Eylül 11, 2019

İdol*


Şu kitaplıktan daha güzel ne mülk var? Her sabah namazından sonra o kitaplığa varıp, ilmine devam eden güzel dedem, senden daha güzel idol mu var? 

Tanıdığım en disiplinli, çalışkan, tevekküllü ve inandığı gibi yaşama cesareti gösteren kişiydi dedeciğim.

*

6 gündür başka âlemin sakinisin ama bak varisin burada. 

Nur ol... 

Ağustos 27, 2019

Ruh Müzem Sakinleri*

Henüz hiçbir yerini çok sevemediğim bu dünyada sanırım en çok burayı seviyorum. Ruh Müzem'i. Ancak keşf'i çok sevenlerin yürümeye sabır göstereceği tekinsiz bir patikası, belirsiz bir rotası var. Burası nihayetinde bir müze ama Ruh Müzem'in patikasına ancak rast makamı ile varılabiliyor. İsimlerin, cinsiyetlerin, şehirlerin, mesleklerin, zamanın hiçbir önemi yok. Ruhça konuşabilmek kafi.

Tam da bu yüzden yolu rast makamı ile buraya düşenlerin yeri Ruh Müzem'in en güzel köşesi;

"Merhaba,

Ben M.T. Tıp fakültesinde öğrenciyim, aynı zamanda sosyoloji okuyorum. Aklımın ilk erdiği zamanlardan beri insana, onun davranışlarına, fizyolojisine ve psikolojisine karşı derin bir ilgim var. Birkaç gün önce İdefix'ten Psikanaliz Yazıları dergisinin birkaç sayısını sipariş etmiştim. Elime nihayet bugün ulaştı. İdefix'in âdeti olduğu üzere yanında hediye olarak bir dergi göndermişler "Sabit Fikir". Haftalık ve aylık olarak yayınlanan birçok mecmuayı okumuş ve hiçbirinin içeriğini doyurucu bulmamıştım bugüne kadar. Bununla da yetinmeyip bu yayınlara karşı savaş açtım desem yeridir. Sabit Fikir Dergisi'ni de bu önyargı ile açtım, birkaç sayfa çevirdim ve bir yazıyla karşılaştım "Aşırılıklar Çağı'nda aşkın bir ruh: Simone Weil". Yazının giriş cümlesi "J.J. Rousseau'nun..." diye  başlıyordu. Şu sıralar Rousseau'nun Émile kitabını okumaktayım, bu nedenle sanırım istemsizce okumaya başladım yazıyı. Henüz kargo paketini yeni açmıştım, ayaküstü okuyuvermişim yazıyı. Yazarını hemen bulmalıydım, yazının başına döndüm ve sizin isminizle karşılaştım. Derhal sizin hakkınızda bilgi edinmeliydim. Bir blog sahibi olduğunuzu farkettim, kapısı zaten aralıktı, ben de içeri usulca sokuluverdim. Nerede ne var diye kurcalarken "Johann Pachelbel" yazdığını gördüm. Sanki birisi size ulaşmam için küçük ekmek kırıntıları serpiştirmişti her yere. Neden mi böyle düşünüyorum? Klasik müziğe büyük merakım vardır, listelerim neredeyse tamamen Chopin, Handel ve Yiruma'dan oluşuyor. Fakat klasik müzik türü içinde bir parça var ki onun yeri çok ayrı "Canon in D". Ardından ilk defa karınca görmüş bir çocuğun heyecanına benzer bir heyecanla daha fazla yazıya ulaşmalıyım dedim. "Ruhça" isimli bir yazınızı okudum ve bugünlük bu kadar kâfi dedim kendi kendime, doymuştum, yavaş yavaş tüketmeliydim. Ardından yaşamınıza ve eğitiminize dair bir şeyler bulma umuduyla birtakım aramalar yapsam da nafile. Sonra dedim kendi kendime bir ehemmiyet teşkil etmiyor zaten, varsay ki sayfaları oraya buraya savrulmuş sahipsiz bir günlükten notlar okuyorsun. Diyeceğim o ki, dergilere dair önyargım halâ yerli yerinde durmakta. Fakat düzenli olarak yazıyor iseniz yazılarınızı okumak için Sabit Fikir Dergisi'ni düzenli olarak edinmeye çalışacağım.

