Ocak 07, 2019

Zeynep Merdan / Kötülüğün Savunması: Masumiyete Yergi

Bir doğruyu çok yanlış yapanlar mı yoksa bir yanlışı çok doğru yapanlar mı daha önce varır hakikate bilinmez ama gerçeğin kendini yalanlıyor olduğu kesin. Bazen daha büyük bir gerçekle bir olup yalanlıyor kendini. Bir vakitler doğru, güzel ve iyi sandıkları; yanlış, çirkin ve kötü saydıklarına dönüşüyor. Gerekçesinin hata; meşru müdafaasının itham; had bildirmenin hak yemek olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Geçerli bir gerekçe olmaktan çıkıyor gerçek. Hakikat olduğu zannıyla haddini aşıp gerçekliğini kaybediyor bazen de.  Hakikatte ne olduğunu gerçeğin ta kendisi bile bilmiyor. İşte o zaman hakikate teslim olmayı, en soylu mağlubiyet sayıyor.

Tek gerçekliğimizden çıkışın ilk kapılarından olan Kötülük bahsi en eski felsefi konulardan biri. Epikuros tarafından ortaya atılıp ardından David Hume’nin katkı yaptığı tanrının kötülüğü önlemeyişinin nereden kaynaklanışı sorusu sonraları Teodise(Tanrı Savunusu) olarak literatürdeki yerini almış; Leibniz’le birlikte kötülük doğal, ahlaki ve metafizik gibi türlere ayrılmış ve kötülük, iyilik suretinde bile görünüp defalarca tanımlanmaya ve kılık değiştirmeye maruz kalmış bir konu.

Simone Weil, sanılanın aksine iyiliği tanımlamanın kötülüğü tanımlamaktan çok daha zor olduğunu, sonsuz olduğunu;  kötülüğün ise sınırsız ama sonsuz olmadığını “Kötülük sınırsızdır ama sonsuzluk değildir. Yalnızca sonsuzluk sınırlığı sınırlar.” diyerek belirtiyor. Milan Kundera’ysa kötülüğün engel duygusundan, derininde ise sınırlılık duygusundan kaynaklandığını ifade ederek Weil’deki kötülüğün sınırsızlığını sınırlıyor. Weil, ayrıca iyiliğin de kötülük gibi mertebeleri olduğuna dikkat çekip "Gerçek iyilik kötülüğün zıttı değildir. Gerçek iyilik kötülüğe aşkındır ve onu siler. Kötülüğün saldırdığı şey iyilik değildir çünkü iyiliğe saldırılamaz ancak alçalmış bir iyiliğe saldırılabilir." diyerek iyiye iyi bir izah getiriyor. Sınanmamış, kötülük şuuru barındırmayan ve bir seçime maruz bırakılıp tercih edilmemiş bir iyilik gerçekten iyi midir? Yoksa kötülük bilgisine sahip, kazanmak kudretine haiz ve haklı olduğu halde masumiyet karinesine sığınmaya dahi tenezzül etmeden rant kaybetmek pahasına tercihini iyi olandan yana seçme cesareti gösteren midir gerçek iyi? sorularını sorduruyor bize.

*

Bahse en çarpıcı katkı yapanlardan Nietzsche "ne çok gülmüşümdür keskin pençeleri olmadığı için kendini iyi zanneden zayıflara" diyerek masumiyetle seçilmiş iyi arasındaki o keskin farkı aşikâr ediyor. Bizleri katmanlı, hiyerarşik bir iyilik yapılanması inşa etmeye sevk ediyor. Ve iyiliğin en aşağı mertebesi olarak masumiyeti konumlama ilhamını veriyor. Masumiyet, en aşağı mertebede de olsa iyilik sayılabilir mi peki? Seçeneksizliğin, sınanmayışın, kötülüğe uzanamayışın sonucu olan şeye masumiyet diyebilir miyiz? sorularıyla sorguya çektiriyor masumiyeti. O halde nedir masumiyet? Sıfır noktasıdır belki. İyilik ve kötülüğe eşit mesafedeki bir sınanmama noktası. Parmaklıklar ardındaki birinin suçla mesafesi ne kadar uzaksa o kadar uzak olan bir sınanmama noktası.

Kendine hata payı ve hatta günah payı bırakmayıp her şeyi doğru yapma kaygısının altında bazen sadece zayıf ve ürkek bir benlik yatıyor. Ürkek bir benlik ise masumiyetle zuhur ediyor. Haşmet Babaoğlu’nun “Mahzun yüzlerde masumiyet bulmak... Zarif bir yanılgı.” diye tasvir ettiği hal masumiyetin seçilmeyen bir hal olduğunu aşikâr ediyor. Öyledir çünkü masumiyet seçilmez, bazen masumiyet görünen kötülük yapmaya güç getirememektir. Bazen de günahsızlık öylesi kusursuzlaşır ki “günahsızlık kibri” patlak verir. “Günah işlemek takvadan gelen kibri bitirir.”  diye dedikleri günaha meşru bir davetiye değil "günahsızlık kibri"nin, günah işlemekten daha fena olduğuna bir vurgudur bu yüzden. 

