Ocak 02, 2020

Manolya Gürocak / Sağanak*

2020, hoşgeldin. 

Tam on yıl geçmiş Ruh Müzem'de. Bu yıla bu harika haberle başlamak istiyorum. 

Uzun yıllar görmediğin bir dostla ilk karşılaşma anının sevinciyle yazıyorum bunları. Dostum, kıymetlim Manolya Gürocak'ın yıllardır ince ince nakşettiği roman nihayet çıktı. Okumak için sabırsızlanıyorum. Okuduktan sonra ayrıca bir yazı düşeceğim buraya. 

Moderniteye, Feminizme sağlam bir eleştiriyi, sürükleyici bir kurguyla, duru bir aklın yorumuyla okumak isteyenlere heyecanla duyurulur.


A R K A K A P A K

"Sağanak, hayatındaki savrulmalardan iniş çıkışlardan sonra kendisini bir gölün kıyısında bulan Efsun adlı karakterin deyim yerindeyse yeniden dirilişinin, kendini, hayatı ve bir nevi hakikatini bulmasının romanı. Kadın cinsiyetini yeniden tanımlayıp, kapitalist düzenin kadına ve aslında insana biçtiği role bir karşı duruş çabası. Güçlü bir dil ile inşa edilen roman, insanın aradığı her şeyin ne kadar yakında olduğunu sarsıcı bir kurguyla ortaya koyuyor.

“Gözlerini suya dikti. Hiçbir yere gitmeyen, devinip dalgalanmayan, çoğalmayan, bulanıklığından gocunmayan, yarı bataklık durgun su birikintisine...”

Aralık 21, 2019

Şeytan Kime Aşıktı?*

"Şüphe, ayartandır zihni. Tenin ayartılması ürpertiyle olur, yoğun fakat kısa sürer. Şüpheyse tüm ayartıcıların en kudretlisidir, tek vuruşluk bir sonsuzu kapsar. Tek vuruşluk sonsuzda zihnimi ayartan şüphe buydu işte: Şeytan Tanrı’ya mı âşıktı? Karadelik bir soruydu bu, düşüp kaybolmuştum içinde. Üstelik ayartmak, şüpheye, Şeytan’a mı mahsustu sadece?"

"Kitaplar da ayartır. Bazen yalnız isimleriyle… Köşesinde tüm keşfedilmemişliği ve sessiz kışkırtıcılığıyla… Yalnız muhatabının sezeceği, “bana ait” diye fısıldayacağı ilk görüşte aşk bakışıyla. İçine düşüp kaybolduğum, bilinçaltımın derinliklerine gömdüğüm sorumun cevabı dolaştığım kitapçının üst rafında karşımdaydı işte: 18. Yüzyıldan bugüne düşmüş eski bir mektup gibi bir kitap: Jacques Cazotte, Âşık Şeytan."

"Şeytanın bu muamması Baudelaire’in meşhur "Şeytan’ın en büyük hilesi bizi var olmadığına inandırmasıdır" fikriyle iyice belirginleşir. Varlığını, yokluk fikrinin ardına saklayışı, The Rite (2011) filminde şöyle ifadesini bulur: “Söylesene, bir hırsız evini soymaya geldiği zaman ışıkları açar mı? Hayır! Onun orda olmadığını sanmanı ister. Şeytan da böyle. Onun var olmadığına inanmanı istiyor.”

"Bahse ‘ince’ bir katkı da "Ya Tanrı yalnızca şeytanın bir icadı, bir inceliğiyse?” diyen Nietzsche‘yle gelir."

"Şeytan’ın yokluğu dışında başka hilesi olamaz mı? Onun diğer hilelerinden biri "Şeytan aslında Allah'a âşıktı" güzellemesi yaptırması belki de. İsyanını Gâyret Makamında (Tasavvuf’ta bir mertebe) sitemkâr bir âşık cilvesi olarak söyletmesi. Üstelik bu bahis sandığımızdan daha derin. Semavi kaynaklarda Şeytanın ilk ismi olarak geçen Azazil’den İblis’e evrilme süreci ya da onun bu isim hikâyesi sandığımızdan da eskidir."