Saygılarımla."

Ağustos 15, 2019

Kendilik Cesareti*

Sanatçıların ya da sanat eseri yaratma hevesi güden insanların başına gelebilecek en talihsiz şey; tesirinde, çekiminde, cezbesinde kaldığı güçlü bir ruhu şuursuz taklit etmek. Taklit ne kadar şuursuz, ego ne kadar yaralıysa vaziyetleri o kadar trajik oluyor.

Tezle değil antitezle başlayan, bir akıma karşı doğan fikir akımları gibi yazmak reaktif tavırla yapılıyor bazen. Reaktif bir tavırla yazanların rekabet hırsından beslendiğini görürsünüz. Yaratma edimi kendiliğinden değil "o yazıyorsa/o yapıyorsa ben de yazarım/yaparım" diyedir.

Kendiliğinden, kendilikleriyle değil, reaktif bir tavırla yola çıkanlar en çok üslûp ve özgünlük konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Kendilerine ait bir odaları, kavramları, sözcükleri yoktur çünkü. Deneme, şiir, inceleme, eleştiri, roman denemedikleri bir tür kalmamıştır.

Tam da bu yüzden özgünlük yetenekten daha mühim. Yetenek, zekâ, birikim hepsi büyük avantajlar ama yeteneği, zekayı, birikimi özgünlükle birleştiremeyenler benzersiz bir eser ortaya koyamıyor.

Sabit Fikir*

Sabit Fikir dergisinde Keşfsever köşesiyle keşiflerimi arz edeceğim bundan böyle. :) İlk selâm Simone Weil hanımefendi ile. Sevenlerine duyurulur.




Ağustos 06, 2019

Zeynep Merdan / Kötülüğe Karşı Tezler

Meselesizlik, en büyük meseledir. Birbirimizi mesele edişimizi mesele etmek gereksiz bu yüzden. Meğer ki, mesele ettiğimiz şeyler; mesele ettiğimiz kişilerden muteber olsun.

I. Kinin Kiri 
Kir bazen yüzeydeki bir lekenin arkasına saklanır. Onu kendine paravan edinip kendini kamufle eder. En kötü kokan kirdir bu. Temizlenmeye direnç gösteren, çıkmamakta ısrarcı olan inatçı kir. Sürekli birilerine karalayanlar da böyledir. Birazcık eşeleyin sadece, lekelerin derinliklerinde gerçek kirle yüzleşirsiniz.

En ilkel arzumuz güç istencidir. Gücü tıpkı bir kaplanın ilkel şehvetiyle duyumsayanlar gücü delicesine isteyenlerdir. Kendini çarmıha germe kudreti bulamayan, kendini nesne etmeyi beceremeyen akıllar ancak başka benlikleri yok sayarak var olabilirler. Güçle erotik bir ilişki kuranların ilkesizliği, kendilerinden zayıf olanlara dayattıkları adalet ve kendilerinden güçlü olanlara gösterdikleri hoşgörüyle ifşa olur. Oysa aksi olması gerekmez miydi? 

II. Ufak Tefek Barbarlıklar
"Muhabbet"in sohbet ve sevgi gibi iki anlamı olması manidar. Sesini, jestlerini, mimiklerini, sohbetini sevdiği insanı seviyor insan. Sevmediğine ise önce yüzünü, sonra sırtını, en son da kalbini çeviriyor. Birbirini sevmeyen insanlar bu yüzden birbirlerinin konuşmalarına katlanamazlar. Nefret hâlinde ise muhakeme tarzı, ses tonu, mimikler, vurgular, en çok da benliğin duyulduğu yer olan retorik kısmı katlanılmaz hale gelir. Bu yüzden mi muhabbet beslenmeyen insanların yüzüne değil arkasından konuşuluyor? 