İyiyi seçebilme kudretine haiz olabilmenin kötüyü en derinine kadar bilmek gibi bir bedeli olabilir mi peki? İyi görünen çoğu şeyin sığ; kötü görünen çoğu şeyinse derin olduğu bir yer var idrakin yüksek tepelerinde. Orası yolun neresine çıkıyor bilinmez ama yol bir çembere benziyor sanki. İyi, içinde kötülük kudreti ve kötülük bilincini taşır. Gerçekten iyi olan kötülüğü yapabilecek kudretteyken bunu tercih etmeyendir. İyi olan, masum olandan daha muteberdir bu yüzden. Bir kötülüğü yapmaya güç yetirip yapmaya tenezzül etmemek iyi midir? Kötülüğün kibirle engellenişi iyi olmaya yetmez. Hakiki bir iyilik için; kötülük, iyilikle bastırılmalıdır.

*

“İkbal insanları değiştirmez, sadece maskeleri sıyırır” der, Taine. Bazen değişen biz değil, personalarımızdır sadece. Bazen yüce bir iyilik görünen, alçak bir kötülüğün iyilik maskesiyle saklanışıdır.  Binbir personayı, binbir ortamla en şık kombinleyenlere bugün milyonların sevgilisi diyoruz. Bunu göze alamayan ya da güç yetiremeyenlerden diğerleri ise çareyi kısıtlı sosyal bir konfor karşılığında ilkel benliğini bastırmak, devayı sanal bir persona yaratmak ve kendi olamayışlarının hıncıyla varlık enerjilerini de kendi olma cesareti gösterenlere harcamakla meşgul. Böylesi bir olamamak hıncıyla her şeyi olan hiç kimse olmaktansa; her şeyini kendi olmaya sarf edenler var bir de: hınçsız ve kimsesiz olmanın kendi hâline varanlar. Bu hale varanlara da meczup diyorlar. Zaten meczuplar dışında kim tek bir urbayla gezinmeye cüret edebilir ki? 

İnsanın kendini sözlerinden çok seçtiklerinden aşikâr etmesi, riyayı da aşikâr eder. Sözle amelin senkronize olmaması riyanın en keskin göstergesidir bazen. Böylesi bir riyaya olduğundan kötü görünmeyi olduğundan iyi görünmeye yeğlemek reçetesi iyi gelir. 

Başkalarının nefislerinin kötülüğünden ne kadar iştahla bahsediyorsa insan; kendi nefsinin muhasebesine o kadar yabancı ve yalancı değil midir? Birinin birine olan hasedini tüm bir zihnini muhatabının varlığına, niyetine, var oluş biçimine bitip tükenmez bir antitez üretme telaşından anlaşılır. Varlığı yanar, acır hasmına bir şey olmaz oysa. Ne hazin bir varlık israfıdır bu. Tüm bir olumlu hasletleri tezat edecek kadar hamaseti hakikati örtmüş insanlardan uzak durmalı. Hakikati örtmek küfür alametidir. Sevmediği insanların dahi iyi hasletlerini dile getirecek, hakkını teslim edecek kadar hakikate âşık olmalı insan. Yüce gönüllükten değil; hakikate âşık olmak tam olarak böyle bir şey.

*

Bazen meleğimizle beraber şeytanımızı da göstermek itimadın ve sevginin en sahih noktasını işaret eder. İtimat etmeyeceğiniz kişi size şeytanını gösteren değil, sürekli meleğini gösterip şeytanını saklayandır. Shakespeare’in 3. Richard’da "Ben en çok şeytanı oynarken aziz görünürüm” dediği kadar karışır şeytanlarla meleklerin sesi bazen. Ve insan o raddede hatırlar Âdem ve Havva oluşunu.

Kötülük, Masumiyet Yergisi Savunmasında haksız değil tamamen. Ama seçme kudretine sahip olmuş bir masumun seçilmiş iyiliğiyle, kötülüğün hangi savunması baş edebilir? Yaratıcı dahi bizi seçtiklerimizle yargılıyorsa, insan seçtiği değil midir? Ve değil midir daha güzel, iyilik ve kötülük bilgisine sahip fakat seçme kudretinden yoksun meleklerden olmaktansa; iyiliğin, kötülüğün bilgisini sahip ve seçme kudreti olan bir Âdem olmak? 

Seçilmemiş masumiyetler, alçaltılmış iyilikler ve ortasında en derin kötücüllüklerin; dünyada meşru bulunacak tek asalet tanımlaması iyiyi seçme kudreti gösterebilen insanın varlığınadır belki. İsmet Özel’in “tevarüs edilmemiş asalet” dediğine en güzel tanım da buradan cüretini bulur o vakit. 

