26 Tem 2017

19 Tem 2017

Aşk Putu

Keşfsever'in Enki'yle Aşk Putu Üzerine Konuşması

*

Keşfsever: Anlatacağım şeyleri sadece anlattıklarım olarak görme.

Enki: Söylemene bile gerek yok…

-Ben hiç kimseye âşık olamıyorum. Etrafımda insanlar var. Paylaşım kurduklarım. Ve bu hal artık beni mahvediyor. Onları da. Çünkü kalbim hasta. Ya da yok.

-Duvar mı var ya da duruyor musun? Bunu söylemen gerekir... Çünkü olamıyorum diyorsun…

-Hep eksik kalıyor bir şey. Ve mahvediyorum karşımdaki insanları. Bunu nasıl aşabilirim ki?

-Zor bir soru bu… Bilmediğim bir kalp… Ama bildiğimi tahmin ettiğim bir ruh… Yani benzer gördüğüm… Aynılıkları olan…

-Bu…

"Şehrin en güzel kızları, bana görünmek için yollara çıkmayı adet haline getirmişlerdi. Fakat ben, kolumda gezdirdiğim şahinim kadar gururlu olduğum için onlara tepeden bakıyor, bu zavallıları görmemezlikten geliyordum. Atımı oynatarak geçiyordum yanlarından. Fakat kalbime acayip bir ateşin düştüğünü hissediyordum. Bu ateşin sebebini bilmediğim halde beni yakıp kül etmesi çok tuhaftı. Sonunda büyük bir hüzne kapılmaktan ve derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamadım. Elime sazımı alıp hem söylüyor, hem ağlıyordum. Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. (...)

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler.
-Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
-Muhterem efendi! Kimi seviyor?
-Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur."

Filibeli Ahmed Efendi / Amak-ı Hayal
Leyla'lı Mecnun; (syf: 119-120)

-Sen kendini bir amaca kapadın… Olamıyorum şu anki durumun olabilir başta olmak istemiyorum vardı belki…

-Bu adam gibiyim:

Enrique Simonet / Otopsi, 1890
















-Bu nedir biliyorsun… Zamanla gelişen bir hissizlik. Başta var olmayan ama sonradan artık rutine dönüşen ve bir parçan haline gelen hissizlik… Sürekli hasta görmüş bir hemşire… Merhamet duygusunu yitirir…

-Sürekli âşık gören maşuk kayıtsızlığı? Ruh, zihin, kalp ve beden…  Bu dörtlünün dörtdörtlük uyumunu kimseyle yakalayamamak belki de.

-Hayır, sen o dörtlüye ya da onları oluşturduğun dönemdeki bir fikre takılı kaldın… Bunu anlıyorum da… Bende de başka şekilde oldu bu… Ve bu saplantı hali… Bilinçli olarak yaptığın bir şey değil… Ben de filmlerdeki gibi… İlk görüşte aşk inandım… Sonra oldu da… Sen de böylesin… Ve bunun tam zıttısın…

-5-6 muhatap oldu ama. Birinde olması lazımdı ama değil mi? Olmadım.

-İmkânsıza saplandın sen… Bu dünyadaki imkânsıza…

-İnandığım şeyi arıyorum. Bulacağım şeyi. Kendi kusursuz ve mutlak idealimi.

-Bu yok… Olmayan bir şey…

-Sıfatları en olan muhteşem biri değil ki aradığım. Ben için en olan. O yüzden farklısın ve şanslısın benden, inandığın şeye rastlamışsın.

-Başta en’di belki… Tasarımının içine hapsolmuş durumdasın ve bu görülüyor… Olamıyorum olarak söylüyorsun şimdi… Ama olmuyorsun, hep red durumu…

-Aşk putu… Ama deniyorum ki. Dörtdörtlük dörtlüme uygun olmadığı halde sevgiyle ve sabırla sürdürdüklerim oldu. Ama aşk olmuyor. İlişki bile olmuyor.

-Bir kişinin sahip olacağı bir şey değil… Belki yanlış örnek ama peygamber var… Ya da yanlış zamandasın…

-Dördüne de kısmen sahip biri çıktı karşıma. Onunla da benlik savaşı ve güm… Benlik savaşından aşk doğar zannettim, doğmadı. Tersine rezil bir hatıra olarak kaldı.

-Bana kalırsa şöyle yap… Aşk putunu değil de o dört putu kır… Çünkü onlar senin putun olmuş…

-Kimseyi gerçekten sevgilim olarak görmedim ki… Yanımda birileri oldu ama hakikatte sevgilimmişler gibi hissetmedim.