Dedikoduyu vazgeçilmez bir sohbet malzemesi olarak görmek hiç bu kadar olağanlaşmamıştı. Ne sığ bir vaiz sesi ne ahlak bekçiliği ne her şeyi fazla ciddiye almak bu. Yaş, konum ne olursa olsun ruhtaki büyük bayağılık alameti bu: başkalarının aleyhindeki sansasyonlarını konuşmaktan hayvanî ve ilkel bir haz almak. Gıybetin temelinde "vurun kahpeye" hazzı vardır. Garrote, Giyotin, Recm gibi toplumsal kırbaçların soyut bir varyasyonu; cezalandırmanın sözle ve ilkel bir haz duyularak yapılması. Bedene değil, ruha ve benliğe uygulanan bir şiddet türü. Kişilerin itibarsızlaştırılmasından başka hedefi olamayan dedikoduyu birçok entelektüelin neden yapmadığı gayet sarih. Gıybet ve hazzı zihni olgusal düzleme çıkamayanların meşgalesi olabiliyor ancak.

III. Ben’in Zaferi
Ayn Rand'ın Objektivizm'ine haksızlık edildiğini düşünüyorum. "Ben"i özne değil; nesne olarak fikir ve sanata dahil etmek yüksek bir aklın tezahürü. "Ben" muhteşem bir kelime. Yalnızca "ben"i kullanarak herkesi yazabilirsiniz. Başkalarının biri hakkında söylediklerini, o biri de aynı kelimelerle başkasına diyorsa, itham edilen "ben" değişiyor fakat jargon hep aynı kalıyor ve artık itham tekerlemesine dönmüş bu tiyatroyu tüm toplum oynuyorsa?

Kendini başka benlerin gözünden "sen" ve "o" olarak göremeyenler kendini nesne edebilme yetisine sahip olamıyor. Çelimsiz benliklerinin tahtında onların, bunların, şunların nazarında ne konumda olduklarını dahi göremeden itham tekerlemelerini savuruyorlar. Herkes "ben"i sahiplenedursun Ben hep tek. "Ben" hep haklı. "Sen" ve "o" hep itham edilen. Ben'in kullandığı kelimeler dahi aynı. İstediği yüzleri, sesleri giyinecek kadar kudretli Ben. Ben hep haklı, hep en iyi, hep en yüce. Ah, Ben. Ah zavallı bu Ben.

Ben dili bahsine en güzel katkı olan Wittgenstein'in Dil Oyunları Kuramı her şeye uyarlanabilir. Herkes kendi dil oyununun grameri konusunda o kadar muhkem, başka dil oyunlarında o kadar cahilken; herkesin derdi kendi dil oyununu diller hiyerarşisinin tepesine koymak. Herkesin kendinden olmayan krallığa çöplük dediği Dünya çöplüğünde herkes kendi krallığından(çöplüğünden) olmayanları horoz, kendini ise Kral addetmekle meşgul.

IV. Uslanmaz Us
Uslanmanın etimolojisi seviyorum. Nasihatten de musibetten de 'us'lanmayana bazen sadece daha çok musibet gerekiyor. Israrla, fesatlıkla, ahmaklıkla aynı hatayı tekrar edeni sınıfta bırakıyor Hayat. Uslanmayan köteğini yiyor. Ta ki dersini alana dek. Usanmaz bir inatla aynı şeyi(hatayı) yapıp farklı sonuçlar beklemeyi ahmaklık diye tanımlayanlar uslanmayışın tarifini de yapmış oluyorlar. Aynı hatayı yapma ısrarı usandırmıyor mu bilinmez ama uslanmayışa tanık olmak dahi usandırıyor. Utandırıyor. Kendi usuyla meşgul olan ne güzel uslanıyor oysa. Hayattan tokadını yemiş, yemiş ama utanmışlar, utanmış ama uslanmışlar gibi. Utanmayana da, usanmayana da, uslanmaya da susuyor us; utanır da usanır da belki uslanır diye.

Kötü deneyimler, varlığımızdaki eksikliklerin tekâmül vesileleridir. Bir harfi onlarca kez çizdiren öğretmen gibi davranıyor Hayat. Nasipsizlere aynı ödevi, ceza gibi düzelene kadar tekrar ettiriyor. Azmedenlere ise hakkını veriyor. Hayatın soruları en zor yerden gelmiyor; zorlandığımız yeri en zor sanıyoruz yalnızca. Kaygı, şefkat, hırs, kibir, itibar nerede zorlanıyorsak onu koyuyor sınav diye önümüze. Azmet, aş ve geç diyor bunları. Parmakların neyde ısrar ettiğine göre veriyor notunu Hayat. Ne parmaklarıyla birilerini ispiyonlayanları ne de hırsla parmak kaldıranları başarılı sayıyor. Parmaklarındaki kalem nasırlarından seçiyor gerçek talebesini.