“Hata yapmak fırsatını Âdem’e veren sendin”
Seçme kudretini Âdem’e veren de sensin.


Bu yazı İtibar Dergisinin 88. sayısında yayımlanmıştır. 

Ocak 03, 2019

Deneme ve Kibir*

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk'ta Montaigne ve Deneme üzerine ilginç tespitlerde bulunuyor;

Deneme ve Kibir*

Montaigne, hakikatin anahtarının insanın kendisinde olduğuna inanıyordu. Hakikate ulaşmak için, insanın dönüp kendisine bakması yeterliydi: "Herkesin gözü dışarıdadır, ben gözümü içime çevirir, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım: Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım." Denemeler Montaigne'in hayatının kitabıydı; kırk yaşında yazmaya başladı, yazdıklarını uzun süre yayımlamadı, yayımladıktan sonra da hep aynı kitabı genişletti; hayatı boyunca hep deneme yazdı. Okura şöyle sesleniyor: "Kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Kitabımın özü benim."

Yazdıklarına son derece alçakgönüllü bir ad buldu: Deneme. Ama bu tevazunun ardında, aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu: "Her insanda insanlığın bütün halleri vardır." Montaigne, kendini anlamakla insanlığın bütün hallerini anlayabileceğini, kendisinin insanlığı anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyordu. Senyör Montaigne'den beri bütün denemeler, alçakgönüllü görünümlerinin ardında tüm hayata dair düşünceleri, insanlığın bütün hallerini açıklama iddiasını içinde taşıyor.

Ama bu iddianın, modern denemede bir kırılmaya uğradığından söz etmek gerekiyor. Lukács 1907-10 arasında yazdığı denemelerden oluşan Ruh ve Biçimler'e giriş niteliğindeki "Denemenin Doğası ve Biçimi üzerine" adlı yazısında, "insanın bu tür yazıları yayımlamaya hakkı olup olmadığını" sorun edinmişti: Çoğu durumda deneme yalnızca başka sanat eserlerinden, daha önce yazılmış yazılardan, yapılmış resimlerden, söylenmiş fikirlerden söz ediyor, "hayatın olabildiğince uzağında duruyor" gibidir. Ama "'deneme' kelimesindeki yalın tevazu, bir kibri gizler aslında. Deneme yazarı, onu zaman zaman nihai hakikate yaklaştığına inandıran kibirli umutları bir kenara bırakır; çünkü sonuç olarak, başkalarının şiirlerini ya da en fazla kendi fikirlerini açıklamaktan başka yapabileceği bir şey yoktur. İroni yoluyla kendini bu güçsüzlüğe, en derin zihinsel ürünün bile hayat karşısında taşıdığı bu daimi güçsüzlüğe alıştırır; hatta bu güçsüzlüğü ironik bir tevazuyla öne çıkartır." ürününü, kendinden önce yaşanmış hayatlara tabi kılar: Edebiyatçıdan farklı olarak, deneme yazarının konusu yalnızca biçimlerdir.

Modern denemeyi türün önceki örneklerinden ayıran da bu: Artık deneme konusunu yazarının hayatından çok, başkalarının yapıtlarından almak zorundadır. Modern deneme yazarını ayırt eden, kendi hayatının dış dünya, yazdıklarının hayat karşısındaki güçsüzlüğünü kabul ederek işe başlamasıdır. İnsanlığı anlamanın yolu, yalnızca kendi hayatını gözlemekten geçmez artık. üstelik, insanlığın bütün hallerini kendinde gözleyecek, ömür boyu aynı kitabı genişletecek kadar ne kendine güveni vardır, ne de kendine ayıracak o kadar zamanı: Yazı bitmeli, yayıncıya teslim edilmelidir.
Ama biçimlerin de bir hafızası var: Modern denemede bile tevazunun ardında, bir zamanlardan devralınmış bir kibir sezilebilir. Başkalarının yapıtları, denemeciye yetmez hiçbir zaman. Bu yüzden biçim yalnızca bir konudur onun için; "denemecinin asıl ihtiyaç duyduğu, biçimin ardındaki yaşantıdır, biçimin hayatı ve biçimde yaşayan manevi içeriktir." Bu yüzden "her denemenin başlığında," der Lukács, "görünmeyen harflerle '.....'nın Düşünceleri' kelimeleri yazılıdır. Deneme, gönüllü hizmet yapamayacak kadar zengin ve bağımsız, ama kendi başına bir biçim edinemeyecek kadar zihinsel ve çokbiçimlidir." Kibir, beklentiye dönüşmüştür şimdi. Lukács denemeciyi "başkası"nın gelişini bekleyen bir haberciye benzetir: "Denemeci, kendisinin ya da bir başkasının Bir İrade ve Tasarım Olarak Dünyası'nı beklerken Derme Çatma Yazılar'la oyalanan Schopenhauer'dır. Ya da gelmesi beklenen kendinden yüce biri hakkında uzaklarda vaaz veren Vaftizci Yahya. Ve o başkası gelmediğinde, denemecinin varlığı da tüm anlamını kaybeder; geldiğindeyse bu kez denemeciye gerek kalmaz."

