11 Ara 2014

Keşfsever'in Ayelof'la 7 Durağı

Intro
"Bittikten sonra isim konur şiirlere"

Yazdı. Bir temmuz yazı. Keşfsever her zaman ki orman yürüyüşlerinden birine çıkmıştı. Gün parlak, güneş sarı ve orman kasvetli soğuk yeşilliğine nazaran en berrak yeşilliğindeydi. Âşık olmak için ne kadar güzel bir gün. Hayır, papatya toplamak için ve kırlarda etekleri uçuran türden koşmak için hakikatte. Beşeriyetin değil Kainatın güzelliğinde liriklenme günü.. Keşfsever’in içi nasıl da sarıydı o gün. Ne bir şey arıyor, ne özlemini çekiyor en müphem şeylerin ne de herhangi bir mazi gamının tesirindeydi. En berrak ve yalın hallerinden birindeydi o gün ruhu.
bu.

I
"Nothing's gonna change my Woorld, Nothing's gonna change my Woorld"
Beatles / Across The Universe
http://www.youtube.com/watch?v=PN9n1bAahg4
Ve ses. Bir ses. Oscar Wilde'nin parlak betimleri şarkı olmuş da çalıyor sanki sesi. Ormanda bir çocuk beyaz bir köpekle raks ediyor. Keşfsever öylesine mest oldu ki, kıpırtısız seyr etti. Tanrım, nasıl bir güzellik bu. Gözleri kara, teni bembeyaz, dudakları en masum pembe, saçları kumral ve gerçekten Yusuf soyundan bir çocuktu bu. Ama onu güzel yapan şey yüzünün roma heykelleri kusursuzluğunda değil bilakis kusurlu ama büyülü ve de çocuk masumluğunda olmasıydı. Üstelik hakikatte güzel olan ruhuydu. Ruhunun en latif bu sesiyle raks ederken gülümsüyordu çocuk. Dönüyordu, gözleri kapalıydı ve dudaklarında o uğruna soneler, beyitler ve de sonsuz sayıda güzellemeler dizilecek tebessümü taşıyordu. “Tanrım” dedi Keşfsever. “Tanrım, bu çocuk ne güzel. Onu tüm şerlerden koru.” Post modern bir tablo önü tahlil süresinden uzundu bu seyir ve de asla bir müze durağında değil. Hakiki bir seyrdi ve tam anlamıyla Bedii eseriydi.
Yürüdü. Ve birden aklına düştü.
“Bir çiçeğe sahip olmak isteyen onun güzelliğinin soluşunu seyretmek zorunda kalır.”*
Gözleri donuk, yüzü ifadesizdi şimdi.

II
Lacrimosa
Mozart / Lacrimosa
http://www.youtube.com/watch?v=k1-TrAvp_xs
İkindi olmuş, tefekküre dalmıştı ki, birden başını ormandan gelen sese döndürdü. Öğleyin gördüğü çocuktu bu ve bir kurt cesedine işkence ediyordu. Gözlerine inanamıyordu Keşfsever. Kurdu paramparça etmiş ve zavallı hayvanın zelil ve naçiz cesedini yüzünde öğlenki tebessümünün tam zıttı şeytani bir gururla ve tiksinmiş bir gülüşle seyr ediyordu. Katline ve zaferine karşı kimsesiz ormanda bile tekebbürdü. Kibre düşmek için başkalarının gözlerine ihtiyacı olmayacak kadar büyüktü kibri.
Dayanamadı Keşfsever ve en softa sesiyle bu tezatlar mahşeri küçük yaratığa baktı. “Sen, dedi. Sen Yusuf falan değil Azazil neslisin. Güzelliğin adi bir kibr bahanesi sana. Ve zulm edenlerden olacaksın sonunda nefsine.” “Bu mahlûka bunları yapmaya hicap etmiyor musun?” dedi, hakir, tepeden bakan, yargılayıcı ve en öfke dolu sesiyle. Katıydı. Huzur ve Musa kıssasındaki Musa’nın hızlılığı ve peşin hükümlülüğündeydi. Pis pis sırıttı çocuk ve zerre umursamadan gururla Keşfsever’in gözlerinin içine baktı.
“İntikamımı aldım. köpeğimi korkutmuştu, haddini bildirdim” dedi.
Ve koştu ormanın derinliklerine. Akşamın karalığı yeni bastırıyordu. Ve çocuk şehrin aşağısına gitmişti. Yüzünde alacağı intikamların hazzı ve içinde durmak bilmeyen bir şevk vardı. Koştu, koştu ve ormanın artık kara ve korkunç olan şeytaniliğine karıştı.
Keşfsever yazgısına sofuluğu koyan Yaratıcı’ya şükretti. Nesl-i Azazil olmadığına şükr etti ama yüzünde beyaz sofu kibri belirdi. Yargılarken öyle tepedeydi ki ve öylesine küçük görmüştü ki Azazil’i, en nadide şükür hazlarından biri sandı beyaz kibrini. Güçlüydü ve iyi’liği kendi iradesiyle seçmişti çünkü. Öyle sanıyordu. 
III
Walking With the Ghost
Kadebostany / Walking with the Ghost
http://www.youtube.com/watch?v=PQDK6x1i8jY