V. Şefkatin Acıtan Bilgisi
Acı, dile ya da yazıya düşebilir mi? Acıyı şimdiki zamandayken kaleme getirmek ne kadar münasip? Acının 3 hâli var: Acının Kan Hâli, Acının Kor Hâli, Acının Yas Hâli. Henüz yaralanmışken, "acının kan hâli"nde yazılamaz. Yazmaya teşebbüs etmek dahi acıya saygısızlıktır. "Acının kor hâli" belki yazılabilir. İnleyişe benzer, kesik kesik, mecruh bir dil ile. Yazılmaya en müsait hâl; "acının yas hâli" sanırım.

Şefkat insana en çok kudretliyken yakışıyor. Fakat insanın şefkati hayatında gerçekten tatbik edişi tam düştükten sonraki zamana tekabül ediyor. Yaralı hâline. Yaralanmadan, yaralamamanın erdemini bilmiyor insan. Yaralandığı için yahut yaralanma korkusuyla yaralamamayı tercih etmekte sahici bir yaralamama erdeminden bahsedilebilir mi? Bilinmez. Cevabı, o sahiciliğin de sınanacağı; yaranın iyileştiği andan sonrasında bariz. İsmet Özel'in "tam düşecekken tutunduğum tuğlayı rab bellemeyeceğim" mısrası harika bir ikaz bu bahse. Canımız acıdıkça anlıyoruz en güzel. Canımız acımadansa çok güzel acıtıyoruz yalnızca. Yaralanma korkusundan yahut yara acısından olmayan, yaralanmanın erdemini bilen şefkât bu yüzden duyguların en yücesi. Şefkâtin bu bilgisine canı yanmadan varan var mıdır peki?

VI. Dayatılan Gerçeğin Dayanılmaz Şiddeti
Meraka bakıp geçer, gerçeğe ise maruz kalırız. Gerçeğe gerçekten temas etmeyi göze alamadığımızdan gerçeği gün yüzüne çıkaranları şiddetle itham ederiz sadece. Oysa gerçeğin kendisidir şiddetli olan. Kendi gerçekliğini dayatmak da şiddetlidir. Dayatılan gerçeğin dayanılmaz şiddeti. Gerçeğin şiddetine mi yoksa dayatılan gerçekliğin şiddetine mi maruz kaldığımızı nereden bileceğiz peki? Dirençle... Bize dayatılan gerçekliğe egomuzun tüm teçhizatıyla direnç gösteririz. Teslim olmamak adına sonuna kadar savaşırız. Sonra bir gün, savaş biter. Muzaffer ya da mağlup çıkmaksızın teslim olduğumuz o şey, gerçeğin kendisi midir gerçekten?

Hakikat sessizlikteydi. Dile düştü, adı Gerçek oldu. Sonra kulaktan kulak yayıldı, bölündü sayısız Gerçeklik'lere. Herkes duyduğu gerçekliği Hakikat sandı. Sonra biri dile düşen ilk ağza sorma cesareti gösterdi; Gerçek'e erişti. Hakikat'se tüm bu olanlara sessizce gülümsedi. 

VII. Bağışlamak, Bağışlanmanın Bahşedilişidir Ruhumuza
Güzel hatırlayışın şifâsı diye bir şey var. Bakışın kısıldığı, kalbin arka yollarına zehirin hücum ettiği anlarda var gücü ile taarruza geçiyor. Art niyete teessüf, kalbe teneffüs ediyor. Acımanın değil, merhametin değil, yalnızca şefkatin bahşedebildiği bazı güzellikler var. Şefkat, her şeye yakıştığı gibi akla da çok yakışıyor. Aklına yavaş yavaş şefkat vurmaya başlayanları 'bağışlamanın kibri'nden münezzeh bir şekilde, her şeye rağmen bağışlamalı. 