Senyör Montaigne'in farkı burada. O, denemelerini yazmak için çekildiği malikânesinde yalnız değildi. Onun için kendini incelemek, dış dünyaya açılmak, başkalarını anlamak demekti. Hem denemeciydi, hem Bourdeaux belediye başkanıydı, istediğinde politikaya karışabiliyor, kralla soylular arasında arabuluculuk yapabiliyordu. Onun için kamu hayatıyla özel hayat arasında aşılmaz bir uçurum yoktu. Modern deneme ise tam da bu uçurumda hayat buldu: Düşerken duyulan dehşetin soğukkanlı, bilgece bir ifadesi olarak... Belki de bu yüzden modern denemecinin en güçlü olduğu yer, güçsüzlüğünü kabule en hazır olduğu yerdir. Başkalarını anlamanın anahtarının kendinde olduğunda ısrar etse, herşeye rağmen kibrini sürdürse bilgelikten vazgeçmek zorunda kalacak; bilgeliği sürdürmek içinse kibrini ertelemek zorunda. Benjamin'in Berlin Günlüğü'nde söylediği gibi: "Öyle görünüyor ki, kimse ona kendisini iktidarsız hissettirmeyen bir şeyde ustalaşamaz. Eğer buna katılıyorsanız, o zaman bu iktidarsızlığın mücadeleye daha başlamadan ya da en başında değil, tam ortasında belirdiğini de göreceksiniz."

Walter Benjamin / Son Bakışta Aşk, (syf: 29-30-31)

Aralık 27, 2018

Resimli Mektup*


Sylvia Plath'ın Marcia Brown'a yazdığı,
 1 Temmuz 1951 tarihli mektubu.
Kendini de çizmiş.
Çeviri Günlüklerinde aynı tarihli kısım da burada;


Aralık 26, 2018

Görünen Gerçeğin Gerçekliği ya da Metnin Kendisi Olmuş İnsanlar Üzerine

Ruhça'ya ek bir bahis;
http://zeynepmerdan.blogspot.com/2018/10/zeynep-merdan-ruhca_7.html

*

Görünen gerçeğin gerçekliği tatmin etmiyor. Freud sürçmeleri, alt metinler, metaforlara saklananlar "aşırı yorum" riskini beraberinde getirse de görünenden ve göstergelerden daha gerçek değil midir?

'Nezaket mesafesi' aşılsa, 'dürüstlük ve kendilik cesareti' gösterilse ve yakın bir muhataplığın 'sınanmışlık itimadı' kurulsa dahi insan öz dili Ruhça'sıyla konuşamıyor bazen.

Metnin kendisi olmuş insanlar'ı anlamak; varlıklarına metin muamelesi yapmak ve onlara ileri bir okuma yapmakla mümkün. Ruhça'sını, kendi kavramlarını yaratmış yahut metaforik bir dil inşa etmişlerin dili herkese erişilebilir bir dil değildir çünkü.

Aralık 21, 2018

Yanlışın Doğrusu Doğrunun Yanlışından Daha mı Doğru?

-Bazen bir yanlışa yanlış deme şekli o kadar yanlış ki; ilk yanlış daha doğru kalıyor yanında.

-"Bazen bir yanlışa yanlış deme şekli o kadar yanlış ki; ilk yanlış daha az yanlış kalıyor" derdim ben.

-Evet, "Bazen bir yanlışa yanlış deme şekli o kadar yanlış ki; ilk yanlış daha az yanlış kalıyor" demek daha doğru olur.

*

-Doğruyu; doğruca, doğrudan, dolaysız değil, "emrolunduğu gibi" söyleyen dosdoğru söylemiş olur.

-Emrolunduğun gibi söylemek nasıl oluyor? Mahiyeti nedir? Bu konuda da bir şeyler belirtirseniz istifade ederiz.

-O konuda ne söylersem yanlış olur.

Aralık 07, 2018

Kendi Kitabını Arayan İnsan

İnsan neden okur bir kitabı? Didaktik, sevimsiz ve küstah bir retorik için? Bilgi çağının bilgili bireyi
ya da ortamların aranan malumatfuruşu olmak için? Dizi izler gibi tek solukta okuduğu romanlar hazzı için? "Hakikat kuşunu avlamak" için? Yoksa, sadece sevdiği için mi okur bir kitabı?

Bilmiyorum. Sanırım ben 12 yaşımda bir Türkçe dersinde "İnsan Ne İle Yaşar?"dan bir pasaj okuyan hocamın zihnime bıraktığı o haz yüzünden başlamıştım. Sonra keşfimin bir parçası dönüştü. Derken, yaklaşık on beş yıldan beri düzenli kitap okuyan şimdiki yılgın bene vardım. 'Okumak için okumak' kadar vaktim de, azmim de yok artık. Bir zamanlar gereksiz, faydasız ve estetikten yoksun kitapların ruhuma, zihnime, kalbime yaptığı tahripler de ortadayken üstelik.

Bu yılgınlık bir tasnife mecbur etti ve kendime üç partlı bir okuma planı yaptım: Ruha, Zihne ve Göze Yapılan Okumalar. Asla birinden ibaret olmayan ve eş zamanlı götürülen bir okuma listesi. Sadece ruha yapılan okumalar insanı dünyadan fazlasıyla koparıyor. Ağır tasavvuf klasiklerine daldığım dönemler öyleydi. Dünyayla sağlıklı bir bağ kuramayacak kadar yeryüzünden uzaklaşmıştım. Sadece zihne yapılan okumalar -akademisyen okumaları genelde bu minvalde- derinlikten yoksun rafine bir malumatı seri bir şekilde konuşmaya montelemekten başka işlevi olmayan bir malumat ukalalığı veriyor. Çok malumat, az idrak. Göze yapılan, estetik bir edebi bakış kazandıran roman, öykü gibi okumalar ise ruhi derinlik ve entelektüel birikim vermekte nakıs kalıyor genelde. Okuma alışkanlığı başlatmak için bu kulvar müsait ama derinleştirmek için yetersiz oluyor.

*


Kısa bir ömre tüm bir insanlık külliyatını sığdırmak imkansızsa; insan hakikati ya da kendi hakikatini, kendine lazım olan kitabı ya da ilmi nasıl seçecek? sorusunun peşine düşen ve tasnif yapan kaç kişi vardır bilmiyorum ama bahse en güzel katkılardan birini Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabında yapıyor;

"Okumana gerek olmayan kitaplar,
Okunmaktan başka amaçlar için yazılmış olan kitaplar,
Daha yazılmadan önce okunmuş kitaplar sınıfına dahil olduğu için kapağını açmaya gerek olmadan okumuş olduğun kitaplar,
Yaşayacak başka hayatların olsaydı kesinlikle bunları da okurdun ama ne yazık ki ömrünün geri kalan günleri sayılı olduğu için okuyamayacağın kitaplar,
Okumaya niyet ettiğin ama önce okuman gereken başka kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar,
Şu anda çok pahalı olduğu için yarı fiyatına düşmesini bekleyeceğin kitaplar,
Cep baskılarının çıkmasını bekleyeceğin kitaplar,
Birisinden ödünç almayı deneyeceğin kitaplar,
Herkesin okumuş olduğu ve bu nedenle senin de okumuş sayılabileceğin kitaplar,
Uzun zamandan beri okumayı düşündüğüm kitaplar,
Uzun yıllardan beri arayıp bulamadığın kitaplar,
Şu anda üzerinde çalıştığın konuyla ilgili kitaplar,
Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar,
Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar,
Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar,
Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna bir gerekçe bulamadığın kitaplar,
Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okunabilecek kitaplar,
Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı gelmiş olan kitaplar."

*


Descartes, Hakikatın Araştırılması & Dünya ya da Işık Üzerine Deneme'de ise tüm bu tasniflerin ötesinde; çareyi değil, çareyi bulmayı öğreten bir sırrı fısıldıyor, hangi kitabı seçeceği bilgisini bilen, Kendi Kitabını Arayan İnsan'a.

"Ortalama bir insan ne bütün kitapları okumuş olmaya ne de okullarda okutulan her şeyi inceden inceye öğrenmiş olmaya muhtaçtır. Hatta kitaplara fazla zaman ayırması, ortalama insanın eğitimini bozacak bir şeydir."

"Arzu edilebilir bütün bilim kitaplarda olsa bile, onların ihtiva ettiği iyi yanlar o kadar çok lüzumsuz şeyle harmanlanmış ve yığınla koca cilde serpiştirilmiştir ki okumak için insan ömrünün imkan verdiğinden daha fazla zaman ve onlarda faydalı olan yanları teşhis etmek için ise bizzat bulabilmemiz için gerekenden daha fazla deha lazım." 

"İşbu eserde, bu yolların hangileri olduğunu öğretmeyi ve fıtratımızın/tabiatımızın hakiki zenginliklerini de her birimizin bizzat bulabileceği yola ve başka birinden ödünç alması gerekmeyen, hayatını çekip çevirmek için muhtaç olduğu bilime işaret ederek meydana çıkarmayı amaç edindim."

Bence, gayet iyi.



Aralık 03, 2018

1

Altı buçuk yıl evvel böyle demişim:
http://zeynepmerdan.blogspot.com/2012/03/zm-beyaz.html

Volume I,
ya siyah var, ya beyaz!

Volume II,
hem siyah var, hem beyaz...

Volume III,
ne siyah var, ne beyaz

*

Artık böyle.

Hep de bir hiç de bir
Her şey de bir hiçbir şey de bir

Olsa da bir olmasa da
Olsan da bir olmasan da
Olsam da bir olmasam da

Var olsam da bir var olmasam da
Yok olsam da bir yok olmasam da

Var da bir yok da bir
Bir de bir birebir de bir
Birlik de bir birlikte de bir

*

Volume I
Ya Hep Ya Hiç

Volume II
Hem Hep Hem Hiç

Volume III
Ne Hep Ne Hiç

I
Hep de Bir Hiç de Bir

Kasım 16, 2018

Bir Arada, Beraber, Birlikte, Birlik, Bir

"Sen ile ben, hiç ‘bir arada’ olmadan ‘birlikte’ olabiliriz. Ben tek başıma bir şey yaparken seni düşünerek yapıyorsam yaptığımı, sen de, tek başına bir şey yaparken beni düşünerek yapıyorsan yaptığını, birlikteyizdir. Bu bir avuntu mu?"

Oruç Aruoba / İle

Oruç Aruoba'dan iham dörtlü bir yakınlık hali var ilişkilerde;
I. Bir aradalık
II. Beraberlik
III. Birliktelik
IV. Birlik.

*

I. Bir aradalık: Arkadaşlık, flört
II. Beraberlik: Sevgililik, dostluk
III. Birliktelik: Evlilik
IV. Birlik: Aşk.

İlk üçünü bilmem ama 4. raddeye varmak için bir arada, beraber, birlikte olmaya bile gerek yok.

Peki bir'in ta kendisi olmak için?

Ekim 12, 2018

Online Reddiye

"Merhaba Zeynep hanım, sürekli 'tanıyor olabileceğiniz kişiler' kısmında çıkmanızdan mütevellit profilinizi ziyaret ettim, daha sonra blogunuza baktım ve her defasında Schopenhauer'i haksız çıkarırcasına yazılmış gönderilerinizi okudum. Bu mesajımda yaş, beden gibi fiziki şeylerden ari olarak direkt zihninizi muhatap alıyorum. Ben hayatımda hiç zeki kadın tanımadığımdan hiçbir zaman Oblomov'un, Heidegger'in yaşadığı zihinsel hazza erișemedim. Karşımda Olga Sergeyevna veya Hannah Arendt olmadığından ben de Oblomov veya Heidegger olmadım. Çünkü alacağım cevap zihinsel açıdan beni tatmin etmeyecekti. Bu bencilliğim için üzgünüm ama siz bu sıkıntımı giderebilecek yetkinliğe sahipsiniz. Bu nedenle hiçbir amacı veya gerçekliği olmadan, yalnızca zihinsel haz için sizinle mektuplașmak isterim."

*

Bu kadar gerekçelendirmiş bir temenni bende bir misyon etkisi yaratıyor. Üstelik iltifat etme şeklinizi dahi bir cinsi tahkirle kurmuşsunuz. Dolayısıyla iltifatınıza da ancak kendi cinsimin aşağılanışını kabul ederek nail olabiliyorum. Heidegger ya da Oblomov olamayışınızı kendinizle değil de kaderin önünüze zeki kadın çıkaramayışıyla izah etmeniz oldukça ilginç. Zihinsel haz için mektuplaşmıyorum çünkü mektup dahil münasebet kurduğum insanları zihinsel de olsa hedonist bir yöntemle seçmiyorum. Kaldı ki zihnime de haz veren bir muhatabım zaten var. Yine de beni tekamülünüze katkı sağlayacak yetkinlikte gördüğünüz için teşekkür ederim. Az önceki iltifatınızdansa bunu kabul etmeyi tercih ederim.

Güzel günler dilerim.

Ekim 07, 2018

Zeynep Merdan / Ruhça

“Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler. Birbirlerine, 'Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim.' dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, 'Kendimize bir kent kuralım.' dediler, 'Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.' Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi ve şöyle dedi: 'Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.' Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi; çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.”

Tevrat, Genesis (I-IX)


*

Babil’den önce tüm insanlığın konuştuğu dil neye benzerdi bilinmez ama belki de Ruhça’ydı. Şimdi milyarca sözcük izdihamı arasında, manayı da, kastı da kaybetmiş ve bulamaz halde anlamın anlamıyla çarpışmayı ümit ediyoruz. Kayboluyoruz aynı sesle telaffuz edilse de bambaşka manalara gelen bambaşka kastların yabancı kelimelerinde. Sesimizi arıyoruz, sesimizi duyamadan. Gerçek ifademizin iç ses mi, konuşma sesi mi, hal dili mi, göz dili mi, harflerle mi, nereden sızdığını bilemeden.

Âleme ya da âlem diye yazılmış o büyük anlatıya sağır kalıp, kendi sesimizin gürültüsünde kaybolurken biz “zamanın en büyük ruhu” bir kadın: Simone Weil: “bizler emeğimizde ve gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız. Bu semboller keyfi şekilde karşımıza çıkmaz” diyerek evrenin ve evrendekilerin de bir Ruhça’sı olduğuna dikkat çekerek o büyük metnin rahlesine oturmaya çağırdı bizi.

Rahlenin başına geçmek yetmedi. Hangi kitaptan başlamak lazım geldiğini dahi bilmeden kitabın ortasından başladık bazen. Kekeledi zihnimiz. Neyse ki bu kekeleyişi hayra yoranlar da oldu:  Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum’da “Bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir” diyerek “metnin niyeti”ni vurgular. Bu durum metnin ardına da art niyetine de davetiye çıkararak bizleri bol katmanlı bir anlamlar matruşkasına gönderir. Matruşkalara sarıyoruz hakiki anlamı da hakiki manaya kaç kereden sonra varacağımızı kestiremiyoruz. Muhatabımız oluyor sonra, kaçıncı matruşkadaki anlamı gördüğünü göremiyoruz. Ya da kaç matruşkası olduğunu. Ya da tıpkı bu metafordaki gibi matruşkanın hangi manada kullanıldığını. Her ses katlediyor ve herkes mahvediyor Ruhça’yı. Bağırışlar, çığlıklar kadar bölünüyor Ruhça. Anlaşmazlıklar, mücadeleler, kavgalar, savaşlar kadar çoğalıyor sonra. Kaybediyoruz Ruhça’yı ve doğuruyoruz çığlıklardan dillerimizi. Konuşuyoruz, bağırıyoruz ama duyamıyoruz birbirimizi. Ölüyor kulaklarımız.

Bitmedi dille mücadelemiz. Bu sefer de kendi dilini yaratma hevesinde sanatçılar oldu. Başkalığını Ruhça değil de Ben Sesi’yle duyurmak, kitlelere alkışlatmak hevesinde ve farklılık iddiasının aslında bir sıradanlık nişanı olduğunu fark edemeyen sanatçılar oldu. Yerin Yüzünde sesler, şarkılar, sözler bağırdılar da birinin bile yankısı varamadı ruhlarımıza.

*

Her insanın ruh gündemini, içinin sesini duyurmak istediği bir varlık vardır. Belki ihtiyaçtan, belki bir cevabı arayıp da bulmak gibi varmak istediği bir varlık vardır. Peki, Ruhçamızın hakiki muhatabı kimdir? Notalarında, çizgilerinde, harflerinde kendimizi bulduğumuz bir sanat eseri mi? Ruhumuzu gözümüzden okuyan maşuğumuz mu? İç Sesimiz mi? Dua sesimiz mi? Münacatlardaki tanrımız mı? Hakiki bir dostumuz mu? Kimdir Ruhça’mızın hakiki muhatabı?

Ruhun hakiki muhatabı Ruhça konuşabildiği varlıktır. Diğerleriyse bir vakte misafir olunca, vakit vazzı vurunca, vadesi dolunca gidecek olanlardır. Hakikatteyse; kısmi özgürlük, sınırlı alternatifler ve güncel seçeneklerin en avantajlısıyla muhatap oluyor insan. Bu yüzden Ruhça bilmiyor kimse. Vakit geçirmek için beraber yürürsün / beraber yürürsün ve vakit geçmiştir / vaktin nasıl geçtiğini anlamadan yürürsün; bu üç ayrımda salınıyor yanımızdaki muhatabın varlığımızdaki ikameti.  

Arkadaş, kadim dost, sevgili, eş, akraba, çocuk falan diyoruz ama tüm beşeri ilişkiler günleri sayıları bir vakte misafir olmaktan ibaret. Peki, Ruhça'mızla konuşmak istediğiniz varlık nerede? Muhayyilemizde mi? İdeallerimizde mi? Mazimizde mi? Hayatımızda mı?

*

Zarifoğlu’nun “Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız”dan ilham; ‘bir içiniz vardır, onu duyunuz.’ deyip düşeriz içimize. İçin için içine düşeriz içimizin. İçimiz dışımıza çıkar da yine de duyamayız içimizin sesini. Ya da bir başka içe düşer içimiz de ‘benim, içimden, sen dediğim, yalnız sen'sin, sen.’ deriz. İç'in için için "sen" diye seslendiğine ‘senlenmek’ deriz, içerleniriz. Bir iç’i duyamayışımıza içerleniriz de uzaklığa tanım diye “iç'ten, başka bir iç'e -içtenlikle- seslenildiği halde, ‘duymayacak, kesin duymayacak’ yeisine içsel uzaklık.” deriz.