Kâbustu bu. Gecenin en kırmızı ve en siyah yerinde görülen bir kâbus. Gözleri kırmızı ve sureti siyah bir silüet ona doğru yürüyordu.  Yaklaşınca silüetin çok çekici bir adama ait olduğunu fark etti. Gaddar bakışlı, küstah gülümsemeli tam bir cins-i ateşti bu. Umursamadı ama içini kırmızı bir haz merakı bastırdı. Acaba bu adamı öpmek nasıl olurdu diye düşündü.  Haz’dan çok merak vardı. Ve bu merak keşf değildi. Düşüncesi bitmeden ışık hızıyla dudaklarına yapıştı siyah siluetli adam Keşfsever’in. Ve Keşfsever o zamana değin bembeyaz olan heykelini kırmızı, akışkan ve pür-i ateş halinde gördü. Kendini bırakıyordu ki birden aklına elleri elma kokan ilk kadın'ın sözleri geldi. “Utanıyorum” diyebildi. Kâbus değildi. Ama kâbus olmalıydı bu. Baştan çıkarılmıştı. Ve bunun nedeninin o beyaz sofu kibri olduğunu bir an olsun bile düşünemedi. Pişmanım, pişmanım ama keşf dedi. Keşf ettim dedi.
Geceyi sehere o gamlı eser bağladı. Ve ağladı. Pişman olması gerektiği halde pişman olamamasına. Ağladı biraz.
Bu eser notalarınca.
http://www.youtube.com/watch?v=aVlyzznCxkQ
Tuva Semmingsen / Lascia ch'io pianga