Aralık 10, 2019

Yalnız Tanrılar Şerefine*



Şarkıların, şiirlerin, müziklerin de şerefi vardır. Kesinlikle vardır.
Üzerine kadeh kaldırılan şereflerden değil, hayır.
Bu müziğin bir şerefi var.
O şerefi gözyaşıyla,
kahırla ama gururla,
gururla ruhumuz için kaldırırdım.
Şerefimize. Yoninge Uchay*

Wang Wen / Lonely God ♠️


*: Havva Akdağ

Kasım 18, 2019

O Eski Haz




Lisede Pink Floyd'u keşfettiğim o günün, o keşfin hazzını aldım yıllar, yıllar sonra...
Muhteşem bir şarkısın sen. Eşsizsin. Benimsin.

Redd / Kanıyorduk

"Resmini buldum yıllar sonra, bir kitapta.
Nasıl da yakışmıştı yüzün o sayfaya.
Bir devle savaşıyordu adam, yorulmuştu.
Bir sonraki sayfaya geçmeden vurulmuştu.
Yıldızlar meraklı gözler gibi, karanlıkta
Ay yarım kalmış diyordu yazar, bizim gibi.
Düşüyorduk uzaydan bakınca,
Ama aslında yükseliyorduk dünyadan.
Mutluyduk uzaktan bakınca,
Ama aslında kanıyorduk aşkla.
Aşkla,
Aşkla,
Aşkla.
Özlemek seni yıllar sonra acıtıyor.
Kalbim bi' kağıt gibi yırtılıyor.
Bir devle savaşıyordum ben hep, bu hayatta.
Ölmeyi isterdim oysa kollarında.
Düşüyorduk uzaydan bakınca,
Ama aslında yükseliyorduk dünyadan.
Mutluyduk uzaktan bakınca,
Ama aslında kanıyorduk aşkla.
Düşüyorduk uzaydan bakınca,
Ama aslında yükseliyorduk dünyadan.
Mutluyduk uzaktan bakınca,
Ama aslında kanıyorduk aşkla.
Aşkla,
Aşkla,
Aşkla"

Kasım 04, 2019

Sezginin Şiddetinde Peyami Safa Kadını*


Tamamı; http://www.sabitfikir.com/dosyalar/sezginin-siddetinde-peyami-safa-kadini

Ruh Kadını, Ten Kadını diye erkek nazarında sessiz bir tasnif var sanki. Bu sessiz tasnifi romanlarında çoğunlukla iki tezat karakter mukayesesiyle veren Safa, övgüsünü çoğunlukla “ruh kadın”a bahşeder.

*

Bir Tereddüdün Romanında “tercümeler yaptın, fakat bir satır bile yazı neşretmedin; çocuklara bayılıyorsun, fakat ana olmadın; her emelin, her gayenin büyüklüğünü ve güzelliğini anlıyorsun, fakat hiç bir emelin yok; bir çocuk saflığıyla en basit yalanlara inanabilirsin, fakat hiç bir şeye iman etmiyorsun” diye itham ettiği her şey budalası Vildan’a cevap olurcasına “Kadının ebediyeti zekâsında değil, rahmindedir. Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır." diyen Peyami Safa, modernitenin yeni kadın tipolojisine en sert eleştirisini de yapmış olur. Safa, geleneksel olandan yana tavır alan bir tutum gösterir. Oysa, bazen tek bir cümleden, bir sonsuz doğrulmaz mı? Yazmak; doğurmaktır değil midir? Ve yazmak, ruhunda ve zihninde bir rahim taşıyan kadınlara yakışmaz mı en ala?

Ekim 10, 2019

Zeynep Merdan / Aşk’ı Seyretmek: Kaybolup Giden Bir Kadın


Geçmiş yüzyılların keşfine yeni yeni varılmış yazarlarına rast gelmek çok defa kaybolmuş bir antikayı bulma sevincine benzer. Okur elindeki şeyin kıymetli olduğundan emin, metin her haliyle vaatkâr ve davetkârdır. Göz kamaştırıcı tasvirleri, ince tespitleri ve bir dönemi yansıtan klasik kurgusuyla 20. yüzyıl Amerikan Edebiyatın önde gelen kadın yazarlarından Willa Cather’in Helikopter Yayınlarından Faruk Ersöz çevirisiyle gün yüzüne çıkmış “Kaybolup Giden Bir Kadın”ı da böylesi antika bir biblonun zarafetini taşıyor.