Bağış, yüce gönüllülerin bahşişi değildir. Bağışlamalıyız çünkü ancak bağışlayarak bağışlanmaya layık olabiliriz. Bağışlamak, bağışlanmanın bahşedilişidir ruhumuza.

Bu yazı İtibar dergisinin 95. sayısında yayımlanmıştır. 

Temmuz 09, 2019

İn

"Ömrümü bir daha çıkmamak üzere bu sevgili adada tamamlayabilsem; orada bu insanları hemen unuturdum, ama sanırım onlar beni unutmazlardı. Gelip beni rahatsız edemeyeceklerine göre ne önemi var?"

J.J. Rousseau / Yalnız Gezerin Düşleri

2019, Yaz


Haziran 20, 2019

O



Oi Va Voi / Refugee

Yalnız yaşımız değil, aklımız da gencecikken bizi akl-ı baliğ kılan kitaplar ve o kitapların yazarı vardır. Benimki O'ydu. Dün ölümünün 42. yıl dönümüydü. Bu şarkı her şeyiyle bana onu, sadece onu anımsatıyor.

*

Ali Şeriati okurlarına güzel bir haber:
Ali Rahnema'nın kitabından sonra Fecr Yayınevi geçtiğimiz aylarda bir Ali Şeriati biyografisi yayımladı. Külliyatı dışında meraklısı için harika iki biyografi:

Haziran 13, 2019

Ait

İnsan canlı yahut cansız olsun; kendine, ruhuna ait bir şeyi gördüğünde anında tanıyor. Dün bu heykeli görür görmez söylediğim gibi: "bana ait" Ruhun hakiki muhatabını tanıması da böyle işte. Gözlerini, hâlini, mevcudiyetini gördükten sonra insan içinden deyiveriyor; "Bu suret, bu ruh, bu varlık... Bana ait."

Ardından kurduğu aidiyet bağının niteliğine göre sahip olmak istiyor. Yahut sahip olmayı dahi istemeyecek kadar ait oluyor o şeye.

Ait ol(un)mayan bir şey kaybedilebilir mi peki? Bir şeyin hâkiki anlamda kaybedilebilmesi için size ait olması gerekir. Diğeri emanettir zaten. Sadece bir vakitliğine zilyetiniz olmuştur.


Haziran 10, 2019

Spinoza'nın Hay Bin Yakzan'ı*

Mehmet Bayrakdar'ın Hayy Bin Yakzân’ın Çevirmeni Olarak Spinoza makalesinden; bit.ly/2I6I5ov 

Spinoza'nın İbn Tufeyl, Hay Bin Yakzan Çevirisinin Kapakları;




Haziran 09, 2019

Zeynep Merdan / Saklı Ayan


Saklama sakın Saklı Ayanı
Ayan etmekten sakınma sakın 

"En iyi gizlenme biçimi kendini göstermektir." der Carlos Fuentes, İnez’in Sezgisi’nde. En iyi saklama yöntemi ayan etmekse; en iyi susmak biçimi yazmak olabilir mi? Olsun. Ki dîl, dile gelsin.

Her görenin başka adlandırdığı şey her göze aynı akseder mi? Bilinmez ama John Locke’nin “her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözü ve İbn’i Arabî’nin Fususu'l-Hikem”inde de geçen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim”(Acluni / Keşfü'l-Hafa) kelamı başka aynalarda aynı akse düşüyor. (Başka akislerde aynı aynaya düşüyor mu demeliydim yoksa?)

Borges, her görenin başka adlandırdığı Zahir’den aynı adlı öyküsünde şöyle bahseder: “Artık evreni algılamayacağım; Zahir’i algılayacağım. Binlerce imgeden bir tekine geçeceğim; son derece karmaşık bir düşten son derece basit bir düşe geçeceğim. Ötekiler benim delirdiğimi düşünecek; ben Zahir’in düşünü göreceğim. Dünya yüzündeki bütün insanlar, gece gündüz Zahir’in düşünü görürken hangisi düş hangisi gerçek olacak? Yeryüzü mü yoksa Zahir mi?” Borges, bu öyküsünde aynı isimli başka zuhurlar ve başka isimli aynı zuhurlarla anlatısını benzersiz bir hale getirir. Onlardan biri Attar’ın Esrarname’sinde geçen bir dizeyi aktardığıdır: “Zahir, Gül’ün Gölgesi ve Perdenin açılmasıdır.” Diğer bir atıf ise, İranlı Lütf-Al Azur da Ateş Tapınağı eserinden “bir bakanın bir daha aklından çıkaramayacağı biçimde yapılmış” bakır bir usturlaptan bahsettiğidir: “Öyle ki padişah, insanlar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en derin noktasına atılmasını buyurmuş.”

