Kasım 16, 2018

Bir Arada, Beraber, Birlikte, Birlik, Bir

"Sen ile ben, hiç ‘bir arada’ olmadan ‘birlikte’ olabiliriz. Ben tek başıma bir şey yaparken seni düşünerek yapıyorsam yaptığımı, sen de, tek başına bir şey yaparken beni düşünerek yapıyorsan yaptığını, birlikteyizdir. Bu bir avuntu mu?"

Oruç Aruoba / İle

Oruç Aruoba'dan iham dörtlü bir yakınlık hali var ilişkilerde;
I. Bir aradalık
II. Beraberlik
III. Birliktelik
IV. Birlik.

*

I. Bir aradalık: Arkadaşlık, flört
II. Beraberlik: Sevgililik, dostluk
III. Birliktelik: Evlilik
IV. Birlik: Aşk.

İlk üçünü bilmem ama 4. raddeye varmak için bir arada, beraber, birlikte olmaya bile gerek yok.

Peki bir'in ta kendisi olmak için?

Ekim 12, 2018

Online Reddiye

"Merhaba Zeynep hanım, sürekli 'tanıyor olabileceğiniz kişiler' kısmında çıkmanızdan mütevellit profilinizi ziyaret ettim, daha sonra blogunuza baktım ve her defasında Schopenhauer'i haksız çıkarırcasına yazılmış gönderilerinizi okudum. Bu mesajımda yaş, beden gibi fiziki şeylerden ari olarak direkt zihninizi muhatap alıyorum. Ben hayatımda hiç zeki kadın tanımadığımdan hiçbir zaman Oblomov'un, Heidegger'in yaşadığı zihinsel hazza erișemedim. Karşımda Olga Sergeyevna veya Hannah Arendt olmadığından ben de Oblomov veya Heidegger olmadım. Çünkü alacağım cevap zihinsel açıdan beni tatmin etmeyecekti. Bu bencilliğim için üzgünüm ama siz bu sıkıntımı giderebilecek yetkinliğe sahipsiniz. Bu nedenle hiçbir amacı veya gerçekliği olmadan, yalnızca zihinsel haz için sizinle mektuplașmak isterim."

*

Bu kadar gerekçelendirmiş bir temenni bende bir misyon etkisi yaratıyor. Üstelik iltifat etme şeklinizi dahi bir cinsi tahkirle kurmuşsunuz. Dolayısıyla iltifatınıza da ancak kendi cinsimin aşağılanışını kabul ederek nail olabiliyorum. Heidegger ya da Oblomov olamayışınızı kendinizle değil de kaderin önünüze zeki kadın çıkaramayışıyla izah etmeniz oldukça ilginç. Zihinsel haz için mektuplaşmıyorum çünkü mektup dahil münasebet kurduğum insanları zihinsel de olsa hedonist bir yöntemle seçmiyorum. Kaldı ki zihnime de haz veren bir muhatabım zaten var. Yine de beni tekamülünüze katkı sağlayacak yetkinlikte gördüğünüz için teşekkür ederim. Az önceki iltifatınızdansa bunu kabul etmeyi tercih ederim.

Güzel günler dilerim.

Ekim 07, 2018

Zeynep Merdan / Ruhça

“Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler. Birbirlerine, 'Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim.' dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, 'Kendimize bir kent kuralım.' dediler, 'Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.' Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi ve şöyle dedi: 'Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.' Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi; çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.”
Tevrat, Genesis (I-IX)

*

Babil’den önce tüm insanlığın konuştuğu dil neye benzerdi bilinmez ama belki de Ruhça’ydı. Şimdi milyarca sözcük izdihamı arasında, manayı da, kastı da kaybetmiş ve bulamaz halde anlamın anlamıyla çarpışmayı ümit ediyoruz. Kayboluyoruz aynı sesle telaffuz edilse de bambaşka manalara gelen bambaşka kastların yabancı kelimelerinde. Sesimizi arıyoruz, sesimizi duyamadan. Gerçek ifademizin iç ses mi, konuşma sesi mi, hal dili mi, göz dili mi, harflerle mi, nereden sızdığını bilemeden.

Âleme ya da âlem diye yazılmış o büyük anlatıya sağır kalıp, kendi sesimizin gürültüsünde kaybolurken biz “zamanın en büyük ruhu” bir kadın: Simone Weil: bizler emeğimizde ve gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız. Bu semboller keyfi şekilde karşımıza çıkmaz” diyerek evrenin ve evrendekilerin de bir Ruhça’sı olduğuna dikkat çekerek o büyük metnin rahlesine oturmaya çağırdı bizi.
 
Rahlenin başına geçmek yetmedi. Hangi kitaptan başlamak lazım geldiğini dahi bilmeden kitabın ortasından başladık bazen. Kekeledi zihnimiz. Neyse ki bu kekeleyişi hayra yoranlar da oldu:  Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum’da “Bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir” diyerek “metnin niyeti”ni vurgular. Bu durum metnin ardına da art niyetine de davetiye çıkararak bizleri bol katmanlı bir anlamlar matruşkasına gönderir. Matruşkalara sarıyoruz hakiki anlamı da hakiki manaya kaç kereden sonra varacağımızı kestiremiyoruz. Muhatabımız oluyor sonra, kaçıncı matruşkadaki anlamı gördüğünü göremiyoruz. Ya da kaç matruşkası olduğunu. Ya da tıpkı bu metafordaki gibi matruşkanın hangi manada kullanıldığını. Her ses katlediyor ve herkes mahvediyor Ruhça’yı. Bağırışlar, çığlıklar kadar bölünüyor Ruhça. Anlaşmazlıklar, mücadeleler, kavgalar, savaşlar kadar çoğalıyor sonra. Kaybediyoruz Ruhça’yı ve doğuruyoruz çığlıklardan dillerimizi. Konuşuyoruz, bağırıyoruz ama duyamıyoruz birbirimizi. Ölüyor kulaklarımız.

Bitmedi dille mücadelemiz. Bu sefer de kendi dilini yaratma hevesinde sanatçılar oldu. Başkalığını Ruhça değil de Ben Sesi’yle duyurmak, kitlelere alkışlatmak hevesinde ve farklılık iddiasının aslında bir sıradanlık nişanı olduğunu fark edemeyen sanatçılar oldu. Yerin Yüzünde sesler, şarkılar, sözler bağırdılar da birinin bile yankısı varamadı ruhlarımıza.

*
Her insanın ruh gündemini, içinin sesini duyurmak istediği bir varlık vardır. Belki ihtiyaçtan, belki bir cevabı arayıp da bulmak gibi varmak istediği bir varlık vardır. Peki, Ruhçamızın hakiki muhatabı kimdir? Notalarında, çizgilerinde, harflerinde kendimizi bulduğumuz bir sanat eseri mi? Ruhumuzu gözümüzden okuyan maşuğumuz mu? İç Sesimiz mi? Dua sesimiz mi? Münacatlardaki tanrımız mı? Hakiki bir dostumuz mu? Kimdir Ruhça’mızın hakiki muhatabı?

Ruhun hakiki muhatabı Ruhça konuşabildiği varlıktır. Diğerleriyse bir vakte misafir olunca, vakit vazzı vurunca, vadesi dolunca gidecek olanlardır. Hakikatteyse; kısmi özgürlük, sınırlı alternatifler ve güncel seçeneklerin en avantajlısıyla muhatap oluyor insan. Bu yüzden Ruhça bilmiyor kimse. Vakit geçirmek için beraber yürürsün / beraber yürürsün ve vakit geçmiştir / vaktin nasıl geçtiğini anlamadan yürürsün; bu üç ayrımda salınıyor yanımızdaki muhatabın varlığımızdaki ikameti.  

Arkadaş, kadim dost, sevgili, eş, akraba, çocuk falan diyoruz ama tüm beşeri ilişkiler günleri sayıları bir vakte misafir olmaktan ibaret. Peki, Ruhça'mızla konuşmak istediğiniz varlık nerede? Muhayyilemizde mi? İdeallerimizde mi? Mazimizde mi? Hayatımızda mı?

*

Zarifoğlu’nun “Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız”dan ilham; ‘bir içiniz vardır, onu duyunuz.’ deyip düşeriz içimize. İçin için içine düşeriz içimizin. İçimiz dışımıza çıkar da yine de duyamayız içimizin sesini. Ya da bir başka içe düşer içimiz de ‘benim, içimden, sen dediğim, yalnız sen'sin, sen.’ deriz. İç'in için için "sen" diye seslendiğine ‘senlenmek’ deriz, içerleniriz. Bir iç’i duyamayışımıza içerleniriz de uzaklığa tanım diye “iç'ten, başka bir iç'e -içtenlikle- seslenildiği halde, ‘duymayacak, kesin duymayacak’ yeisine içsel uzaklık.” deriz.

 “Ben, ben” diye fersah fersah yollar döşeriz içsel uzaklığımıza. İki bencil için, gerçekte gerçek bir tebessüm kadar kısa ve anlık bir hareketle kurulabilecek yakınlık mesafesi varılamazdır. İki bencil için, aylarca ve onlarca sarılmakla pekişmiş bir yakınlık, 'bir boş bakış'la yerle bir olarak kadar onarılamazdır. Ve iki bencil için, bir kavuşmak bahanesi bile tasavvur edilemez kadar umulamazdır.

İç ses duyurmak cüreti diye bir şey vardır; iletişim konforunu ve zarafet mesafesini bozmak gibi bir bedeli vardır ama sonundaki o ferah teskine fazlasıyla değer. Hakiki muhatap odur ki; iç ses duyurmak cüretini itibar kaybetmek pahasına gösterir. Ki iç sesteki gerçek yankının gerçek sahibi karşımızdaki muhatap değildir her zaman.

*

İsra Suresinde “Sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden az bir şey verilmiştir.” tanımını yapmaya ne had ne de kudret bulamadığımız ancak bir şeylere benzetebildiğimiz ruh, en güzel rüzgâra benzer. Bu yüzden ruha tesir eden her şey esinti etkisi yapar hep. Ve en güzel esintiler hep zamansız gelir, biz onları beklemezken. Hakiki muhatap güzel bir esintiyle gelir. Hakiki muhatap pusulanın kuzeyi gösteren o ibresi gibi, zamansız bir lâmekânda iki ruh gibi, her ortam ve koşulda hep aynı kişiyi işaret eder. Birini 'bize en çok tesir eden yer ve zamanda değil de; bambaşka bir zaman ve mekanda tanısaydık yine muhatabımız olur muydu?' sorusunda onun hakiki muhatabımız olup olmadığının cevabı saklıdır.

İnsan hakiki muhatabının benliğini öylesine ayna görür ki, kendi aksinden şüpheye düşer de muhatabının aynasına kıyamaz. Işık ters açıyla vurmuştur, ayna toz tutmuştur yahut nefsin yüzü fena bakmıştır, hakiki muhatabın aynasına fena göstermek yaraşmaz. Hakiki muhatap ile mülkiyet değil aidiyet bağı kurulur. Ancak bir sözleşme unsuru ile mülkiyet bağı kurulabilir. İster zekâ, ister cesaret, ister güç, ister sezgi kulvarı ne olursa olsun gerçek bir düello hakiki muhatapla yapılır. Ve bir varlık başka bir varlıkla; hem rakip, hem düşman, hem dost ve hem âşık olursa birbirinin hakiki muhatabı olur. Varlığa denk görülemeyenden -kibirden ya da tahkirden değildir bu- hakiki muhatap olmaz. Bazen iki ruh birbirinin öylesine hakiki muhatabıdır ama bambaşka zamanların, bambaşka yazgıların, bambaşka başkalarının tozları kalmıştır beşeriyetlerinde. Yıkanmaları gerekir bu durumda birbirleri hariç her şeyden.

Hakiki muhataplık, teferrüd* makâmıyla olur. Muhatabın sıfatlarını değil, zatını sevip, ruhunu başka herkesten emsalsiz görmek. (*:Teferrüd: Kendi başına olma, bağımsız olma, yalnız olma, herkesten ayrılma.) Dünyanın en meşru tenezzül etmeyişi bir başkasının ikâmesi olmamaya gösterilen dirençtir, başkalarında teselli olabilir, sohbet edebilir, paylaşım kurabilir ama Ruhça konuşamayız.

*

 “Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar.” derler. “Kelime”nin Arapça "yara izi" olduğunu söyleyen İbn Arabi, harfe hangi manayı giydirir bilinmez ama Aşk Risalesinde "varlık bir harf, sen onun manası / varlıkta başka bir emelim yok" der. Harf noktaya varırken, noktanın manasını duymaya dahi ürken kulaklara fısıldar İsmet Özel: "harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri / harf ol harfle birlikte kıyam et / harf ol, harfler ummanına bat.”

Her Ruhça’nın bir alfabesi vardır ve herkesin bir harfi.
Herkesin bir harfi vardır ve her harfin bir sesi.
Bazen o sesi öylesine duyarız ki; harflerin böylesi sesli oluşuna hayret ederiz.
Harflerin kudretini bilir ama manayı katletmekten korkarız.
İşte tam o an, harflerin sessizliğine ve noktanın sonsuzluğuna sığınırız:
.

Bu yazı İtibar Dergisinin 85. Sayısında yayımlanmıştır. 

Eylül 13, 2018

İncilerin İncinişi*

Eamonn Doyle / Twins

















Çağrılan Ingeborg yankısı
"Kurtar beni / Daha fazla ölemem"

Bir inciye dönüşene değin
İnciteceğim seni
Ve incineceğim. Bir inciden dahi ince
İçinin inine varana dek ta ki
Kabuklar arasında kaybolan ruhlar
Bir başına koşulan okul bahçeleri
"Yitik masallar belleği"

Kötü kabuklarını sedeften yaraların
Yüzeceğim içinin yüzeyinden
Yüzünün içi, içinin yüzüne sen
İçimin ininde ağlarken ben
İyilik yarası diyeceğim
Daha çok kanatırmış.

Ağustos 31, 2018

.: Yalnızca Benim :.







































Dorian Karolak'ın her zerresi sahiplenen parmak dokunuşlarıyla çizilen bu tablosu temasına bu kadar mı yakışır?

Temmuz 27, 2018

Simone Weil*

Bazı yüzler vardır. Güzel ya da çirkin, dişil ya da eril değildir. Ruh öylesi geride bırakmıştır ki her şeyi, sıfatlar üstü tasvirlerle tanımlanırlar ancak. Onları, sonsuzluğa mühürlü bakışlarından sezersiniz.

*

Hiçbir öfke; bir ahmaklığa, bir saçmalığa boyun eğmek zorunda kalmak kadar katlanılmaz olamaz, demiştim. Yılgındım. Kitabın kuytusuna sığınmıştım da rast gelmiştin bana:

"Acının sınırlarından içre, mutsuzluk da inkar edilemez olandır. O, basit bir ağrıdan daha fazlasıdır. Ruhu ele geçirir ve onu kölelik mührüyle damgalar. Roma İmparatorluğu'ndaki kölelik mutsuzluğun ve bedbahtlığın en uç halidir. Bunu iyi bilen eskiler şöyle söylemiştir: Bir insan köle olduğu zaman ruhunun yarısını da kaybeder."

Simone Weil / Allah Aşkı ve Mutsuzluk

Temmuz 09, 2018

İtibar, 82.

Zeynep Merdan / Güzel İntikam

Mazlumluğu bir deri gibi giyinmiş, mahzunluğu hâlinin dili bilmiş, mağlubiyeti kanıksayacak kadar kaderinden bilmiş, ümidi çocuklarının gözyaşında boğulmuş, haklılığına defalarca taarruz edilmiş, toprakları yıldan yıla ilhak edilmiş Mazlumlar Ülkesinde intikam çiçeklerinin açtığı görülmüş müdür?

Bir haksızlığı adalete eşitleme çabasından intikam tanımı çıkabilir mi? İntikam mefhumu kötü çağrışımlı bir kan davasından mı ibarettir hep? İslam inancında el-Müntekim olarak hüsna olan esmalarda geçen intikam yalnızca yaratıcıya mı mahsustur? Yoksa yalnızca mukabele miktarınca caiz görülen ve hoş karşılanmayan bir yol mudur? Hepsi konunun ehilleri tarafından tartışıladursun bir film bahanesiyle intikam üzerine bazı bazı güzellemeye dönüşmüş bir bahis açma kastındadır bu yazı.

*

Kadim olanı işaret eden şeyleri severim. İnsana bir yol üzerine olduğunu hatırlatıp o yolun da ötesine davet eder.  Bir şarkı bir yolu nerelere çıkarır? Kill Bill’in enfes soundtrack albümünden Shura No Hana’yı keşf arzum yolumu yarım asırlık bir Japon filmine; Lady Snowblood’a çıkardı. Üstelik şarkıyı söyleyen Meiko Kaji, başrolünün ta kendisiydi. İntikam bir yüzde bu denli münasip olabilirdi ve bir yüz intikam suretini en şık böylesi bir yüzde giyinebilirdi.

Sade bir yazgının olağan mensupları olan bir çift, meşru tek bir sebep yokken kötülüğe maruz kalır. Adam öldürülür, kadın tecavüze uğrar. Bu sebepsiz felaketi hazmedemeyecek bir hınç doğar kadının içine. O andan sonra ruhunda intikamın olmadığı bir an olmaz. Eşinin katili, kötülük çetesinin mensuplarından birini öldürerek hapse düşer. Şehvetin hıncına benzemez bir hınç şehvetiyle hamile kalır hapishanede. Mahkumların arasında intikamını doğurur gibi doğurur adını Yuki* koyduğu kızını. Yuki, Budist bir rahip tarafından nitelikli bir ‘intikam askeri’ olarak yetiştirilir.
*: Yuki adı, Japon inançlarında kötücül ruhlardan biri olarak kabul edilen Kar Kadını efsanesine dayanır.

Film hem öykünün kurgusallığı hem de bazı sahne telmihleriyle Kill Bill’de yeteri kadar yâd ediliyor. İntikamı meşru şartlarda öylesine güzelliyor ki, hakiki bir intikam vesilesinin peşine düşürüyor içinizi. Sığ bir alt etme hırsından filizlenen bir intikam mı yoksa bir haksızlığı adalete eşitleme çabasına vesile olacak denli derin bir intikam mı, ayırdına vardırtıyor idrakinizi.

*

“Ne?” diye sorsalardı, hukuktaki iade-i itibar davasından aşırma İade-i İzzet yahut hikâyenin son güleni derdim. Gülmek dedimse tıpkı Yuki’nin hınçlı gözlerine eşlik eden “kötülük çiçekleri” gibi patlamaya durmuş bir tebessüm. Yahut şarjörde tek fişek kalmış, eller titriyor, hasmınız tüm bir kibriyle yenilmenizi beklerken o tek fişekle namlu gözleri onikiden vurmaya intikam denir.

İntikamın meşru bir muhatap zemini yok mudur? Ceza ancak ve ancak onu algılayabilecek muhataplara verildiğinde cezadır. Kısasa kısas bu yüzden bazen tesirsizdir. İntikam bahsinde hem Müntekim ve hem Müstahik şerefli olmak zorundadır. Haysiyeti olmayan birinden intikam alınamaz. Düelloların hepsinde bir tür haysiyet denkliği vardır. Örneğin Kill Bill’de intikamın tecelli edeceği son sahne her şeyiyle bir varlık düellosudur. Söylenmesi gereken tüm sözlerin söylediği, hesaplaşmanın başladığı bu sahne sonunu bir sürprizle bitirir. Bill ölümüne sebep olacak son vuruşu, öğrenildiği ona söylenmeyen “Five Point Palm Exploding Heart Technique” vuruşuyla alır. Fakat bu meşrudur çünkü bu düello en başından beri her türlü kirli taktiğin mübah olduğu bir zeminde konumlanmıştır.

İntikamı alınamayacak tek durum belki de şudur: size bir kez olsun ait olamamış hiçbir şeyi nakıs bırakamazsınız. İntikam alabilme kudreti bir varlığa tesir edebildiğinizin kanıtıdır. Edememiş iseniz; intikam alamazsınız. Varlığınızı bir yönüyle olsun küçümseyen birine acı veremezsiniz. Kibirli bir muhataba karşı her yöntem tesirsizdir. Varlığınıza kibr gösteriliyorsa; muhataba acı verme kudretiniz yoktur. Varlığına hiç ama hiçbir şey yapamazsınız. Sahip olunmazsanız, kaybedilemezsiniz. Rekabet etmezseniz, yenilemezsiniz. Kıyaslamazsanız, kıskançlık duyamazsınız. Muhatap almazsanız; polemik mağduru yapılamazsınız.

Bazen intikam alacak kadar dahi tahrik olmaz ruhunuz. Öylesine rekabetten uzak bulursunuz muhatabınızı. İntikam rekabet edilesi varlığa karşıdır. Rekabet dahi etmeye tenezzül göstermediğiniz bir varlığa karşı intikam hisleriyle dolmazsınız. Pasif karakterli kalsa da bu da bir tür intikam sayılabilir. Size acı bile veremeyecek kadar değersiz hale düşmüş ve acziyet dolu muhatabınıza müstahak gördüğünüz. İntikam almaya dahi tenezzül etmeyecek kadar bir intikam. Zarar vermek değil, yüceliği göstermektir çünkü gaye. Öylesi yüce konumlamıştır çünkü varlığınız. Zelil etmek, rezil etmek peşinde değilsinizdir.

Bir insanın varlığını ötekinin kefaretine indirgemekten daha zarif bir intikam var mıdır? Üstelik gaye intikam almak dahi değilken. İnsan başkasına ceza keserek kendinden intikâm alabilir mi? İnsan kendine ceza keserek başkasından intikâm alabilir mi? Peki, karşındakinin hakiki muhatabı olduğunu bilen biri; bunun henüz idrakinde olmayan o birini yok sayarak kimden intikam almış olur? Kendinden mi? Muhatabından mı? Olacakları şeyden mi?

Bazen hayat da intikam alır. Ona ve yasalarına büyüklük taslarsanız sizi başarısız kılarak sizden intikam alır. Neden en çok deliler, müflisler, terk edilmişler, bir güçten azledilenler küfreder hayata? Dünyaya kafa tutmanın intikamıdır çünkü yazgıları. Yazgısıyla, kendiyle ve istidadıyla cenk ederse daha çok kaybeder insan, afili de kaybetmez, kıyafetsiz muhteris gibi kaybeder. Dünya “vaat edilmiş güne kadar” asla mağlup edilemeyecek güçlü, kibirli, küstah bir kadına benzer. Onunla kavga ederseniz sizi sadece zelil eder. Onunla baş etmenin tek yolu varlığına kayıtsız kalmaktır.

Sığ bir hınçla şık bir intikam alınmaz. Öfkenin kabına sığamadığı, Hak’kın da haklılığın da sizden yana olduğu durumlarda zaman en iyi Müntekîm'dir. Eylemsizliğe değil, nitelikli bir bekleyişe sabrettiren bir zamandadır. Dünyada gerçekten nitelikli olan tek şey yoktur ki; derin bir acıya, şimdiyi yaşanmaz kılan bir sabıra ve kibri kıran bir yalnızlığa teğet geçmiş olmasın. Balzac "Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir" derken gayreti eksik kalmış bir tembellik konforundan, miskinlik rehavetinden bahsetmiyor. "Bekle" demiyor, "beklemeyi bil" diyor.

"Susmak tahammülü" diye bir şey vardır. Vakti gelince öyle konuşmaklar vardır ki; beklemeyi de susmayı da tahammülsüz kılan uzunca bir susmak sabrından filiz vermek zorundadır. Hevesi hedefe, hırsı azime dönüştüren tek şey; niteliksiz bir kanaatkârlıktan, vasıfsızlıktan, korkaklıktan kaynaklanmayan ve ıslah edici olan nitelikli bir bu sabırdır. Bu sabra sabretmek ve bir zamanlar size hiçbir rant sağlamayan ürkek bir hakikat sesini vakti geldiğinde gururla söyletendir belki gerçek intikam.

Yuki’nin intikamı neredeyse bir intikam güzellemesine dönüşmüş bu sözleri düşürdü ruhuma. Siz yine de onun ağıdına eşlik etmek isterseniz Meiko Kaji’nin sesinden Shura no Hana’yla kardan çiçekler kondurun kandan mezarına.

Eğer bir gün, soylu bir intikam sebebi isterseniz bunun başkalarından değil yaşamınızdan olmasını dilerim. Size güzel bir intikam sebebi lütfedenin bir başkası değil de kendiniz olmasını dilerim. “Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır” der Schiller. Ben de Mazlumlar Ülkesinin tüm fertlerine, büyük ya da küçük tüm haksızlığa uğramışlara ve kendini gerçekleştiremeyişlerinin müsebbibi tembellik, çaresizlik, mutsuzluk olan tüm Oblomov’lara adı başarmak, kazanmak, mutlu olmak olan bir intikam dilerim.
Bir intikam isterim sizler için; zararsız, derin, zarif ve yüce.


Bu yazı İtibar Dergisinin 82. Sayısında yayımlanmıştır. 

Haziran 29, 2018

Sanatın Vaz Hali: Bartleby

Sendromun isim babası.
 Kâtip Bartleby adlı eserin yazarı: Herman Melville

.
Sanatın intiharı budur; yaratmaktan vazgeçmek. Ve Khoda, biliyorsun. İnsanın da sanatın da müntehir halini çok seviyor bu ruh. “Bartleby Sendromu” diyorlar. Yaratma kudreti olduğu halde çeşitli nedenlerden, nedensizlikten, nedenin dahi ne olduğunun bilinmediği durumlardan dolayı sanatçının yaratmaktan vazgeçmesi hali. Duyduğumdan beri tesirindeyim. Khoda, biliyorsun Khoda. Bu ruha ‘vaz’dan daha çok hiçbir hali sevdirmedin.

Bir şeyi yapabilecek, başarabilecek, hakkından gelecek kudreti, istidadı, potansiyeli olduğu halde bundan vazgeçen insanın bu hali neden böylesi tesir eder ki?

“Korkaklık” diyecekler, “sınanma anksiyetesi, mağlubiyet kompleksi” diyecekler. Desinler. Desinler. Sahiplenilesi her şey onların olsun.

Dünya, tarihine adını “en iyi” olarak yazdıranların gerçekten en iyi olduğunu hiçbir zaman ispat edemeyecek. İddia edecek sadece. En iyi bildiğimiz sanatçılar, yazarlar; en güzel dediğimiz kadınlar, adamlar; en eşsiz dediğimiz eserler en iyi olanların değil, öyle bildiklerimizin olacak.

Sıfatların gerçek sahipleri hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama sıfatların gerçek sahiplerinin; bildiğimiz isimlerden olmadığı bilgisini bu isimler sayesinde bileceğiz.

