inanmak. Kalabalıklar içinde alınan nefeslerin, söylenen sözlerin, atılan adımların kimsesizlik anlarında bizi korumayacağını biliriz. Işıklar söner, yağmur diner, sesler çekilir. Yaşamımızda defalarca olur bunlar. Defalarca kendi kıyılarımıza vururuz. Gördüklerimizden şüphe ederiz, şüphe ettiklerimizden korkarız. Olmak bir lüks değil, yaşamı göğüslemenin asgari şartıdır artık. İşte orada “kendilik cesareti” bizi ziyan olmaktan korur.

 

40.  Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında “Kendin olmak zor, yıpratıcı, tehlikeli ve riskli. Ama sana dayatılanları yaşamaktansa o riske girmelisin. Unutma: hem kalıp hem gidemezsin.” diyor. Napolyon ise “taklit edilemez tek şey” diyor cesaret için. Şuursuzca tesirinde kaldığı herkesi, her şeyi taklit edebilen insan cesareti taklit etmeye cesaret bulamıyor. Kendi olma cesareti gösterenler bu yüzden çok az. Siz, kendilik cesaretine sahip olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Endişeyle cesaretin kökleri, derinlerde bir yerde buluşuyor. Buluşmakla kalmıyor, gizemli bir alışveriş içine giriyor. Apayrı iki ağacın, toprağın altında devam eden yasak aşkı. “Kendilik cesareti”, derinlerde harlanıp duran kendilik endişesinin sonucu olarak harekete geçer. Herkesleşmenin sağaltıcı limanından ayrılmak, gövdemizi büyük dalgalarla test etmek şüphesiz kolay değil. Bu cesarete ne ölçüde sahip olduğumu bilmiyorum ama içimde gezdirdiğim kimsesizlik duygusu, beni ayakta tutacak şeylere inanmaya icbar ediyor, bunu söyleyebilirim.

41.   Roy Boyne, Foucault ve Derrida’nın metinlerindeki derin “sezdirimler” için metnin “dedektif gibi” okunmasını söylüyor. Hayatın en iyi kitap olduğunu bilerek dedektif gibi okumalı belki de. Asla “yüzeyde ve görünen” anlamlarıyla yetinmeyerek.

Eserlerinde şeytanın mahrem karanlığında üstelik ona kapılmayarak yürümeye cesareti gösteren Emin Gürdamur; şeytana, onu bir ilham motifi olarak kullanmaya ve şeytan  metaforundaki “derin sezdirimlere” dair ne söyler?

Şeytanın “yüzeyde ve görünen” anlamı, magazinseldir. Bir gerçeğin magazini o gerçeğin anlamını dramatik şekilde örter. Şeytanın teolojik, folklorik, edebî ve psikolojik katmanları peşinde yaptığım yolculuk, başlarda değilse bile sonlara doğru benim için bir anlam keşfine dönüştü. Bilirsiniz, anlamaya çalışmak çoğu zaman baş etmeye çalışmaktır. Şeytan gibi tarihle yaşıt bir tecrübenin, nasıl yorucu çağrışımlara kapı aralayacağını, yüzleşmelere zemin hazırlayacağını siz düşünün. Onun varlığı, kötülük sorunundan eskidir. Kötülük, kaynağı ve niteliği itibarıyla tarih boyunca insanoğlunun zihnini meşgul eden temel sorunlardan biridir. Geleneksel dönemde şeytan, kötülüğün ontik kaynağı olarak görüldü. İnsanla kötülük arasına giren bu mesafeden muhtemelen en çok şeytan memnun olmuştur. Gerçeküstü varlıkları, mitolojik fenomenleri hallaç pamuğu gibi savuran pozitivist rüzgâr, onu tarihin en büyük uydurması, teolojinin gereksiz ayrıntısı olarak nitelendirildiğinde yine kazanan şeytan oldu. Aydınlanma deneyimlerinde o, insan karşısında yeni bir görünmezlik pelerini elde etti. Baudelaire’in dediği gibi, şeytanın en büyük numarası insanları kendi yokluğuna inandırmasıydı. Onun pagan toplumlardaki düalist iktidarından tutun modern bireyin bilinçaltındaki işlevine varıncaya değin kurduğu imge krallığı, bütün kudretini insanoğlunun saplantılarından alır. Eğer bir yerde saplantı varsa orada bilincin yapacağı pek az şey kalmış demektir. Saplantılar suyunu, ruhun erişilmesi zor dehlizlerinden çeker. O dehlizlerde yaptığım sakıncalı yürüyüşlerde fark ettim ki şeytanın kültürel biyografisinin sınırlarında dolaşmakla insanoğlunun içindeki karanlık odaları yoklamak arasında fark yokmuş. İnsanın tinsel boyutuyla bu denli irtibatlı bir varlığın sezdirimlerinin kişide nasıl baş dönmesine sebep olacağını varın siz düşünün.