IV
Üç İntihar Çiçeği
Aradan bir susmak zamanı geçti. Ve yürüyüşlerin birinde bir mektup buldu Keşfsever, kağıtları sararmış ve zarfı pasaklı. İçini açtı ve belli ki bir öyküsü olan fakat diline hiç aşina gelmeyen mektuptaki şu sözlerin kalbini nasıl olur da bu kadar titreştirir olduğuna şaştı.
Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan. Bir narin kelebek ölüsü. Göğsümde bir sevda kelebeği. Vahşi bayırların maralı, mor dağların kaçağı. Nazlıcan boşluğu aramızda.
Zarfı kapadı ve özenle bulduğu yere kondurdu, zarfı bile perişan düşmüş o mektubu.
V
Adsız-Sessiz
Sabah geldi. Sabah geldi. Ve sarıldı sabah’a Keşfsever. Bir cami önüne rast gelmiş sarılmalardaki gibi sarıldı. Büyük caminin kainat lambalı ışıkları altında yanyana fotoğraf çekilen sevgililer gibi sarıldı.
Ve üçüncü Kez önce Yusuf’a sonra Azazil’e benzettiği çocuğu gördü. Öğleydi. Muzip, çocuksu bir gülüşle bu sefer; "Merhaba. Merhaba ben Ayelof" dedi. Sofuluğunu elinden alan kırmızı-siyah gecesinden sonra tekrar gözüne masum ve çocuk gelen ve adının Ayelof olduğunu öğrendiği bu varlığa hiç de tepeden bakmadı Keşfsever bu defa.
Keşfsever’in yüzünde bir öğle güneşi parlatan bir soru sordu çocuk.“Yürüyelim mi" dedi.
Yürüdüler. Ormana, etrafa, beyaz zambaklara, kurdun şimdi kötü bir hatıraya dönmüş cesedine, narin kelebek ölülerine, kuşların "uç" seslerine, çiçeklerin elvurulmamış ve toplanmamış hallerine beraber bakarak, konuşarak, gülüşerek ve sonsuz hazda muhabbetler ederek yürüdüler. Dağlara tepelere çıktılar. Kamp kurdular beraber. Üşüdüler. Önce başına, sonra göğsüne sardığı kırmızı şalını sardı Keşfsever Ayelof'un bebeksi başına, "üşüme" dedi. Ayelof da tıpkı bir babaannenin olan kara çoraplar giydirdi Keşfsever’in ayaklarına.
Sonra elinden tuttu Keşfsever’in ve söyledi çocuksu bir inanç ve kararlılıkla: “Seni çok seviyorum. Hiç kaybetmek istemiyorum. Sonsuza kadar benimle kalacaksın.”
O an için dünyadaki en mutlu insanlardan biri oldu Keşfsever ama söylediklere inanmadı Ayelof'un. Asla yalan söylemeyen ama söyledikleri doğru olmayan farklı bir lisanın sahibiydi Ayelof. Yalan söylemiyordu ama bu dünyanın gerçekliğinde yaşamıyordu. Belki de çoktan azad olmuştu aklının iplerinden. Kara, zeki, ışıklı ve çocuk gözlerinin için bakıp gülümsemekle yetindi sadece Keşfsever.
VI
Yusuf’u Kaybettim Kenan İlinde / Laura's Murder
http://www.youtube.com/watch?v=BTHK_5IiHeo
http://www.youtube.com/watch?v=FWrKck5asuA
Şehrin aşağısına inmemeliydi. İnmemeliydi. Ama inecekti. Azazil yanı tutmuş ve inmişti bir gece yarısı. Ve kurtların saldırısına uğrayıp ormanda naif bir kelebek ölüsü bırakmıştı geriye.. Ama yüzündeki duru ifadeden bunun bir soysuz bir kurt savaşı değil, soylu ve amaçlı bir ölüm olduğunu anladı Keşfsever. Soylu bir ölümdü bu son savaşı. Kendi Azazil’iydi savaştığı ve diyet olarak da canını vermişti. Artık melekler kadar safiydi.
Ormanda bu sefer cansız ama yine de güzel, hala güzel o yüze bakarken işte tüm bu saklanmış an’ları anımsadı Keşfsever. Eğildi ve önce yanaklarından sonra alnından öptü Alyefo’nun.
“Sen öyle güzel bir çocuksun ki, tüm şerlerden korusun seni Yaratıcı.” Ve nedensiz sorunun hatırladı şimdi cansız olan bu sureti gördüğü anda ama’dan sonrasını getiremediği cümlenin.
“Ama bir tarladaki çiçeğe sadece bakmakla yetinirsen, o hep seninle olacaktır; çünkü çiçek akşamın ve günbatımının ve nemli toprağın ve ufuktaki bulutların parçasıdır. Orman bana bunu öğretti. Senin hiçbir zaman benim olamayacağını, o yüzden de seni hiç kaybetmeyeceğimi öğretti.“* Ve sıcacık damlalarla yıkadı masum suretin yüzünü. Alnında öptü ve gömdü dostunu.
Ve mezarının üzerine beyaz bir zambak soğanı ekti. Ve beyaz zambaklara bakıp söyledi;
"Belki meraklı ve keşf gözü açık çocuklar sularlar bunu da, mezarının üzerinde beyaz baloncuklar çıktığını görüp, senin cennete gittiğine inanırlar…"
VII
Einsamer Hirte  
Zamfir / Einsamer Hirte
http://www.youtube.com/watch?v=0Wv3Ya9nskA


Sonra bir güneş battı. Küçük prensin günbatımı seyr edişleri tadında bir ikindi seyrine tutuldu.
"Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabb'im budur." dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem." dedi."**
(En'am 76)
Dudaklarında en masum pembe çocuk tebessümü ve gözlerinde ışk ışığı yine yollara düştü Keşfsever.
Ve ruhunun sesi olan o eser eşliğinfe mırıldandı kimsesiz;

"Ben hiçbir yerde durmamalıyım. Ben sürekli yürümeliyim."
Dostunun mezarına baktı ve yeni bir meçhule hicret etti.






https://www.youtube.com/watch?v=2sgPsNFqxC4

Zbigniew Preisner / Prayer


2014, Aralık.

Hiç yorum yok: