Haziran 20, 2019

O



Oi Va Voi / Refugee

Yalnız yaşımız değil, aklımız da gencecikken bizi akl-ı baliğ kılan kitaplar ve o kitapların yazarı vardır. Benimki O'ydu. Dün ölümünün 42. yıl dönümüydü. Bu şarkı her şeyiyle bana onu, sadece onu anımsatıyor.

*

Ali Şeriati okurlarına güzel bir haber:
Ali Rahnema'nın kitabından sonra Fecr Yayınevi geçtiğimiz aylarda bir Ali Şeriati biyografisi yayımladı. Külliyatı dışında meraklısı için harika iki biyografi:

Haziran 13, 2019

Ait

İnsan canlı yahut cansız olsun; kendine, ruhuna ait bir şeyi gördüğünde anında tanıyor. Dün bu heykeli görür görmez söylediğim gibi: "bana ait" Ruhun hakiki muhatabını tanıması da böyle işte. Gözlerini, hâlini, mevcudiyetini gördükten sonra insan içinden deyiveriyor; "Bu suret, bu ruh, bu varlık... Bana ait."

Ardından kurduğu aidiyet bağının niteliğine göre sahip olmak istiyor. Yahut sahip olmayı dahi istemeyecek kadar ait oluyor o şeye.

Ait ol(un)mayan bir şey kaybedilebilir mi peki? Bir şeyin hâkiki anlamda kaybedilebilmesi için size ait olması gerekir. Diğeri emanettir zaten. Sadece bir vakitliğine zilyetiniz olmuştur.


Haziran 10, 2019

Spinoza'nın Hay Bin Yakzan'ı*

Mehmet Bayrakdar'ın Hayy Bin Yakzân’ın Çevirmeni Olarak Spinoza makalesinden; bit.ly/2I6I5ov 

Spinoza'nın İbn Tufeyl, Hay Bin Yakzan Çevirisinin Kapakları;




Haziran 09, 2019

Zeynep Merdan / Saklı Ayan


Saklama sakın Saklı Ayanı
Ayan etmekten sakınma sakın 

"En iyi gizlenme biçimi kendini göstermektir." der Carlos Fuentes, İnez’in Sezgisi’nde. En iyi saklama yöntemi ayan etmekse; en iyi susmak biçimi yazmak olabilir mi? Olsun. Ki dîl, dile gelsin.

Her görenin başka adlandırdığı şey her göze aynı akseder mi? Bilinmez ama John Locke’nin “her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözü ve İbn’i Arabî’nin Fususu'l-Hikem”inde de geçen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim”(Acluni / Keşfü'l-Hafa) kelamı başka aynalarda aynı akse düşüyor. (Başka akislerde aynı aynaya düşüyor mu demeliydim yoksa?)

Borges, her görenin başka adlandırdığı Zahir’den aynı adlı öyküsünde şöyle bahseder: “Artık evreni algılamayacağım; Zahir’i algılayacağım. Binlerce imgeden bir tekine geçeceğim; son derece karmaşık bir düşten son derece basit bir düşe geçeceğim. Ötekiler benim delirdiğimi düşünecek; ben Zahir’in düşünü göreceğim. Dünya yüzündeki bütün insanlar, gece gündüz Zahir’in düşünü görürken hangisi düş hangisi gerçek olacak? Yeryüzü mü yoksa Zahir mi?” Borges, bu öyküsünde aynı isimli başka zuhurlar ve başka isimli aynı zuhurlarla anlatısını benzersiz bir hale getirir. Onlardan biri Attar’ın Esrarname’sinde geçen bir dizeyi aktardığıdır: “Zahir, Gül’ün Gölgesi ve Perdenin açılmasıdır.” Diğer bir atıf ise, İranlı Lütf-Al Azur da Ateş Tapınağı eserinden “bir bakanın bir daha aklından çıkaramayacağı biçimde yapılmış” bakır bir usturlaptan bahsettiğidir: “Öyle ki padişah, insanlar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en derin noktasına atılmasını buyurmuş.”

Zeynin Ziyanı
Özüyle zeynini zayi etti aynada zeyneb

“Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir / Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir” diyen Özdemir Asaf, batında olan güzelliği öylesine keşfetmiş ki; kıskançlığın âlâsı Gayret Makamı'na düşüvermiş içi: "Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor." “Zahiri güzellik” herkese malumdur, ondan herkes ram alır. "Bâtınî Güzellik" ise keşf ister. Keşf gözü açık olmayan güzelliğini göremez. Saklı bir güzelliği keşfeden olmuş, her şeyiyle tıpkı bize aitmiş gibi ünsiyet kurmuşsak, yerini yalnızca bizim bildiğimiz saklı bir hazine gibi kalmasını isteriz. Bazı şeyler o kadar çok güzeldir ki çünkü aşikâr oluşlarına kıskanç bir aşığın sitemkâr bakışı gibi tıpkı, seyirci kalmaktan başka çaremiz yoktur. Bu yüzden bizlere başka tezahürlerde güzellikler giydiren Güzel, güzel(liğ)in örtüsünü de bahşediyor. Güzelliğini keşfet ve muhafaza et diyor, etmezse zeynini zayi ediyor insan.

Simone Weil’in güzelin tarifini verdiği "Arzunun diğer tüm nesnelerini yemek isteriz. Güzellik, yemek istemeden arzulanan şeydir." sözü iştah ve arzu arasındaki bağıntıyı ve tatminsizliği izah ediyor. İştah şımardığında arzu hazzın gurmesi olur çünkü zevk rafineleştikçe tatminsizlik kaçınılmazdır. Simone Weil, güzellik için ayrıca "el uzatmadan seyredilen bir meyve" diyerek seyrin zevkini de ilham ediyor. Böylesi bir bakışın keşfi yüksek bir iştahın tatmininden daha zevklidir kim bilir? Ayrıca Renata Salecl'in "arzu daima tatminsizlikle bağlantılıdır ama bu tatminsizlik özne için bir tür itici güç de oluşturur" sözü tatminsizliğin ters itkisinin de bir tür arzuya sebep olabileceğini işaret ediyor.

Kalbin Tesettürü
İnsanın en çok sakınmak istediği şeydir kendi mahremi. İnsanın en mahrem yeri; ruhu, zihni ya da bedeni değil kalbidir belki de. Tesettür en çok kalbe yakışıyor çünkü. Dîli, dile gelince; şiir, müzik, edebiyat, dans gibi dışavurumcu çoğu şeyden ayrıksı durup  ‘içe vurumcu’ duruşunu gösteriyor. Dışına ketum kalıyor kalp. Tüm çiçekler dışına açarken, içine açan Lale gibi kendini sakınıyor.

Çekingenliğin korkaklık nişanesi kabul edildiği bir zamanda kimse çekingenliğin kalbî bir hâl olduğunu göremiyor. İnsan yakınlığın işareti; kalbinin üzerindeki örtüyü açtığı ilk an, o zarif çekingenliği hisseder. Böylesi bir çekingenlik, kalbin en güzel örtüsüdür. Çekingen kalpler, haris kalplerle karıştırılır çoğu kez. Kalbindekileri saklarken harisler, kalplerini saklar çekingenler. Gururlu bir ruhun kalbini saklayışı yarasını saklayışıdır bazen de. İncitme korkusudur yahut incinmekten sakınışı.

Keşf-ül Mahcub*
Saklı bir güzellik nasıl keşfedilir? Nazan Bekiroğlu’nun “sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim” sözü maşuklara olduğu kadar güzelliğin çağrısına da yakışıyor. Güzelin çağırışı yahut güzelliğin bir şekliyle çağrı oluşu ona ulaşmanın güçlüğünü de güzelliğini de gözler önüne seriyor. Güzele, aşka, çağrıya gidiş Balzac’ın İki Gelinin Hatıraları’nda en güzel ifadesini bulur: "Ne yapayım kardeşciğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi Aşk’a gittim." Balzac’a atıf mıdır bilinmez ama “Boticelli meleği” kadar güzel olanların filmi Hanging Rock’ta Piknik’te de benzer bir ifade geçer “dağ, Muhammet’ten gelir”

Örtülü olanın aşikâr edilişini soranlara Hücviri, misallerin en saklısını ayan ediyor. Hücviri’nin, “örtülü şeyin açılması, perdenin açılması” manalarına gelen kitabı Keşfu-l Mahcub, örtülü olanın nasıl ayan edileceğine misal duruyor. Hücviri eserine bu ismi vermekle örtülü olanı açtığını, kapalıyı göz önüne serdiğini, perdeli olanı görünür hale getirmek kastında olduğunu söyler. Mahcub, kalbine cehalet ve günah perdesi çekilmiş olduğu için hakikati göremez, basiretsiz kişi demektir. Mahcubun iki tür kalbinin olduğundan bahseder Hücviri eserinde; Hicab-ı reynî ve hicab-ı gayn. Hicab-ı reyni, kara kalp, hicabı ebedi olarak açılmayan kalpken, diğeri açılması mümkün olan hicab; hicab-ı gayn’dır.

Fıtri Işık*
Güzelin arzu bağıntısı gibi hale, ışık, ışk’la da bağlantısı var. Descartes, Hakikatin Fıtrî / Tabii Işıkla Araştırılması’nda kâşifi olduğu Fıtri Işık’ı şöyle tanımlar: “Fıtri ışık tamamen saftır ve ne dinin ne de felsefenin yardımına başvurmadan, sıradan bir insanın aklını kurcalayabilecek her şey üzerine edinmesi gereken kanaatleri tayin eder ve en ilginç bilimlerin sırlarına nüfuz eder.”

Hayranlığı âşk yapamayan şey. Bilgiyi irfan yapamayan şey. Kusursuzluğu eşsiz kılamayan şey. Zenginliği hazine yapamayan şey. Başarıya zafer kazandıramayan şey. Rekabetle elde edilemeyen şey. En yüksek yeteneklerden sanat doğuramayan şey. Salieri'yi Mozart yapamayan şey: "Fıtrî ışık" Nedensiz. İzahsız. Gerekçesiz. Bir lütuf ya da bela. Eşit dağıtılmayan. Hırsla sahip olunamayan şey. Bir ışık, bir hale. Sadece ve sadece ruhta olan. Vardır ya da yoktur.

Saklı Ayan
Fıtri ışık, saklı ayanı işaret eden bir pusuladır. Ona sahip olanların ibresi her zaman ve mekânda aynı şeyi işaret eder. Tıpkı 1906 yılında, Bağdat yakınlarında; defineye malik bir viranede kırık bir testinin parçalarında Arapça yazılmış bir beyit; saklı bir ayan bulan Fransız bir arkeolog; Louis Massignon gibi. Âlem, bunun gibi sayısız saklı ayan’ı sakladı bağrında. İbre; başka adlar, diller, terminolojiler de aynı şeyi işaret etti. Filozoflar, sanatçılar, din adamları, dervişler herkes kendi zahirini kendi Ruhça’sıyla tanımladı. Descartes’in fıtri ışık keşfi, Yunus’un bulduğuyla kucaklaştı: “Âlimler ulemâlar medresede bulduysa / Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu” Muhyiddin Abdal ise bu kucaklaşmaya tebessüm etti: “Ayan nedir, pinhan nedir / Nişan nedir, şimdi bildim”

Ben seni saklasam
Sen beni saklasan
Saklansak en saklı olanda
Ya da saklansak birbirimizde
Sakınsak birbirimizi herkesten
Yasaklasak herkesi
Neyi sakınmış,
Kimlerden saklanmış oluruz ki?
Ben sana aitsem
Ve sadece 
Sana. 

Bu yazı İtibar dergisinin 93. sayısında yayımlanmıştır. 

Nisan 12, 2019

Uslanmaz Us


Eliseo Sala / Melancholy or Pia de Tolomei (1846)
(detay)

Uslanmanın etimolojisi seviyorum. Nasihatten de musibetten de 'us'lanmayana bazen sadece daha çok musibet gerekiyor. Israrla, fesatlıkla, ahmaklıkla aynı hatayı tekrar edeni sınıfta bırakıyor Hayat. Uslanmayan köteğini yiyor. Ta ki dersini alana dek.

Usanmaz bir inatla aynı şeyi(hatayı) yapıp farklı sonuçlar beklemeyi ahmaklık diye tanımlayanlar uslanmayışın tarifini de yapmış oluyorlar. Aynı hatayı yapma ısrarı usandırmıyor mu bilinmez ama uslanmayışa tanık olmak dahi usandırıyor. Utandırıyor.

Kendi usuyla meşgul olan ne güzel uslanıyor oysa. Hayattan tokadını yemiş, yemiş ama utanmışlar, utanmış ama uslanmışlar gibi. Utanmayana da, usanmayana da, uslanmaya da susuyor us; utanır da usanır da belki uslanır diye.





Mart 29, 2019

Bağışlamak Bağışlanmanın Bahşedilişidir Ruhumuza

Jeanie Tomanet / Awkward Silence

























'Güzel hatırlayışın şifâsı' diye bir şey var. Bakışın kısıldığı, kalbin arka yollarına zehirin hücum ettiği anlarda var gücü ile taarruza geçiyor. Art niyete teessüf, kalbe teneffüs ediyor.

Acımanın değil, merhametin değil, yalnızca şefkatin bahşedebildiği bazı güzellikler var. Şefkat, her şeye yakıştığı gibi akla da çok yakışıyor. Aklına yavaş yavaş şefkat vurmaya başlayanları gördüğümde her şeye rağmen bağışlıyorum.

Fakat 'bağışlamanın kibri'nden münezzeh bir hâl bu. Bağış, yüce gönüllülerin bahşişi değildir. Bağışlamalıyız çünkü ancak bağışlayarak bağışlanmaya layık olabiliriz. Bağışlamak; bağışlanmanın bahşedilişidir ruhumuza.

Aşk Dağı

Sahne: Hanging Rock’ta Piknik



"Ne yapayım kardeşçiğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi aşk'a gittim."

Balzac / İki Gelinin Hatıraları

Mart 18, 2019

Zeynep Merdan / Kendilik Cesareti

Hatırla kendini. Hatırla, kimdi kendin? Hayır, “kimsin?” sorusuna benzemiyor. İç sesi muhatap kılan bir soru bu. Cevabı aynada, kimliğinde ya da kimsede olmayan bir soru. Bu soruya düşmek zaman alıyor, evet. “Kendinde değil” denilen bir hastanın haline benziyor bu soruya düşenin hali. Kendinde olmadığının bilgisi dahi kendinde olmayan kimsenin haline.

Kendisi Olamayan İnsan
“Kendisi Olmayan İnsan” demişti, kendinin ve kendiliğinin devrimcisi olan bir yazar. Dört zindanı işaret etmişti. Bir diğeri “ihtiyaçlar hiyerarşisi” kurup, zirvesi için kendini gerçekleştirmeyi seçmişti. Ali Şeriati, kendi olamayışı zindanlarla; Maslow, ihtiyaçlarla izah etmişti. Bu iki izah insanın kendisine varışını muhtaç, mecbur ve mahkûm oluşla engelleyen her şeyden kurtulmakla mümkün kılıyordu. Kendiliğe varmak için bu üç engeli aşmak yeterli miydi peki?

İhtiyaç hali tatmin edilinceye kadar süreğendir. Kendisi olamayan insanda bu hal bitimsizdir. İhtiyacı doğuran şey olan iştah, ıslah edilmediğinde en büyük kendilik engeline dönüşür. Bugün dünyanın en büyük sorunu reel politika eksikliği, küresel & bölgesel çatışmalar, kiralık ordular, gelir dağılımı eşitsizliği, enflasyon, kıtlık, küresel ısınma gibi şeyler değil iştah sorunu olabilir mi? Çatışmaların nedenine inildiğinde bir şekliyle iştah görülür. Hırs(başarı iştahı) ihtiras(güç iştahı) kibir(eşsizlik iştahı) şehvet(elde etme iştahı) şöhret(ün iştahı) intikam(had bildirme iştahı) Başka şekillerde tezahür ediyor yalnızca. İştah, hep aynı iştah.

Woody Allen’ın bir sendroma adını veren filmi Zelig, sevilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden dâhil olduğu her ortamda diğerlerine benzeme kaygısı güden bir karakterin hikâyesini anlatır. Bugün uyumlu diye olumlu bir karakter özelliği olarak kullandığımız sıfat, ileri düzeyde kendi olamayışın tetikleyicisi olabiliyor. Zelig üzerine başka bir çarpıcı bakışta da narsistlerin ortak bir paydaya sahip olmadıkları kişilerle iletişim kuramadığı ve bu yüzden de başkalarının kişiliklerini parçaladığını ileri sürerek Zelig’lerin çift taraflı bir narsist yıkım olduğundan söz ediyor.

Kendilik Feragati
Bazen ben parçalanır. Öteki olmaktan ölesiye korkan ben,  kendiliğin yalnızlık bedelini göze alamayan ben, kalabalık başkalıklara karışan ben, kendini ve kendiliğini kaybeden ben, bir başkası olan ben(“je est un autre”) Ben bazen bir başka benliğin gölgesinde asimile olur. Bazen de dilediği ihtişamlı sıfatlarla kuşansın kalabalık başkalıkların arasında yalnızlığı seçmeye güç yetiremez. Jaspers, ne güzel vurguluyor; "Ya kendim olmayı kazanmak için tekrar tekrar yalnızlığı istemeye cesaret ederim ya da bir başkasının varlığında eririm."Benlikler temas eder, tesir doğurur. Ama tesirin ifratı taklit bir süre sonra irrite etmeye başlıyor. Varoluş biçimi, söyleyişi, kelime seçişi, poz verişi bile başkası olacak kadar kendiliğinden feragat edenden geriye kendi kalır mı? Dışlanma korkusu, bir gruba dahil olma hevesi kendiliğimizi yok ediyor. Hiç kimse olmamak için herkesleşiyoruz. Ben, birine; biri, başkasına; başkası, yabancıya dönüşüyor. Kimse kendine benzemiyor.

Kendi Olamamak Hıncı: Var mısın ki yok edesin?
Bir başkasının varlığını, kendiliğini usanmaz bir hınçla yok etmeye çalışmak, insanın kendine ve kendiliğine yaptığı en büyük kötülük değil midir? Yok etmeye çalıştıkça kendi olamayacak. Kendini; kendinin, muhatabının ve önemsediği insanlar nazarında biricik olmaya ikna edemeyişinin hıncıyla tüm bir zihinsel sermayesini başkalarının tezlerine antitez geliştirmekle israf etmek, ne çaresiz bir var olma şeklidir. Yok edecek kendini, olurken diğerleri.

Kendiliğin dingin kışkırtıcılığı karşısında hınç tüm çalımıyla beyhude ve kanatsız çırpınır sadece. Çırpacağına kanatlarını. Dinmesini öğrenince kışkırtmanın inceliklerini de öğreniyor insan. Ayaklarını yere vura vura çırpınan bir çocuk kadar toy ve gülünç görünüyor hınç; sessizliğin dingin kışkırtıcılığını dahi büyütürken ruhtaki anne bilge.

Birinin kendiliğini ve kendiliğinden çalmak en kötü hırsızlıktır. "Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir." Hırsızlığın neden tek günah olduğu; "çünkü her şey iştaha yüzünden"le doğrulanıyor. Hırsızlığın en soysuz hali: birinin varlığını çalmak, varlığından çalmaktır. Haysiyetini, güzelliklerini, iyiliklerini, gücünü, sevgisini, dostlarını, itibarını ona bahşedilenleri eksiltmeye çalışmaktır.

Bertrand Russell “sevgi bilgelik, nefret aptallıktır" derken romantik bakmıyor. Sevginin bilgelik olduğu bilgisinden mahrum olsak da nefretin aptallaştırıcı etkisini göz ardı edebilir miyiz? Akıl, en değerli hazinesini(zamanı) asla israf etmezken; nefret en aptal ziyan edicidir. Nefret, onunla beslenenlerin zamanlarını çalarak kendi besinini temin eder. "Zamanıma yazık"tan makul tenezzül etmeyiş var mı? İnsanın meşgul olduğu şey kadar aklını ele veren bir şey yoktur belki de. Üstelik ne yüce gönüllülük ne iyilikten bu tenezzül etmeyiş. Yaşam nefret için fazla kısa değil mi?

Birbirinden nefret edenler tıpkı âşıklar gibi aynı frekanstadırlar. Nefret, sahibine öyle keskin göz verir ki, birini en iyi düşmanı görür. Ne maşuğu, ne dostu. Biri kör, biri şaşı bakar. İnsanı en iyi düşmanı tanır. Sadece onu ölümüne haksız bulur. Nefretin karanlığında kaybolunca, insan yüzünü hatırlamak için aynaya bakar. Karanlığın aksine kendi aksini itham eder ayna. Yüzün kendileştiği ana tekabül eder bu bakış. O vakit en büyük ve gerçek düşmanıyla karşı karşıya gelir: Kendisi.

Kendileriyle Savaşanlar
Kendilik üzerine mücadele verenlerin ya da en büyük düşmanı olarak kendini keşfedenlerin mücadelesi muhteşem olabilir. En güzel örneği Stefan Zweig’in Kendileriyle Savaşanlar’da zikrettikleridir. Kendileriyle Savaşanlar’da Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’nin yaşamları boyunca bitmek bilmeyen içsel mücadelelerinden bahsedilir. Bu üç ihtiraslı, bozguncu ruhun var oluşlarını kendilerini yok edişleriyle kurmaları Goethe’yle mukayese edilir ve ortaya yıkarak ya da inşa ederek kendini gerçekleştiren dört başka kendilik çıkar.

Mücadele etme direnci göstermenin mücadelenin kendisinden güç oluşu, o direncin de "kim için mücadele ediyorum?" sorusuyla baş etmesinin hepsinden güç oluşu kendilik mücadelesini bitimsiz bir mücadeleye dönüştürse de savaşını başkalarıyla değil de kendileriyle yapanlar daha yürekli ve sanatkâr değil midir her zaman?

Kendini Özleyen İnsan
İnsan kendini özleyebilir mi? İnsanın kendini özleyebilmesi için o kendiliğe bir vakitler olsun varmış olması gerekir. "Peki ya kendi olamamış bir insan? O insan neyi özler? Hasreti hep başkaya, başkalarına olan kendini özleyebilir mi peki?

İnsan Neden Kendisi Olamaz?
İstenildiği halde kendi olmaya güç yetiremeyiş mümkün olabilir mi? Nezaket mesafesi aşılsa, dürüstlük ve kendilik cesareti gösterilse ve yakın bir muhataplığın sınanmışlık itimadı kurulsa dahi insan öz dili Ruhça'sıyla konuşamıyor. Bazen de kendi deviniminin hızıyla zaman dahi baş edemiyor. Zamandan daha çok değiştiriyor varlığını kendi devinimi. Zamanın devinimine karşı kendi kalabilmek de öz bir direnç gerektiriyor. Ardından ego; kazanmak hazzıyla işgale uğruyor ve varlık tohumu kendilik filizini doğuramıyor.

Ali Şeriati “Konfor ruhun bataklığıdır.” derken maddi konforun ötesinde geleneğin, kültürün, sosyalitenin konforundan da bahsediyor. Uyumun konforuna sığınmak bizi birçok sorundan alıkoyar belki ama karşılığında kendiliğimizden vermek pahasına. Uyumun konforundaki çoğunluğun kendi olma cesareti gösterenlere uyguladıkları dışlama; sosyal bir konfor karşılığında kendiliğini bastıranlara ve sayısız gerçekleştirilmemiş kendiliğe mal oluyor.

Konforun en fenası zihniyetteki değil midir? En güzel yola çıkış kitaplarından birinin yazarı olan Ian Dallas, Gariplerin Kitabı’nda şöyle diyor; "Eğer hakikati arıyorsanız, hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” Taşrasını, toprağını seven göç etmesin. Yükü ağır olan sefere kalkışmasın. Zihnindeki taşradan göç etmeye niyetlenen her türlü ıstırabı göze alsın. Huzur müptelalığı, dinginlik arayışı, ahlak bekçiliği, güzel memleketimçilik hiçbiri zihniyetteki göçü başlatmıyor. Tekâmül istiyorsak göçü de, seferi de, ıstırabı da göze almak zorundayız. Huzurlu bir tekâmül yok.

İnsan Nasıl Kendi Olur? 

Başkalarıyla ya da kendiyle savaşmayı bıraktığında kendi olmaya yaklaşıyor insan. En çok da özünü özleyerek ve özünün üzerindeki kabuktan sıyrılmaya başlamakla yaklaşıyor. Kabuk etkisinin Gösteri Toplumuna etkisi yadsınamaz. Görüntü Gösteri Toplumlarında her şeydir çünkü. Sanki onları var eden şey görünümleriymiş gibi tahkir de taltif de göz üzerinden yapılır. Birini ancak var olduğu şeyle yok edebilirsiniz. Başarıyla, itibarla, güçle, güzellikle var olanları neyle var olduysa, oradan. Varoluş topyekûn iyilik, iffet, dürüstlük, haysiyet gibi güzel özelliklerle de var edilmemeli. Kusursuz, hatasız, noksansız bir varlık tasavvuru en zayıf var olma şeklidir. Bir hataya, bir düşüncesizliğe, bir zayıf ana bakar yok oluşu.

Ulus Baker “dostum başka bir kendimdir ve onun erdemini gözlemlerken kendiminkini görür ve tanırım" diyerek kendiliği dostça çoğaltıyor. İnsan kendisi olmaya ve kendini bulmaya, ona kendini hatırlatanlarla da erişebilir fakat kendisi olmayı başarmış herkesin başaramayacağı da bariz değil midir? Herkesin kendiliği başka başkadır çünkü. Bu bahiste Geylani'ye ve İbn-Arabi'ye isnat edilen(harika bir karışıklık) bir söz vardır: "Her kuş kendi cinsiyle uçar" Başkalığı husumete dönüştürmemek için harika bir işaret. Belki kimimizin kimimizi fena, tekinsiz, itimatsız buluşu ya da yakın bulamayışı "Ahlat-ı Erbaa" denilen o dört unsurun başka başka dağılışı yüzündendir. Sesimizin, kanımızın, tavrımızın ötekine benzemeyişi yüzündendir."İbn-i Sina bu dört hılt’ın (sarı safra, kan, sevda, balgam) her insanda özel ve benzersiz bir şekilde karıştığını, kişiye özel bir denge oluşturduğunu söyler. “Belki sesin diyafram, geniz ya da gırtlaktan çıkması yüzündendir birinin konuşmasını itici, güvensiz bulmanız. Belki kanının hızlı akışı yüzündendir birini tekinsiz, kibirli ya da fevri buluşunuz. Belki hesapçı, uyanık gördüğünüz kanı serin akandır yalnızca. İnsan bu yüzden benzerinin yanında güven bulur. Onu en iyi benzeri anlar. İnsanın "eş"ini de dostunu da kendi cinsine göre seçmesi en güzelidir bu yüzden.

Kendilik Sevinci

Hep birinci çıkılan mukayeselerin, en iyisine sahip olma zannının getirdiği özbeğeniciliğin, rekabet anksiyetesi ve başkalarını alt etmekle beslenen hınç hazzının ve daha bir sürü şeyin kokusunu bile duyamayacağı bir şey var: Kendilik Sevinci. Varlığına, payına ve yazgısına tüm bahşedilenlere razı olan. Kusurlarla, eksiklerle, hatalarla dahi tamamlanan. Ne özsevicilik ne "amor fati" klişesi. İnsanın kendine, payına ve yazgısına razı oluşu. "Olma Borcu"nu ödeyen bir varoluş teşekkürü.

Kendisi Olan İnsan
Varoluş, sahip olunanlara dayandırılırsa bunların kaybedilişi ile her şeyini kaybetmiş olur insan. Bir gün her şey yok olabilir. Bizi hep var kılacak ve asla yok edemeyecek bir var var bir de, hakiki varlığımız: Ruhumuz. Ruhuyla var olan biri hiçbir şekilde yok edilemez. Kendimizi sahip olduğumuz hiçbir sıfatla var etmediğimiz gün gerçekten güçlü; sahip olduklarımızla var etmediğimiz gün en güzel şeye sahip olacağız: Kendimize.

Bazen kendimiz sandığımızı kaybetmeden gelemeyiz kendimize. Kaybettikçe sahip oluruz kendiliğimize. Oluruz kendimizi. Olmayandan, olamayandan, olmayacak olandan bahsetmek; oldum demek için değil, olanın ahkâmını kesmek için değil, olması gerekene hükmetmek için değil. Olmak çabası sadece. Olamamak hıncıyla her şeyi olan hiç kimse olmaktansa; her şeyini kendi olmaya sarf edenlerden olmak, hınçsız ve kimsesiz: Olmanın Kendi Hâli. Olacak olan olurdu. Olmayacak olanı terk ederdik yalnızca. Olmayana varılmaz, kendiliğe gidilmez, kendilikten vazgeçilmezdi. Ancak varılırdı ona. Varılandı. Varlığı yok sayılamaz olan.

Dücane Cündioğlu’nun "Yaşamda en değerli şey kendiliktir. Kendiliğinden mahrum olanların en büyük sorunu; değerli değil önemli olanın peşinden koşmalarıdır" sözü faydalı, önemli ve değerli ayrımına götürür insanı. "Faydalı, Önemli ve Değerli" olan arasındaki ayrım yaşamdaki en büyük seçimdir. Meslek, muhit, insanlar, her şeyi bu yönelim belirler. Bunlardan biri karakteristik kazanmaya görsün, tüm bir yazgı ona göre şekillenir.

Değerliyi seçmenin bedeli vardır. Önemli faydalar, faydalı önemler kaybettirir. Oysa önemliyi seçen önemsenir ve faydalanır. Önemsenmeyen ya da faydasız görülen değerlerin değerini ise yalnızca o değerlere sahipler değerlendirebilir. O değere varanlara eşsiz bir kudret bahşedilir:
Kendilik Cesareti.

İnsan bazen kendisi olmayı unutur. Korkunca. Kaybolunca. Kaybedince. Kendilik cesaretini de kaybederse bir daha asla kendisi olamadan bir yabancı gibi özler kendini. Kalabalık başkalıklar arasında.

Hatırla kendini.
Kendini sakın unutma.


Bu yazı İtibar dergisinin 90. sayısında yayımlanmıştır. 

Mart 05, 2019

Zeynep Merdan / Bumerang

Tam 11 yıl önceden.
2008, Mart 4'ten.
17 yaşımdan.

Düşünmekle başlar her şey. Yoktuk ve var olduk. Şimdi o kadar çok varız ki. Ne mi var? Her biri başka bir vücutta hayat bulan düşünceler… Zamanla geliştik, çeşitlendik ve de ayrıldık çünkü artık bir yere sığmıyorduk. Önceleri bir ya da iki çeşittik, her şeyi adlandırmaya yetiyordu bu şeyler. İyiydik ya da kötüydük. Böylece dünyadaki ilk düşüncenin aslı arayan seçenekleri olmuştuk.

Ve iyi düşünmeye başladık, zamanla iyilerimiz değişti. İyi gitmiş iyiler gelmişti. Sonra gördüğümüz, aklettiğimiz ya da hissettiğimiz şeylerde oldu iyilerimiz. Görmekteyse güzel-çirkin, akletmeyse güçlü-güçsüz… olduk bulunduk. Seçenekler çoğalıyordu ve zorlaşıyordu cevabı bulmak. Ve düşünce; o kadar sonsuzdu ki onu bir yerlere sıkıştıramıyorduk.

Aklımızla düşünerek bulacaktık iyiyi. Ve iyiyi kuracaktık dünyamızın üzerine. Ama iyimiz kurallı olmalıydı, herkes de uymalıydı ve sadece ‘benim kanunum’ doğru olmalıydı.  Düşündük ve düşündüklerimizin esiri oldu çoğumuz. Sonra da düşündüklerimize esirler yaptık. Artık düşündüklerimiz yıkmak içindi, çünkü düşünmek farklı bir şeyler aramaktı. Ve düşündüklerimizi görmek istedik, bazen bir düzendi yapmak yahut ta değiştirmek istediğimiz. Değiştiriyorduk ama sağlamlaştıramıyorduk. Binalardaydı düşündüklerimiz, bu yüzden onların ayakta kalabilmesiyle mümkündü, sarsılmaz düşüncelerimiz. Bazen aniden gelen depremler, bazen de yeni bir düşünce-bina yeniliyordu bizi. Yineliyordu bizi.

Görerek ulaşacaktık iyiye. Bu yüzden güzeli aramakla başlamalıydık. Görmek istiyorduk, kamaştırmak istiyorduk ortalığı. Işıltılar, parıltılar doğmalıydı gözlerimize. Güzeller iyiydi fakat çirkinler köyüydü. Ve kötülük çirkinlikle anılmaya başlamıştı. Sefalet, cehalet çirkindi böyle olanlar, hatta doğanlarda. Ve çirkinler güzelleşemezdi, aynalarda görülemezdi. 
               
Hissedecektik iyi olmayı, olmasa da öyle düşünmeyi. Haksızlıklar, güçsüzlükler, çirkinlikler bunlara yer vermeyecektik düşündüklerimizde. İyi olacaktık ama kötülüklere hep uzak kalacaktık. Hayaller kuracaktık, gerçekle ilgisi olmayan hayaller. Düşlerdeki Ülkemizde sadece istediklerimizin yapıldığı ‘kraliçe’ olacaktık.  Pembe bulutlu, acıların ve gerçeklerin bulunmadığı bu yerde yenilecek ve kötüleri seyredecektik…

Ve düşünerek…İyimiz burada mıydı? Onu hiç göremedik ve sanırım göremeyeceğiz de. Çünkü o, sadece gözlerle, sadece hislerle ve sadece akılla algılanamaz. Aslında çok kapsamlı her üçünü de içine alabilir çünkü o aslında her şey. Burada ne güçsüz var ne çirkin ne de bir başkası. Dünya üzerindeki tüm ayrımları başlatan ve bir gün belki de sona erdirecek olandır,

Peki, nasıl mı düşünmeliyiz? Aklımızın başlattığı, gördüklerimizin şekillendirdiği ve hislerimizin nihayete erdirdiği bir düşünce. Yani hepimizi içine alan bir düşünce. Bazen düşünceler sadece yıkmak içindir, bazen de birleştirmek.

Düş-ünmekle başlar her şey. Yoktuk ve var olduk. Şimdi o kadar çok varız ki. Ne mi var? Her biri başka bir vücutta hayat bulan düş-ünceler… Zamanla geliştik, çeşitlendik ve de ayrıldık çünkü artık bir yere sığmıyorduk. Önceleri bir ya da iki çeşittik, her şeyi adlandırmaya yetiyordu bu şeyler. İyiydik ya da kötüydük. Böylece dünyadaki ilk düşüncenin aslı arayan seçenekleri olmuştuk.
                                                                                                                   

Dönemeç*

2019 baharı. Baharın ve rüzgarın on bir yıl öncesine savurmasını istiyorum beni. Bir dönemeç anına.

*

2008 baharıydı. Sonuncu sınıfta bir Anadolu Lisesi öğrencisiydim. Arkadaşlarımın -rakiplerimin- hırsla test çözdüğü benimse bir yıl öncesinde bir kırılma noktasıyla ders çalışmayı, ödev yapmayı ve çalışkan olmayı protesto eder gibi reddettiğim zamanlar. Oysa birkaç yıl öncesine kadar biricik amacı iyi bir fakülte kazanmak olan, kurallara uyan bir öğrenciydim.

Liseye başladığımdan beri yazı verdiğim birkaç yıldır çıkan bir okul dergisi vardı. Derginin bu yıl da çıkması gerekiyordu ve bu iş benden başka kimsenin olamazdı. Hayır, bu işi en iyi yapan olduğumdan değil, sınava 3-4 ay kala varlığının tüm sermayesini bu işe sarf etme cesareti gösterecek tek kişi olduğum için.

Bir şeye aşıktım ve bu aşk bana vazzın en güzel hazzını bahşetmiş gibiydi. Bir kaybedişe bile isteye seyirci kalan, acısından haz alan;

"o bunları anlatırken ben yanında yürür,
yol boyunca çiçekler toplardım..
onları özene bezene bir buket haline getirdikten sonra akıp giden ırmağa atar,
suyun üzerinde hafifçe kayarak gidişini arkadan seyrederdim."

Genç bir Werther'dim belki de.

*

Okulumuzun karşısında ağaçlar vardı, o ağaçların burnuma getirdiği bahar vardı. Sürekli dalıp gittiğim dersler vardı. Zihnimi vermekten haz aldığım kitaplar ve bu iş vardı. Bir çentik olacaktı bu dergi. Dört yıl boyunca ruhumu sızdırdığım duvarların, sıraların, pencerelerin kuytusuna bir çentik kalacaktı. İz kalacaktı.

Kapağı Salvador Dali'den seçmiştim. Zihnimdeki çentik için daha iyi bir resim olamazdı.


Sonrası, içindekiler ve editör yazısı kısmıydı ki, 17 yaş benliğini fazlasıyla ele veriyordu. Müstehzi, kibirli ve kendiyle dalga geçecek kadar cesurdu. Amatördü, fazlasıyla amatör. Üç temalı bir tasnifi vardı: Beyin, kalp, göz. İçerikleri 'geldikleri' yeri göre tasnifleyen bir kurgu.



Ali Şeriati'nin Kendini Devrimci Yetiştirmek'te "adolescence" kavramıyla izah ettiği ve on sene sonra seçeceği türü belirlemiş gibi yazdığım bir deneme vardı: Bumerang.

"Biz yarı aydınlık aşamasına erişmiş durumdayız. Bu tıpkı, insan yaşamında ortaya çıkan "Adolescence" dedikleri aşama gibidir. Bu devre, insanın, ergenlik çağının eşiğinde olduğu bir devredir; buhran, heyecan, kendi içindeki bütün gizli güçlere baş kaldırma ve şahsiyetini yeni oluşturma dönemidir. Bu dönemde henüz hiçbir şey gerçekleşmemiş ve tamamlanmamıştır. Ama her şey yeni başlamıştır. Bu durumda insan en kötü dönemini geçirir; bazen kendisini intihara ve cinnete sürükleyen düşünsel ve ruhsal buhranlarla baş başa kalır. Fakat aynı zamanda bütün bunlar -bu hastalıklar bile- onun ergenliğinin bir işaretidir. Onun, bedensel ve ruhsal ergenliğinin eşiğine varmakta olduğunun işaretidir."

*

Dışarıda ders yaptığımız ve konu seçiminin bize bırakıldığı bir Edebiyat dersinde yazdığım bu kısacık şey vardı bir de. Derginin en sonuna atılan isimsiz çentik. Kendini yakan alev. 




Şubat 14, 2019

Osmanlı'da Kadın Dergileri*

1886 yılında yayımlanan, Osmanlı'nın ilk kadın dergisi olan, sahibi ve tüm yazarlarının kadın olduğu ilk dergi Şükufezar'ın Arife Hanım tarafından yayınlanmış derginin açılış yazısı şöyle açılıyor:

“Biz ki saçı uzun aklı kısa, diye erkeklerin hande-i istihzasına hedef olmuş bir taifeyiz. Aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek, şah-rah-i sa’y-u amelde (çalışmanın doğru yolunda) payendaz-ı sebat (ayak direten) olacağız."

O dönemde faaliyet göstermiş diğer kadın dergilerinden bazı sayfalar;

Arife Hanım ve  Şükufezar Ekibi





Şubat 01, 2019

Ahmet Sait Akçay ile Eleştiri Etiği Üzerine / Dürdane İsra Çınar & Zeynep Merdan


“Kurama yaslanmayan eleştiri etik dışıdır” 

Zeynep Merdan: Jacques Derrida, “Platon’un Eczanesi”nde “metin kompozisyonun yasasını ve oyununun kuralını ilk bakıştan, önüne gelenden saklıyorsa metindir ancak. Metin daima algılanamaz olarak kalır” diyor. Anlatmamayı bir anlatı olarak tercih eden biri kendini nasıl anlatır?

Ahmet Sait Akçay: Şimdi metin yanlışlanabilir ya da doğrulanabilir bir tez formatı değildir; en başta bunu vurgulamalıyım. Yani metnin ürettiğine sadece metnin kendisi tabidir, bu açıdan bakıldığında Derrida’nın “fark edilmez” olarak nitelediği “metin”, yasasını da kendisi belirleyen bir agent yani aktör olarak karşımıza çıkar. Şu noktaya dikkat etmeliyiz: Metin bağlamı dediğimizde başka bir anlam katıyoruz, oysa metnin kendisi bağlamından arîdir. Burada metnin biçimi ya da biçemi söz konusudur. Metnin yapısı hiçbir zaman gözle görülür bir nitelikte değildir. Yorum, metni daima saklar, yorum hiçbir zaman metinle özdeşleşmediği gibi, metnin anlamını da daima geciktirir. Bu evrensel bir kaidedir, en azından ben öyle bakıyorum. Çünkü metnin anlamını yorumlamak metni ikincil planda bırakır; yorumlayıcının erki devreye girer ki bu da metnin nesneleşmesine kadar gider. Bir metne nasıl bakmalıyız sorusu tahakküm üretir. Metni yorumlamak bakış açısıyla ilintilidir ve çoğu zaman ideolojiktir. Tam da burada metin nedir peki, sorusuna yanıt aramamız gerekir. Bir yığın soruyu da beraberinde getirecektir. O zaman metnin gerçekliği nedir? Bizim metne yaklaşımımız metni her zaman öteleyecektir. Burada metin özerktir.

Özellikle son on yıldır üzerinde çalıştığım metinler ve deneyimlerim üzerinden, öznel bakış açısıyla şunları ifade etmekte bir beis görmüyorum; Anlatmak ya da tahkiye yazarın otoritesini pekiştirir. Ve bu erk hiçbir zaman metinsel değildir, olamaz da. Ben buna “yazarın şiddeti”, diyorum. Yaratıcı yazar şiddete meyillidir, dolayısıyla metinden ziyade bir ürün ortaya koymayı hedefler, itkileri ne olursa olsun. Metni araçsallaştırmak metne uygulanan en büyük şiddettir. Bu da hikaye anlatmayla başlar. Günümüzde bu şiddet bir fetiş haline gelmiştir; bugün gün yüzüne çıkan hikayelerin yüzde doksanı yazarın zihniyetini temsil etmektedir, nakıstır ve edebi olmaktan çok uzaktır.

Merdan: Hem üreten hem eleştiren, dolayısıyla kendi yapıtını da eleştiren yapısökümcü   anlayışa sahipsiniz. Rollo May, Yaratma Cesareti adlı eserinde Pablo Picasso’dan şöyle bir alıntı yapar: “Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma eylemidir.” Bu konuda siz neler düşünürsünüz?

Akçay: Birincisi şunu söyleyeyim: Benim için metin hiçbir zaman yaratma edimi olmamıştır. Yaratma eylemiyle başlayan metnin özerkliğinden şüphe etmeliyiz. Metinde yaratma/doğurma, sancı gibi atıflar, çok süblime bir duyguyu barındırır ve metnin yörüngesini de o yüceleştirilmiş, tanrı-merkezli bakış açısı belirler. Bu algı biçimi geçerliliğini yitireli yüzyıllar geçti. May’in Picasso’yu referans alarak bunu öne sürmesi bir anlamıyla edebiyatı da içgüdüsel bir eylem olarak görme yanlışından kaynaklanıyor. Ancak şunu da belirtelim, Picasso yaratmayı resim için kullanır, sanatsal yaratıcılığı modernizm bağlamında kast eder aslında. Bana göre kendi resimleri de yaratı değil, birer metin örneğidirler. Çünkü modernistlerin romantik bir tarafı da vardır ki “Yeni Romantikler” olarak anılırlar.

Yıkma eyleminde hemfikirim elbette.  Modernist ve avangard sanatçıların da ortak kaygısı biraz önce bahsettiğim var olan, meşru geleneği, imgelem dünyasını yerle yeksan etmektir. Burada kast edilen de gelenektir; var olan yazınsal dildir. Bu da çoğu zaman convensional’dır, yani verilidir. Siz nasıl içine doğduğunuz dil için benimdir, diyemiyorsanız ortaya çıkardığınız ürün de edebi konvansiyonelden öteye geçemez. İşte tam burada strateji devreye girer.

Dürdane İsra Çınar: Bunun önüne nasıl geçebiliriz?

Akçay: Buna meydan okuyarak karşı çıkabilirsiniz. Çok basittir aslında, içine doğduğunuz geleneksel edebiyat dilini tersyüz etmekle başlamalısınız. Geçmiş yüzyılın konvansiyonel diliyle ürettiğiniz edebiyat bugün taklit bile sayılamaz çünkü taklit etmenin de metne bir katkısı vardır.

Merdan: May, yaratıyı ölüm anksiyetesine karşı bir cesaret gösterisi olarak belirtiyor. Kendi yaratınızı ölümle, ölüme rağmen ya da ölüm karşısında hangi bağlamda değerlendirirdiniz?

Akçay: Şimdi, yazmanın varoluşsal bir anlamı yoktur, sıkça zikredilen bir Sait Faik güzellemesi vardır: “Yazmasam delirecektim.” Yazmanın böyle bir duyguyla ilişkisi yoktur diye düşünüyorum. Yazmak için hayatı yaşamıyoruz, ya da hayatı yazmak için yaşamayız. Her ikisi de farklı kategorilerdir. May’in yazmaya ontolojik bir anlam katması, yazının kutsallaştırılması sorunlu bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı maalesef edebi kamuda meşrulaştırılıyor. Oysa esas metnin amacı bu meşruiyet zemini bertaraf etmektir. Yine metnin stratejisinden bahsediyorum.

Çınar: Her metnin bir stratejisi var mıdır?

Akçay: Kuşkusuz vardır, metin matematikten öte bir şeydir; metnin iç stratejisini yine metnin kendisi belirler. Metin lineer değildir, doğrusallığı asla kabul etmez. Tek metinden bahsedemeyiz. Metnin girift yapısını ise stratejisi belirler.

Merdan: Peki metin stratejisinden biraz bahseder misiniz?

Akçay: Öncelikle metni Derrida’nın kullanımıyla ele aldığımı belirtmeliyim. O zaman metnin stratejisinden bahsedilebilir. En basit biçimiyle, metnin diğer metinlerle kurduğu ilişki biçiminden söz ediyorum. Metnin coğrafyasının ana arterini çarpıcılık, duygulanım, özdeşlik gibi kavramlar belirleyemez. Söz konusu ifadeler metnin alımlanmasını gösterecektir. Bu tarz bir belirlemenin metinle ilgisinden çok bakan gözün algısıyla ilişkisi vardır. Metnin hep edilgen olduğu bir dünyadan bahsediyoruz aslında. Ve bugün bu tavır kimseyi rahatsız etmiyorsa, edebiyatın içinden konuştuğumuz da söylenemez zaten.

Çınar: Roland Barthes da “Günümüzde yazmak anlatmak değildir,” derken anlatıda tahkiyeyi şiddetle eleştiriyordu. Aslında onun bu ve benzeri ifadelerinden yok edilmesi gerekenin anlatı değil, bir çeşit kökleşmiş model mantığı olduğunu anlıyoruz. Siz de yazılarınızda klişe bir model olarak gerçekçiliğin yeniden türemesini eleştiriyorsunuz.

Akçay: Şimdi Barthes, 1967’de kaleme aldığı ve yirminci yüzyıl edebiyat kuramının, postmodernizmin ve postyapısalcılığın temelini oluşturan “Yazarın Ölümü” makalesinde yazar merkezli okumaları, edebiyat geleneğini ters yüz etmişti. Şüphesiz Barthes da postyapısalcılar ve yapıbozumcular gibi anlamı hedef alıyordu. Makale, yazarın metin üzerindeki yetkesini ortadan kaldırmaya yönelikti. Walter Benjamin ise 1936 yılında yazdığı “Hikâye Anlatıcısı” makalesinde artık “anlatma sanatı”nın sonuna gelindiğini bildiriyordu. Benjamin bir değer peşinde olan hikâyenin bir mesafe ürettiğinden bahseder ki, bugün maalesef üretilen öykülerin çoğunun ortak noktası bu anlatma fetişi olabilmektedir. Bu da aslında edebiyat dışı saiklerin yazma dürtüsüne dönüştüğünü göstermesi açısından sosyolojik okumalara teşne azımsanmayacak bir malzeme birikimini ortaya çıkarmaktadır. Çünkü anlatmanın kendisi bir tahakkümdür. Yıllar önce Kitap-lık dergisinde “Hikayenin Geri Dönüşü Mü” diye yazmıştım. Bugün kurmacadan yoksun bir edebiyat geleneğine doğru gidiyoruz. Biçimsel bir yenilik yok, daha önce dediğim gibi metinden ziyade gelenek üretiliyor bugünlerde. Oysa edebiyat bir inşa hareketi değildir.

Öyküde tezek kokusu yükseliyor; bozkır hikâyelerinden kahramanlıklara, delişmenliklere yeniden inşa edilmeye çalışılan, yaşadığımız dünyanın çok gerisinde hazan yaprakları gibi ağaçların gölgesine mahkûm romantik bir zevkten ötesi değildir. Burada sorgulamamız gereken edebilik ölçüsüdür; biçim açısından fakir, sadece ahlak kaygısı hiçbir yazıyı edebi kılmaz, güdümlü yapar. Gerçekçilik bugün kimin tarafından üretilirse üretsin çok yerel bir düşünce sisteminin parçasıdır. Gerçekçi yazarların gerçeklikle ilişkileri de maalesef çok sorunludur. Aslında ben sanki gerçekçilik demek isterdim bugün gerçekçiler için. Sözgelimi Hürriyet Yaşar 90 Kuşağında bu damarı temsil etmiştir.

Çınar: Fakat tuhaftır bizde hala metin odaklı bir okuma/eleştiri çok kişisel alınganlıklar yaratıyor. Üstelik karşı tepkilerin çoğu birer ad hominem. “O önce kendi yazdıklarına baksın.” bile denebiliyor.  Ahmet Sait Akçay kendi yazdıklarına nasıl bakıyor?

Akçay: Çünkü edebiyata bir terapi olarak bakılıyor çoğunlukla. Bu tarz alınganlıklar bir metin üretmenin, edebiyat yapmanın sorumluğundan ziyade üretilen klişelerle bir tahakküm ortamı kurulmaya dönüktür. Edebiyat, her zaman söylüyorum, gündelik dille üretilmez. Evde oturup kahve içmeniz, sonra dışarı çıkıp gezmeniz, aniden hüzünlenmeniz, bunlar edebiyat değildir. Bugün metinle bir diyalog yoktur, yazılanların büyük kısmı yazarın bilinçdışını analiz etmek için terapi örneği gibi sunuluyor. Esas sorunuza gelirsem, metin merkezli eleştiri metnin anatomisini ortaya çıkarmayı hedefler, bu da yazarın otoritesine gölge düşürür ve yazar yazdığından korkar hale gelir zamanla. Bunu aşmak için yazdığını fetişleştirmeye kadar gider. Bu durum edebiyatla alakalı değildir, psişiktir ve günümüzde metne güvenmeyen yazarların korkulu rüyasıdır. Şahsım olarak kendimi sürekli sorgularım ve her zaman bir adım ötesine bakmayı amaçlamışımdır.

Hece / 266. Sayı
Çınar: Türkçe edebiyatta eleştirinin eleştirisini yapmak neden bu kadar zahmetli? Sebebi temelde ciddi bir eleştiri etiğinden yoksun olmak mı?

Akçay: Eleştirinin kendisi etik midir, sorusuyla başlamak isterim. Eleştiri bir bağlam üretme çabası olduğu sürece, kültürellik, tarihsellik, toplumculuk ya da metinsellik arayışında olabilir. Bu da son derece doğaldır, ancak ben eleştiriyi ve eleştirmeni yaygın olarak bir iktidar kurma aracı olarak da görüyorum. Eleştiri yerine ben “Okuma” diyorum, metni hem yazarın hem de eleştirmenin, ortamın tahakkümünden kurtarmak ana hedef olmalıdır. Esasen eleştirmenin hedefinin de yazarın yetkesini kırmak olmalıdır, diye düşünüyorum. Şunu söylemem gerek; Türkçe edebiyatta eleştirinin gelişmesinin önünde eleştirmenlerin otoriter yapıları vardır. Şimdilerde biraz kırılsa da yazarda da bir itaat eğilimi görünmektedir. Kuramsız eleştiri olmaz, kuramsal yazıların daha itibar görüldüğü bir zeminde edebiyat eleştirisi gelişir. Bizde eserle yazar arasında nasıl bir gönül bağı varsa; yazarla eleştirmen arasında da aynı bağ oluşuyor. Eleştirmen-metin-yazar arasında tuhaf bir ilişki var aslında. Bu arzu-itaat ilişkisinin sorunlu olması da metin-merkezli eleştirinin tıkanmasına yol açar. Edebi kamunun eleştiriyi metin ekseninde benimsemesi zaman alacaktır. Kuramsal birikimden yoksun bir bakış eleştirel olarak değerlendirilemez.

En başa dönersek, bu toplumda etik duygusunun geliştiğini söylemek çok güç. Eleştiride etik duygusunun tekamül etmesi de kültürel bir sorundur. Etik kavramına yabancı bir toplumsal dokudan bahsettiğimizin farkında olalım. Metne meta olarak bakmayı bıraktığımız zaman etikten bahsetme şansımız olacaktır.

Merdan: Sanırım eleştirinin felsefesi yeterince önemsenmiyor. Daha açık ifadeyle söylersem, bizde “eleştiri ehliyeti” ve “eleştiri etiği” gibi iki temel sorundan bahsedebilir miyiz?

Akçay: Çok önemli bir noktaya değiniyorsunuz; eleştiri ehliyet gerektirir, bunda haklısınız. Bana kalırsa eleştiri bir disiplindir; bu disiplinin içine girmek de hiç de kolay değildir. Birincisi, kuramsal altyapı şarttır, kuram dışı eleştiri olmaz. Burada söylemek istediğim şudur: Analitik bakış açısı tek başına yetmiyor, kuramsal yazı metnin çözümlenmesine yardım eder. Kuram, metin nedir sorusuna yanıt arayan, metnin iç ve dış dinamiklerini tartan bir ön bilgidir, yüzyılların birikiminden damıtılmış yaklaşımlardır. Bir doktorun hastaya yaklaşması onun anatomi bilgisiyle eşdeğerdir. Metnin anatomisi hakkında fikri olmayan bir zat eleştiri adına yazmaya  kalkarsa,  işte o zaman metin dışında her şeyi konuşur oluruz.

Bir zamanlar izlenimcilik diye uydurukça bir yaklaşım vardı; eleştiri diye beğeniler sunuluyordu.
Bugün eleştiri en azından “referans” merkezli yürüyor. Maalesef metinsellik ihmal edilmiş durumda. Şunu söyleyeyim: Eleştirmen, dünya edebiyatındaki ana arterlerle, edebi kuramlarla ve türlerle bir diyalog içinde olmalıdır. Yoksa kendi beğenisi ve görgüsüyle metnin gölgesinde kalır.
Eleştirmen duygudaşlık üzerinden metinlerle bağ kurarsa, burada herhangi bir etikten bahsedemeyiz.  Bence Fethi Naci’den bu yana sivil eleştiri kan kaybediyor; onun yerine gelmek isteyenler sebat edemiyorlar. Bir yanıyla az da olsa çok ciddi bir eleştiri/okuma çabası var diyebilirim. Ancak eleştiriyi şeyleştiren bir güruh de var.

Çınar: Bu noktayı biraz açar mısınız?

Akçay: Şimdi eleştiride muhafazakarlığa asla yer yoktur; hele ahlakçılık bir fantezi olarak kalacaktır. Kastettiğim şudur: Metinler üzerinden bir değer üretmeye kalkarsanız ya da kendi zihniyetinizi dayatırsanız, eleştiriyi araçsallaştırırsınız. Bir roman sizin değerlerinize uymadığı için kötü olmaz; bu tarz yargı ifadeleri eğer yeterince desteklenmiyorsa eleştirmenin bakış açısındaki körlüğü göstermektedir. Onun için herhangi bir edebiyat kuramına yaslanmayan eleştiri etik değildir. Bunu konuşmak bile abestir.

Merdan: Yine de edebi eleştiri ve etik ilişkisi nasıl olmalıdır sizce?

Akçay: Bir çapraz ilişki var aralarında bence. Türkçe eleştiride tematik olan ağır basıyor. Tematik ve problematik kavramlarını kullanmak isterim. Tematik eleştiride temanın ana çerçevesi, ürettiği meseleler tartışılırken; problematik safhada ise eleştirel duygunun konumlandırılması söz konusudur. Problematik olan metnin sorunsallarını hedeflerken kuramsallığa yaslanır. Okumanın kendisi kuramsaldır bu yönüyle. Çünkü metin metaforlarla, mecazlarla örülüdür. Edebiyat da bu yönüyle bir metafor kurma sanatıdır.

Çınar: Türkiye’de eleştirinin yapısal anlamda 1960’ların argümanlarıyla yürüdüğünü ifade ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Akçay: Türkçe eleştiri çoğunlukla metin dışı faktörlerle gelişti, toplumcu gerçekçilik ve tarihsellik belirgin biçimde eleştiride etkili olmuş durumda. Yani, eleştirinin referans noktası salt metin olmamıştır, metni dönüştüren kültürel/tarihsel/toplumsal bağlam, kısaca anlamlandırma çabası ve kaygısı eleştirinin nirengi noktası olmuştur. Sözgelimi, “yakın okuma” kavramı bizim edebiyat eleştirisine hiç uğramamış sanki. Yakın Okuma’nın getirdiği imkanlarla metne farklı yaklaşımlar mümkündü. Maalesef Anglo-Amerikan Yeni Eleştiri Türkiye’de fazla etkisini gösteremedi. Ancak bizde çok tematik, konu merkezli çözümlemeler metnin çerçevesini belirledi uzun süre. Metnin biçimsel yapısını önemseyen ve metnin günümüz edebiyat algısına katkısını tartışan çok az yaklaşım görüyoruz. Eleştiri bana göre metin dışı etmenlerle gelişiyor; metinle diyalog kurmak önemli ancak, bu etkileşimin ereksel bir tarafı olmamalıdır. Eleştirmen metin karşısında edilgen olmak durumunda. Ve şunu iyice kavramamız lazım, hiçbir metnin doğru okuması yoktur. Derrida’nın özetlediği gibi, “Metnin dışında hiçbir şey yoktur.”

Merdan: Yoruma karşısınız, bu çok açık. Hermenütik’i, post yapısalcılığınız gereği, “indirgemeci ve dönemselleştirici” olarak niteliyorsunuz. Peki bu yakıştırma da indirgemeci değil mi?

Akçay: Asla değil. Bir defa hermenütik yaklaşım metni tarihselleştirir, geleneği yüceltir, ayrıca anlamın peşinde koşar. Metin dışı referansların esas alınması problematiktir. Metni yorumlamak bile başlı başına indirgeyen bir ifade değil midir?

Çınar: Okumanın Farkı isimli çalışmanızda Derrida, Barthes, Barbara Johnson, Paul de Man gibi isimlerden hareketle metin odaklı bir “yakın okuma”nın olanaklarını gösteriyor bir taraftan da yazar author otoritesini sorguluyorsunuz. Farklı bir okuma için metne yakın yazara mesafeli durmak şart diyebilir miyiz?

Akçay: Şimdi “yapıbozumcu okuma” metindeki ikili karşıtlıkların yarattığı yanılsamalar içinde gelişen farkların izini sürmektir. Burada eleştirmenin ödevi ise mantığın mecazbilimsel yerdeğiştirmesini metin boyunca izlemektir der, de Man. Dolayısıyla burada özne olan metindir ya da metinlerdir. Ve okumalar doğrulanmak için değil yalnışlanmak içindir.

Çınar: Yeni Hayat romanı için, “yazma eylemine karşı okuma biçimlerini öne çıkaran bir karşı-roman” demiştiniz. Kurmaca edebiyatta romanın bir tür olarak yaşayabilmesi onun yeniden üretilebilirliğiyle doğru orantılı görülüyor neredeyse. Peki, roman (ya da öykü) bütün olabilirliklerini tükettiğinde kendini neye dönüştürecek? Bize tahmini bir gelecek anlatısından daha doğrusu anti-anlatı sonrası bizi bekleyen şeylerden biraz söz edebilir misiniz?

Akçay: Bence tüketme olmayacak hiçbir zaman, dönüşme ya da form değiştirme kaçınılmazdır. Her anlatı bir anti-anlatısını getirmiştir zaten. Üretim biçimleri değiştikçe formlar da değişir.

Çınar: Wayne C. Booth, Kurmacanın Retoriği’nde  “güvensiz anlatıcı”  bahsini uzun uzadıya irdeler. Orhan Pamuk da neredeyse bütün romanlarında gerçekliği parçalayan, onun altını oyan bir “güvensiz anlatıcı” tercih eder. Bu tip bir anlatıcının imkânları üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Akçay: Anlatıcı meselesi Türkçe edebiyatta maalesef ihmal edilmiş bir olgu olarak var. Oysa Türk romanının anlatıbilim açısından ele alınması kaçınılmazdır. Yıllar önce Kritik dergisinde bu konuda özel sayı hazırlamıştık. Anlatıcının konumu belirlemek, bakış açısını doğru algılamak için önemlidir. Maalesef “güvensiz anlatıcı” çok sık karşılaştığımız bir anlatıcı tipi değildir. Aslında Bilge Karasu’dan bu yana modernist ve postmodernist romanlarda, öykülerde işlene gelmiştir. Ondan önce “ben-anlatıcı”nın imkânlarından konuşalım isterim. Bugün üçüncü kişi anlatımı problematiktir; çok anakroniktir bence. Gerçekçilik tutkusuyla iç içedir. Ben-anlatıcı, sınırlı bakış açısıyla idare etmek zorundadır. Bu da ustalık gerektirir. Güvensiz anlatıcı ise daha çok ben anlatıma uygundur. Üçüncü kişinin denetiminde geliştiğinde tanrısal bir sese dönüşme ihtimali fazladır. Booth’un öne sürdüğü “İma Edilen Yazar”a uymayan bir sestir güvenilmez anlatıcı. Gerçekçi metinlerde anlatıcılar yazarın gölgesini temsil eden ima edilen yazara hizmet ederler. Yani anlatıcı araçsallaşmıştır. Anlatıcı omnipotent’tir; her şeye hakimdir ve müdahale eder gereğince. Anlatıcının müdahale etmediği metinlerde bu durum farklı tezahür eder. “İma edilen Yazar” roman/öykü boyunca anlatıcının ahlaki tercihlerden anlaşılır. Anlatıcının ahlakçılığı kurguyu da yönlendirir. Cumhuriyet romanlarından köy romanlarına bu izleği görmek mümkündür. Özellikle anti-mimetik metinlerde “güvensiz anlatıcı” görebiliriz. Aslında Barthes’ın “yazılır metinler”inde güvensiz anlatıcı olmazsa olmazdır diyebiliriz. Ayrıca şunu da unutmayalım ki, güvenilir anlatıcı gücünü yazarın ahlakçılığından alır.

Merdan: Kendinizi “Karşılaştırmalı Edebiyatçı” olarak tanımlıyorsunuz aynı zamanda. Karşılaştırmalı Edebiyatın imkânlarından bahsetseniz biraz, bu yaklaşım Türkçe edebiyat eleştirisinde ne kadar etkin mesela?

Akçay: Karşılaştırmalı Edebiyat bir genre, yani tür okumasıdır; edebi türler arasındaki geçişkenliklere, türün farklı kültürlerdeki işleniş biçimlerine bakar öncelikle. Bu tarz okumanın çıkış noktası benzerliklerdir ve benzerliklerin problematize edilmesindedir esas mesele. Yoksa iki farklı metinde aynı temanın olması onları karşılaştırılır kılmaz; maalesef Türkiye’de bir kısım akademisyen karşılaştırma diye farklı metinlerdeki benzer temaları özetler ki bunun da disiplinle ilgisi yoktur. Bir sorunsala yaslanmayan hiçbir okuma Karşılaştırmalı Edebiyat yaklaşımının içinde görülemez. Karşılaştırmalı edebiyat bakışı, edebiyat eleştirimize Berna Moran’la birlikte girmiştir diyebiliriz. Jale Parla başta olmak üzere, Nurdan Gürbilek, Orhan Koçak, Deniz Şengel, Bülent Somay, Murat Belge, Süha Oğuzertem’in yanı sıra, yine son yıllarda özellikle Fatih Altuğ’un yazdıklarını da bu “çapraz okuma”nın (Bu terimi Gürbilek’ten ödünç alıyorum) bir yerinde görmek keyif verici.

Merdan: Ian Almond, İbn- i Arabi ve Derrida - Tasavvuf ve Yapısöküm çalışmasının açılışını Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ıyla yapıyor:  “O ara biri ‘en büyük egzistansiyalist’in İbn-i Arabi olduğunu Batı’dakilerin yedi yüzyıl sonra, yalnızca ondan çalıp çırpıp taklit ettiğini yazmıştı” Fakat kitabın amacının Pamuk’un şakası gibi İbn-i Arabi’nin tüm zamanların varoluşçusu ya da post-yapısalcısı olduğu iddia etmek olmadığını belirterek şöyle ifade ediyor “Benjamin’in bir kavramını istismar ederek kullanırsak: farklı parçaların aynına, yani kırılmış bir çömleğe aidiyetini hatırlatacağız” Senin bu bağlamdaki görüşün nedir? İbn-i Arabi ve Derrida’yı aynı cümlede kullanabilir miyiz?

Akçay: İbn Arabi ve Derrida’yı aynı cümlede anmakta bir beis görmem, zira farklı çağlarda yaşasalar da geleneğe karşı sert tavırlarıyla birleşiyorlar. Elbette İbn Arabi, Derrida’nın kullanımıyla yapıbozumcu olamaz, zira farklı iki paradigmadan bahsediyoruz. İslam dünyasında paradigmatik dönüşüm çok geç gelişti. Aslında İbn Arabi bize dinin hiçbir zaman bireyin öngörüsünü engellemediğini ikili karşıtlıkların altını oyarak gösterir. Hem de yüzyıllar öncesinde.

Merdan: Almond, “İbn-i Arabi için felsefeci ve ilahiyatçıların Tanrı’nın eşzamanlı aşkınlığını (tenzih) ve içkinliğini (teşbih) anlayamamaları, Derrida için ise Batı Metafiziğinin ‘anlam’ kelimesini hiçbir zaman sorunlaştıramaması ya da kavramlarla ifade edilirse göstergelerin bizi ‘anlamlara’ değil basitçe diğer göstergelere götürüyor olması” konusunda ikisinin de metafizik itimatsızlık noktasında birleştiğini söylüyor. Hak veriyor musun?

Akçay: Katılmakla beraber bir rezerv koymak isterim. Hakikatin olmadığı bir dünyadan bahsediyoruz. Her iki filozof da hakikatin mutlaklığı sorgular.

Çınar: Eleştiri dışına çıkarsak Siyabesta’yla başlayan, Mukavemet’le çehre değiştiren ve son olarak Cape Town Öyküleri’yle çok başka süren bir yazarlık serüveniniz de var. Yazarlık üzerine konuşurken yazmanın bir gerekçesi olmadığını ve yaratıcı yazarlığın bir anlamda safsata olduğunu söylemiştiniz. Son yıllarda epey rağbet gören yaratıcı yazarlık atölyelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akçay: Yazmanın gerekçesini sunduğunuzda yazının öncesine başka şeyler alıyorsunuz demektir. Yaratıcı yazarlık bir aldatmadan ibarettir; işin ticari boyutunu bir tarafa koyuyorum. Metnin oluşum sürecindeki müdahaleden bahsediyorum. Metin bir doğum sancısından çıkmaz, yaratıcı yazarlık ister istemez tahkiyeye yönelmek durumundadır. Şunu demek isterim kısaca: Metnin bir formülasyonu yoktur, biçim ise süregelen bir formdur ve durağan değildir.

Çınar: Mukavemet’teki öykülerde dili başkalaştıran bir araç olarak tasavvufi terimlere rastlıyorken Cape Town öykülerinde yabancı bir dili, İngilizce ifadeleri tercih ettiğinizi görüyoruz. Bu yeniden türetme ve metafor düşkünlüğü üzerinden üslup ve anlatı ilişkisine bakışınızı öğrenebilir miyiz?

Akçay: Şimdi metnin edebi olmasının tek ölçütü biçimdir. Ben burada biçim-anlatı ilişkisine nedensel bir zincir olarak bakmıyorum. Neden-sonuç ilişkisi yoktur. Biçim hem nedendir hem de sonuç. Ve anlatının bir merkezi yoktur, sonsuz merkezlere teşnedir metin, diye düşünüyorum.

Çınar: Edebiyatımızda hemen her kuşağın bir şekilde toplanıp edebiyat üzerine konuştuğu bir mekân, bir hafıza mekânı vardır. 90 kuşağı öykücüleri olarak o yıllarda Beyoğlu’ndaki Leylek Kafe’de toplanıyordunuz. Neler konuşuluyordu orada?

Akçay: Leylek Kafe, 90 Kuşağının bir kısmının 2000-2006 yılları arasında buluştuğu mekanlardandır. Cuma akşamları sürekli buluşur, hafif tartışmalı edebiyat sohbetleri yapardık. Bezen yazıklarımızı kıyasıya eleştirirdik. Mekanın müdavimleri arasında Sema Kaygusuz, Ömer Ayhan, Müge İplikçi, Özen Yula, Fatih Altuğ, Seyit Göktepe, Deniz Spatar, Saliha Yadigar, Onat Işık, İnan Çetin, Mehmet Çelik, Rıza Kıraç, Akın Sevinç, Leyla Ruhan Okyay, Hürriyet Yaşar, Nalan Barbarosoğlu, Murat Sohtorik, Almıla Özdek, Sevengül Sönmez, Duygu Kökek sayılabilir; seyrek gelenler arasında da, hatırladığım kadarıyla Selçuk Orhan, Hasan Öztoprak, Seher Özkök, Mahir Öztaş, Yekta Kopan Ahmet Karcılılar, Süreyyya Evren, Mehmet Batur ve Türker Armaner vardı. O zamanlardan hiç unutamayacağım bir anekdot aktarmak isterim: 2002 yılıydı, bir akşam Türk edebiyatında Yeni Eleştiri’nin temsilcisi olarak bilinen Hüseyin Contürk çıkageldi. Hoş bir sürpriz olmuştu bizim açımızdan. Boş gelmemişti, heybesinde hepimize yazdığı mektuplar vardı. Bana yazdığı mektupta o zamanlar yazdığım eleştiri yazılarına dair notlar vardı. Çok onurlandırıcı ve teşvik ediciydi notları benim için. Herkes için öyle olmuştur umarım. Onunla Wayne C. Booth’un neden hala Türkçe eleştiride etkili olmadığını konuşmuştuk. Sürekli ileriye bakalım diyordu, günümüzün eleştirisi farklı olmalıdır, diyordu. Bu kuşağın eleştirisi sizden çıkar, önceki kuşaklardan beklemeyin diyordu. 84 yaşında bir eleştirmenin kuşağa ve yazdıklarımıza çocuk heyecanıyla yaklaşımını şaşkınlıkla karşılasak da, o aslında edebiyatın geleceğin gözü olması gerektiğini tavrıyla bize yeterince kanıtlamıştı.

Çınar: Ahmet Sait Akçay öyküsünü kendi kuşağıyla birleştiren ve yine o kuşaktan ayıran nirengi noktası nedir?

Akçay: 90 Kuşağıyla ortak noktamız postmodern kurmacadaki kararlılıktır, ki bu da ikinci kitapla, Hayy’la belirginleşecektir. Yapıbozumcu ve postkolonyal bakışımla az da olsa ayrı düşüyorum. Mekan takıntısı kuşağın ortak yönü olarak belirginleşmiştir, diyebilirim.

Merdan: Cape Town Öyküleri’nde yoğunca hissedilen bir ritim var. Bu ritmi elektronik müziğe olan ilginizle bağdaştırabilir miyiz?

Akçay: Elektro Sound son dönem öykülerin mayasını oluşturur, böyle bir tercih şüphesiz biçimsel arayıştan kaynaklanıyor. Kendiliğinden bir durumdur bu. Benim için metin, kendisiyle cebelleşmek durumundadır. Biçim ve haz denemesi de denebilir.

Merdan: Kitap-lık dergisinde “Jozi” isimli, soluk soluğa koşulmuş bir yolun bitiminde okuruna umulmadık bir yerde aradığı ile burun buruna gelmiş hissi veren ve tek bir nokta kullanarak yazdığınız bir öykünüz var. Anlatan ama anlatmayan. İstediğiniz tam da bu değil mi?

Akçay: Evet, “Jozi” ve benzeri öykülerde farklı bir coğrafyanın imkansızlığı üzerine düşünmeye çalıştım. Metin kendisini anlaşılır kıldığında intihar eder,  bence. Metin senle oyun oynar, bu oyununun da sonu yoktur.

Çınar: Yapısökümcü eleştiriyi bir çeşit onanizm yani yazarın kendi kişisel tatmini olarak gören bir tavır da var. (Dünya edebiyatında, Orta Avrupalı yazarlar arasında) Bizde özellikle sizin yazdıklarınıza benzer öyküler okuyan deneyimsiz okurlar bu metinleri yazar tarafından bile isteye şifrelenmiş, kilidi de ortadan kaldırılmış okunaksız metinler olarak algılıyor ve onları büyük oranda yadsıma yoluna gidiyorlar. Soru da yanıt da uzamasın diye “Hakiki sanat izlerkitleyi umursar mı?” meselesini açmayacağım. Fakat yöneltilen bu ve benzeri eleştiriler için neler söyleyeceğinizi de merak ediyorum.

Akçay: Şunu rahatlıkla ifade edeyim: Bir yazar olarak amaçladığım edebiyatın biçimsel kervanına katılmak, bir çeşit diyalog kurmak. Bunlar en başta Thomas Pynchon, David Foster Wallace, William Gaddis’le başlayan çizgideki yazarlardır. Artık yazmak dünya edebiyatıyla bir diyalog kurmaktır. Türk edebiyatında bunun en güzel örneği Mahir Öztaş’tır. Okurun ilgisine de kayıtsız kalmayı tercih ederim. Öyküde dünyanın nerede olduğunu görmek isteyenler bir zahmet Lydia Davis’i bir okusunlar.
Şimdi yapısökümcü eleştiri, pozitivist yargılara yatkın eleştirmenlerin pek içine giremediği bir alandır. Çünkü yapıbozumcu okuma “diken üstünde yürümeye” benzer. Metnin içindeki, “kendi içinde farkı” tespit etmek, farkların farkını görmek yorucudur. Metafizik ve anlam dünyasından arınmadan bu tarz bir okumayla temas kurmak neredeyse imkânsız.