Zeynin Ziyanı
Özüyle zeynini zayi etti aynada zeyneb

“Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir / Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir” diyen Özdemir Asaf, batında olan güzelliği öylesine keşfetmiş ki; kıskançlığın âlâsı Gayret Makamı'na düşüvermiş içi: "Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor." “Zahiri güzellik” herkese malumdur, ondan herkes ram alır. "Bâtınî Güzellik" ise keşf ister. Keşf gözü açık olmayan güzelliğini göremez. Saklı bir güzelliği keşfeden olmuş, her şeyiyle tıpkı bize aitmiş gibi ünsiyet kurmuşsak, yerini yalnızca bizim bildiğimiz saklı bir hazine gibi kalmasını isteriz. Bazı şeyler o kadar çok güzeldir ki çünkü aşikâr oluşlarına kıskanç bir aşığın sitemkâr bakışı gibi tıpkı, seyirci kalmaktan başka çaremiz yoktur. Bu yüzden bizlere başka tezahürlerde güzellikler giydiren Güzel, güzel(liğ)in örtüsünü de bahşediyor. Güzelliğini keşfet ve muhafaza et diyor, etmezse zeynini zayi ediyor insan.

Simone Weil’in güzelin tarifini verdiği "Arzunun diğer tüm nesnelerini yemek isteriz. Güzellik, yemek istemeden arzulanan şeydir." sözü iştah ve arzu arasındaki bağıntıyı ve tatminsizliği izah ediyor. İştah şımardığında arzu hazzın gurmesi olur çünkü zevk rafineleştikçe tatminsizlik kaçınılmazdır. Simone Weil, güzellik için ayrıca "el uzatmadan seyredilen bir meyve" diyerek seyrin zevkini de ilham ediyor. Böylesi bir bakışın keşfi yüksek bir iştahın tatmininden daha zevklidir kim bilir? Ayrıca Renata Salecl'in "arzu daima tatminsizlikle bağlantılıdır ama bu tatminsizlik özne için bir tür itici güç de oluşturur" sözü tatminsizliğin ters itkisinin de bir tür arzuya sebep olabileceğini işaret ediyor.

Kalbin Tesettürü
İnsanın en çok sakınmak istediği şeydir kendi mahremi. İnsanın en mahrem yeri; ruhu, zihni ya da bedeni değil kalbidir belki de. Tesettür en çok kalbe yakışıyor çünkü. Dîli, dile gelince; şiir, müzik, edebiyat, dans gibi dışavurumcu çoğu şeyden ayrıksı durup  ‘içe vurumcu’ duruşunu gösteriyor. Dışına ketum kalıyor kalp. Tüm çiçekler dışına açarken, içine açan Lale gibi kendini sakınıyor.

Çekingenliğin korkaklık nişanesi kabul edildiği bir zamanda kimse çekingenliğin kalbî bir hâl olduğunu göremiyor. İnsan yakınlığın işareti; kalbinin üzerindeki örtüyü açtığı ilk an, o zarif çekingenliği hisseder. Böylesi bir çekingenlik, kalbin en güzel örtüsüdür. Çekingen kalpler, haris kalplerle karıştırılır çoğu kez. Kalbindekileri saklarken harisler, kalplerini saklar çekingenler. Gururlu bir ruhun kalbini saklayışı yarasını saklayışıdır bazen de. İncitme korkusudur yahut incinmekten sakınışı.