Edebiyatta kadının uyanışı diğer alanlara nazaran daha erken baş göstermiş diyebiliriz. Özellikle Jane Austen, Charlotte Bronte, Virginia Woolf gibi güçlü kalemlerin başlattığı İngiliz Edebiyatındaki kadın yükselişine Cather de Amerika’da yeni bir soluk kazandırmış ve romanlarında kendi olmak cesareti göstermiş güçlü kadın tipolojilerine fazlaca yer vermiş. Yazar, yalnızca karakterleri, tasvirleriyle değil kurguda da başarı yakalamış olacak ki; I. Dünya Savaşı'nı konu alan One of Ours eseriyle 1923 yılında Kurgu dalında Pulitzer Ödülü'ne layık görülmüş.

Kaybolup Giden Kadın; Mrs. Forrester ve genç adam Neil arasındaki ilişki okura Balzac’ın Vadideki Zambak’ını anımsatıyor çok defa. Neil’in tıpkı Felix gibi toy bir gençten yetişkin bir erkeğe evrilmesi, yaşlı, hasta bir soylu ve genç, güzel kadının evliliği teması, yatılı misafirlikler gibi denklikler yazarın büyük romancının tesirinde kalıp kalmadığını düşündürtüyor okura. Benzerliklerin en zarifi; Felix’in adeta serenat olan kırlardan toplanmış çiçekleri gibi Neil’in benzer bir refleksle çiçekler toplaması belki de. Balzac’ın “beyaz zambak” güzellemesiyle eş değer bir övgü şöyle geçiyor kitapta ayrıca: “Onunla karşılaştırılınca diğer kadınlar incelikten yoksun ve sıkıcı kalıyorlardı. Ve başka hiçbir yerde onun davet edici, müzikal kahkahasına benzer, açılıp kapanan kapılar arasından uzaktan kulağa çarpan bir dans müziğinin ezgilerini andıran bir kahkaha işitmemişti.”

Hevesin Davetsiz Misafirliği
Geçmişte istediğimiz, çok istediğimiz şeyler, biz onlardan ümidi kesecek kadar unuttuğumuzda -yahut avutmayı öğrendiğimizde başka heveslerle gönlümüzü- bir gün ansızın karşımıza çıkarlar. Hevesin davetsiz misafirliğidir bu. Ya zaman ya biz ya heveslerimiz yahut hepsi öylesine dönüşmüştür ki, yıllar sonra görülen eski bir dost gibi, hem çok yakın hem çok uzak göz kırpar bize eski hevesimiz. "Geldim işte" der. Gelmiştir. Fakat biz artık orada değilizdir. Aşkın zaman karşısındaki onulmaz mağlubiyetine yazar, kahramanları vesilesiyle güçlü katkılar bırakıyor. Cather, Neil’in genç bir erkekten yetişkin bir erkeğe evrilene değin büyük bir merakla seyrettiği bir kadına zaman içinde bakışının nasıl değiştiğini gösteriyor. Gösteriyor ve hevesin en başından en sonuna kadar devam eden bu yolculuğuna, aşkın yıldızlar gibi kayboluşuna nihayetinde bir aşk seyrine eşlik ettiriyor okurunu.


Aşkın Seyri & Seyrin Aşkı
Metin Erksan’ın unutulmaz filmi Sevmek Zamanı’nda aşk ve seyir arasındaki ilişkiye dair bağıntı çerçevelenmiş bir fotoğrafla verilir. Halil karakterinin aşk ideali o fotoğraf ve Meral mukayesesi iledir. Aşk'ın resmi böyle değil midir sahiden de? Maşukunu seyreden bir adam, resminin seyredilmesini seyreden bir kadın. Willa Cather’in en ünlü yapıtı olan romanı Kaybolup Giden Bir Kadın, bir fotoğraftan bir filmin son sahnesine geçiş yapar gibi tıpkı böyle sürüklüyor okurunu.