 “Ben, ben” diye fersah fersah yollar döşeriz içsel uzaklığımıza. İki bencil için, gerçekte gerçek bir tebessüm kadar kısa ve anlık bir hareketle kurulabilecek yakınlık mesafesi varılamazdır. İki bencil için, aylarca ve onlarca sarılmakla pekişmiş bir yakınlık, 'bir boş bakış'la yerle bir olarak kadar onarılamazdır. Ve iki bencil için, bir kavuşmak bahanesi bile tasavvur edilemez kadar umulamazdır.

İç ses duyurmak cüreti diye bir şey vardır; iletişim konforunu ve zarafet mesafesini bozmak gibi bir bedeli vardır ama sonundaki o ferah teskine fazlasıyla değer. Hakiki muhatap odur ki; iç ses duyurmak cüretini itibar kaybetmek pahasına gösterir. Ki iç sesteki gerçek yankının gerçek sahibi karşımızdaki muhatap değildir her zaman.

*

İsra Suresinde “Sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden az bir şey verilmiştir.” tanımını yapmaya ne had ne de kudret bulamadığımız ancak bir şeylere benzetebildiğimiz ruh, en güzel rüzgâra benzer. Bu yüzden ruha tesir eden her şey esinti etkisi yapar hep. Ve en güzel esintiler hep zamansız gelir, biz onları beklemezken. Hakiki muhatap güzel bir esintiyle gelir. Hakiki muhatap pusulanın kuzeyi gösteren o ibresi gibi, zamansız bir lâmekânda iki ruh gibi, her ortam ve koşulda hep aynı kişiyi işaret eder. Birini 'bize en çok tesir eden yer ve zamanda değil de; bambaşka bir zaman ve mekanda tanısaydık yine muhatabımız olur muydu?' sorusunda onun hakiki muhatabımız olup olmadığının cevabı saklıdır.

İnsan hakiki muhatabının benliğini öylesine ayna görür ki, kendi aksinden şüpheye düşer de muhatabının aynasına kıyamaz. Işık ters açıyla vurmuştur, ayna toz tutmuştur yahut nefsin yüzü fena bakmıştır, hakiki muhatabın aynasına fena göstermek yaraşmaz. Hakiki muhatap ile mülkiyet değil aidiyet bağı kurulur. Ancak bir sözleşme unsuru ile mülkiyet bağı kurulabilir. İster zekâ, ister cesaret, ister güç, ister sezgi kulvarı ne olursa olsun gerçek bir düello hakiki muhatapla yapılır. Ve bir varlık başka bir varlıkla; hem rakip, hem düşman, hem dost ve hem âşık olursa birbirinin hakiki muhatabı olur. Varlığa denk görülemeyenden -kibirden ya da tahkirden değildir bu- hakiki muhatap olmaz. Bazen iki ruh birbirinin öylesine hakiki muhatabıdır ama bambaşka zamanların, bambaşka yazgıların, bambaşka başkalarının tozları kalmıştır beşeriyetlerinde. Yıkanmaları gerekir bu durumda birbirleri hariç her şeyden.

Hakiki muhataplık, teferrüd* makâmıyla olur. Muhatabın sıfatlarını değil, zatını sevip, ruhunu başka herkesten emsalsiz görmek. (*:Teferrüd: Kendi başına olma, bağımsız olma, yalnız olma, herkesten ayrılma.) Dünyanın en meşru tenezzül etmeyişi bir başkasının ikâmesi olmamaya gösterilen dirençtir, başkalarında teselli olabilir, sohbet edebilir, paylaşım kurabilir ama Ruhça konuşamayız.

*

 “Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar.” derler. “Kelime”nin Arapça "yara izi" olduğunu söyleyen İbn Arabi, harfe hangi manayı giydirir bilinmez ama Aşk Risalesinde "varlık bir harf, sen onun manası / varlıkta başka bir emelim yok" der. Harf noktaya varırken, noktanın manasını duymaya dahi ürken kulaklara fısıldar İsmet Özel: "harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri / harf ol harfle birlikte kıyam et / harf ol, harfler ummanına bat.”

Her Ruhça’nın bir alfabesi vardır ve herkesin bir harfi.
Herkesin bir harfi vardır ve her harfin bir sesi.
Bazen o sesi öylesine duyarız ki; harflerin böylesi sesli oluşuna hayret ederiz.
Harflerin kudretini bilir ama manayı katletmekten korkarız.
İşte tam o an, harflerin sessizliğine ve noktanın sonsuzluğuna sığınırız:
.


Bu yazı İtibar Dergisinin 85. Sayısında yayımlanmıştır.