Hem umurlarında mıydı ki? Sanmıyorum. "En iyi yazar, en keskin kalem, en eşşiz roman..." bu isimlerin sadece bir kısmını bildiğimiz hepsi bu ihtişamlı tanımlamalara kayıtsız kalacak bir hal üzere olduklarından vazgeçtiler çünkü.

(İsimler son zamanlardan en etkilendiğim yazı olan Liste Listn’in bu yazısından: https://listelist.com/bartleby-sendromu-yazarlar/)

Juan Rulfo:
“Yazmayı niye bıraktınız?” sorularına ise hep aynı cevabı verir, “Çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino Amcam öldü.”

Henry Roth:
Tanındıktan sonra bir kitap daha yayımlayan yazar, bundan sonra bir daha yazmadı ve ölümüne dek unutulmayı seçti.

Jacques Vache:
Sanatın aptallık olduğuna inanan yazar, Bartleby Sendromu’na kapılıp bunu birkaç adım daha öteye götürerek yaşamına son verir.

Bobi Bazlen:
“Artık kitap yazılamayacağına inanıyorum. Bu yüzden kitap yazmıyorum. Hemen hemen tüm kitaplar, ciltlere dönüşene kadar şişirilen dipnotlardan başka bir şey değildir.”

Juan Ramon Jimenez:
“Benim en iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymak olmuştur.”

Nicolas Chamfort:
Ona sorulan “Niye yazı yazmayı bıraktın?” sorularına ise şu cevapları verir:
“Çünkü halkın zevksizliği ve hasedi had safhada,
Çünkü halk beğenmediği başarılarla hiç ilgilenmiyor,
Çünkü edebî yaftam ne kadar çabuk yok olursa ben o kadar mutlu oluyorum.”

Oscar Wilde:
“Yaşamı tanımadan önce yazıyordum; şimdi yaşamın anlamını bildiğim için yazacak bir şeyim yok.”

Ludwig Wittgenstain:
Diğer felsefe kitaplarından sıyrılacak bir kitap daha yazmak istiyordu. Fakat buna inancını yitirince yazamadan hayata gözlerini yumdu.

Tolstoy:
Yaşamının son kısmında edebiyatta bir uğursuzluk olduğuna inandığını söyler ve bir daha yazmamaya karar verir.

Arthur Rimbaud:
29 yaşına geldikten sonra çıkardığı ikinci kitabı onun yazım dünyasına koyduğu ilk ve son nokta oldu. Nokta koyduktan sonra ise kaleme aldığı eserleri küçümsemeye başlayan usta şair ölümüne kadar kendini tehlikeli serüvenlere adadı.

*

Bu listenin de gerçek halini hiçbir zaman bilemeyip, sonunu ise asla kestiremeyeceğiz.


Zeyl: Ve ne muhteşem tezat... Tam da bu yüzden, bu yazarlar bir sebepten yazmadığı, yazmayı bıraktığı için onları daha fazla okumak isteyeceğim.

Haziran 18, 2018

.: Çocukluk Bahçeleri & Çocukluk Merdivenleri :.

2018, yaz.
1998 yazı... 20 yıl evvel. 
Bazen yazı yetmiyor. Susmanın en hakiki konuşmak oluşu, göstermenin en hakiki saklanmak oluşu kadar yetmiyor yazı da. Yazmak istemiyorum bir süredir. Okumak istemiyorum. Belki de ifademin hal ile, görmek ile yolunu bulduğu bir süreçteyimdir.

Fotoğraflar bayramdan. Taşrama gittim. Çocukluğumun açtığı bahçeye. Oturduğum çimlere. Kopardığım çiçeklere. Zıpladığım, koşar adım çıktığım merdivenlere. Karnemin "hepsi 5" olduğu okula. Neredeyse 20 sene önce önünde fotoğraf çekildiğim ağaca.

Tanrım, ağaçların hakikaten de insanlarına benziyormuş... Tanrım, yazacak ne çok şey var...

Tanrım, yazamıyorum.