Aşk, düşümüzdeki 'o fotoğrafı' sevmektir. Maşuk, en ihtişamlı imgesiyle o fotoğraftakidir. Aşkın bitişi, kaybolup gidişi ise ağır çekimde, kapanış sahnesindeki bir film sonu gibidir. Fon kararır. İsimler, her şey belirsizleşir. Bir ölüm anı gibi, kalbimizin mezar taşında:
"The End"


Bu yazı Hece Dergisinin 274. sayısında yayımlanmıştır.

Aynur Benli hanımefendinin okuması için.


Ekim 07, 2019

Barışmak Bizi Bahşedişimizdir Birbirimize






Bağış, yüce gönüllülerin bahşişi değildir.

Bağışlamalıyız çünkü ancak bağışlayarak bağışlanmaya layık olabiliriz.
Bağışlamak; bağışlanmanın bahşedilişidir ruhumuza.
Barışmak; bizi bahşedişimizdir birbirimize.

Ekim 02, 2019

Bir İntikam Şövalyesi: Quentin Tarantino*


"Tarantino'nun ölümünden tam 50 sene sonra "Once Upon A Time In Hollywood" filmiyle intikamını aldığı, 9 Ağustos 1969’ta henüz 26 yaşındayken karnında 8,5 aylık bebeğiyle vahşice katledilen zarafet abidesi Sharon Tate.
"Tarantino, Sharon Tate Cinayetini başından sonuna kadar yaptığı ters köşelerle post-modern bir bakışla kurguluyor ve gerçekleşmiş bir cinayete alternatif bir son yazıyor kendi kalemiyle.
Roman Polanski’nin yan komşuları olarak kurguladığı hikâyesindeki iki kurmaca karakterle(Rick Dalton ve Cliff Booth) açılan ve devam eden film, izleyicinin hedefini şaşırtarak filmin aslında Sharon Tate’nin alternatif yazgısı olduğunu uzun bir süre unutturuyor. Ve sahnelere fırlattığı yapboz parçalarını filmin en sonunda zarif bir hınçla bir çırpıda tamamlıyor."





















Eylül 22, 2019

Yerin Müntehiri & Düşün Mültecisi: Gérard de Nerval


Yazı için tık; http://www.sabitfikir.com/dosyalar/yerin-muntehiri-ve-dusun-multecisi-g%C3%A9rard-de-nerval

“Kaba Oyalanmalar”
"Bazen bir çift göz gibi peşine takılırız bir çift sözün. Zihnimize kazınan bir çift bakış gibi zihnimizde yankılanır o bir çift söz. Nerval’in peşine o bir çift sözün keşfi yüzünden takılmıştım ben de. Üstelik bambaşka bir sokakta. Orhan Pamuk’un en sevdiğim romanı Masumiyet Müzesi’nde: "Fransız şair Gerard de Nerval'in bir kitabını okudum. En sonunda aşk acısından kendini asan şair, hayatının aşkını sonuna kadar kaybettiğini anladıktan sonra, Aurélia adlı kitabının bir sayfasında, bundan sonraki hayatın kendisine yalnızca "kaba oyalanmalar" bıraktığını söyler." dediği yerde. Hakiki bir kayıptan arta kalan “kaba oyalanmalar”dan başka nedir ki zaten?

Pamuk, Nerval’e olan ilgisini kahramanı Kemal’e bahşederken bir aşk acısı boşluğundan arta kalan hissi de betimlemiş oluyordu: “Güzelliğinden ya da kendimi çok yakın hissettiğim hareketlerinden ve teninden sızan bir ışık, bana dünyanın gitmem gereken merkezinin onun yanı olduğunu hatırlatıyordu. Geri kalan yerler, kişiler, meşgaleler kaba oyalanmalardan başka bir şey değildi." Pamuk’un Nerval’e tek göndermesi bu değildir. Nerval’in büyük aşkı olan tiyatrocu Jenny Colon, Masumiyet Müzesinin başkarakteri Füsun’un çalıştığı Nişantaşı Şanzelize Butik’te ithal bir çanta markası olacaktır."

Zeyl: "Kalemin Şahitliği" ifadesi bana ait değil, tırnak içinde olmalıydı. Bu ifade ve keşif Dürdane İsra Çınar'a ait*