Keşf-ül Mahcub*
Saklı bir güzellik nasıl keşfedilir? Nazan Bekiroğlu’nun “sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim” sözü maşuklara olduğu kadar güzelliğin çağrısına da yakışıyor. Güzelin çağırışı yahut güzelliğin bir şekliyle çağrı oluşu ona ulaşmanın güçlüğünü de güzelliğini de gözler önüne seriyor. Güzele, aşka, çağrıya gidiş Balzac’ın İki Gelinin Hatıraları’nda en güzel ifadesini bulur: "Ne yapayım kardeşciğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi Aşk’a gittim." Balzac’a atıf mıdır bilinmez ama “Boticelli meleği” kadar güzel olanların filmi Hanging Rock’ta Piknik’te de benzer bir ifade geçer “dağ, Muhammet’ten gelir”

Örtülü olanın aşikâr edilişini soranlara Hücviri, misallerin en saklısını ayan ediyor. Hücviri’nin, “örtülü şeyin açılması, perdenin açılması” manalarına gelen kitabı Keşfu-l Mahcub, örtülü olanın nasıl ayan edileceğine misal duruyor. Hücviri eserine bu ismi vermekle örtülü olanı açtığını, kapalıyı göz önüne serdiğini, perdeli olanı görünür hale getirmek kastında olduğunu söyler. Mahcub, kalbine cehalet ve günah perdesi çekilmiş olduğu için hakikati göremez, basiretsiz kişi demektir. Mahcubun iki tür kalbinin olduğundan bahseder Hücviri eserinde; Hicab-ı reynî ve hicab-ı gayn. Hicab-ı reyni, kara kalp, hicabı ebedi olarak açılmayan kalpken, diğeri açılması mümkün olan hicab; hicab-ı gayn’dır.

Fıtri Işık*
Güzelin arzu bağıntısı gibi hale, ışık, ışk’la da bağlantısı var. Descartes, Hakikatin Fıtrî / Tabii Işıkla Araştırılması’nda kâşifi olduğu Fıtri Işık’ı şöyle tanımlar: “Fıtri ışık tamamen saftır ve ne dinin ne de felsefenin yardımına başvurmadan, sıradan bir insanın aklını kurcalayabilecek her şey üzerine edinmesi gereken kanaatleri tayin eder ve en ilginç bilimlerin sırlarına nüfuz eder.”

Hayranlığı âşk yapamayan şey. Bilgiyi irfan yapamayan şey. Kusursuzluğu eşsiz kılamayan şey. Zenginliği hazine yapamayan şey. Başarıya zafer kazandıramayan şey. Rekabetle elde edilemeyen şey. En yüksek yeteneklerden sanat doğuramayan şey. Salieri'yi Mozart yapamayan şey: "Fıtrî ışık" Nedensiz. İzahsız. Gerekçesiz. Bir lütuf ya da bela. Eşit dağıtılmayan. Hırsla sahip olunamayan şey. Bir ışık, bir hale. Sadece ve sadece ruhta olan. Vardır ya da yoktur.

Saklı Ayan
Fıtri ışık, saklı ayanı işaret eden bir pusuladır. Ona sahip olanların ibresi her zaman ve mekânda aynı şeyi işaret eder. Tıpkı 1906 yılında, Bağdat yakınlarında; defineye malik bir viranede kırık bir testinin parçalarında Arapça yazılmış bir beyit; saklı bir ayan bulan Fransız bir arkeolog; Louis Massignon gibi. Âlem, bunun gibi sayısız saklı ayan’ı sakladı bağrında. İbre; başka adlar, diller, terminolojiler de aynı şeyi işaret etti. Filozoflar, sanatçılar, din adamları, dervişler herkes kendi zahirini kendi Ruhça’sıyla tanımladı. Descartes’in fıtri ışık keşfi, Yunus’un bulduğuyla kucaklaştı: “Âlimler ulemâlar medresede bulduysa / Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu” Muhyiddin Abdal ise bu kucaklaşmaya tebessüm etti: “Ayan nedir, pinhan nedir / Nişan nedir, şimdi bildim”

Ben seni saklasam
Sen beni saklasan
Saklansak en saklı olanda
Ya da saklansak birbirimizde
Sakınsak birbirimizi herkesten
Yasaklasak herkesi
Neyi sakınmış,
Kimlerden saklanmış oluruz ki?
Ben sana aitsem
Ve sadece 
Sana. 

Bu yazı İtibar dergisinin 93. sayısında yayımlanmıştır.