-İbrahim aramak yerine İbrahim olmak zorundasın…

-Güzel öneri ama İsmail’im işte.

-Onları yıkmadan âşık olamazsın… İmkânsız…

-İsmail’sem bana düşen İbrahim’e bulunmak.

-Hayır, değilsin… Bu noktada değilsin…

-Hayatımda tek kişiye bile gitmiş değilim. Kaldı ki flört başlatmak. Çünkü keşf edilmeyi bekledim aşk konusunda. Aramayı değil. Üzdüğüm insanlar da oldu. Kalbini kırıp attıklarım. Ve hüzünlüyüm artık. Geriye kalan sadece hüzün. 

-Kalp kırıklığı iyidir…

-Katlettiği maktullere bakan katil hüznü… Sanırım ben sadece İlham Hocaya âşık olmuşum. Ve aşk bir kez olan bir şey ise de; o zamandı.

-Bu da kendine nihai şeklini vermeden önce…

-Sana göre o dört putu kırsam ümit var. Ama istemiyorum da. Anlamını kaybetti çünkü. İçimde gelmiyor. Âşık olmak. Sevmek.

-Bunu sezebiliyorum... Sen istemiyorsun olamıyor değil... Ve bunu olamıyorum diye söylenerek bir anlamda kendini teselli ediyorsun…

-Elimden gelse gitmek istiyorum bu dünyadan. Belki de bir acı çektim. Çok acı. Ve acıdan sonra anlamı yok artık hiçbir şeyin.

-Hayır, olur mu öyle şey… Eyüp sabır ile gitti Mısır’a…

-Ben ümit istemiyorum ki. Terapi de istemiyorum. Gitmek istiyorum.

-Bunu gelecekteki sen de söyleyecek mi?

-İştahım yok. Hatta o dört dörtlük muhayyel çıksın karşıma. Ona bakayım ve gideyim. Seni istemiyorum diyeyim.

-Çıkmaz… Çünkü istemiyorsun…

-Ben istememeyi istemekten başka ne isterim?

-Bu şekilde değil ama… Yeni bir put yaparak hemen o anda… Onda olmayan bir özellik… Çünkü görürsen ve olmazsan… Sonrası boşluk ve anlamsızlık… Belki de bundan korkuyorsun… Anlamsız olan bir yerde kendi yarattığın anlamı bulup onun da bir anlamı olmadığını gördüğünde, kendi anlamsızlığının içinde boğulmaktan korkuyor bile olabilirsin…

-Olabilir. Hayal kırıklığı korkusu. Muhteşem güzellikteki bir hayalin kırıklığına uğramaktan korkmak… (Buna hale de bir kelime bulmalı. Hayal & Keşf Sözlüğü için.)

-Çok iyi oldu bu… Acaba var mı böyle bir anlama sahip kelime? Kelime oradan çıktı değil mi? Heyecandan… Bir anda…

-Beni negatif doğurur hep.

-Mutluluktan doğmuş bir şey var mı çocuktan başka?..

(...)

*

Yol bir yere varmıyordu. Teşhis teskin etmiyordu. Ama yollara eşsiz kelimeler düşüyor ve muhabbet sedası yankılanıyordu arkadan.

10 Tem 2017

Ruhça'nın Hâyâl ve Keşf Sözlükleri

Bedî: “Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).”
Bedi esmasına meftunum. Sanatkarların esması çünkü en çok onlara yakışıyor.

Sanatkar olmadığı halde Bedi ismini üzerinde çok güzel taşıyan insanlar var. Mesela Enki. Enki'nin Hâyâl Sözlüğü'nü ilk gördüğümde tam bir Nezibe* olmuştum çünkü ince bir hali keşf edip, o halde gayet zarif kelimeler giydirmek Keşfsever'in meftun olduğu bir şeydi.

Sanırım bunlarla sınırlı kalmayacak, her bir ince hal, o ince hali giyinen zarif ve şık kelime elbiseleri durmaksızın çoğaltacak koleksiyonu.

*

Hasrezâr olmak: Hep yanında olan ama hiç kavuşamayacağın birine duyulan müphem bir özlem hâli. (Enki Kelimesi)

Nezîb/Nezîbe: Heyecandan kalp atışlarını duyan erkek/kadın. (Enki Kelimesi)

Nedîd: Aşık olunan kişinin aşığın gözüne dünyanın en güzeli olarak görülmesi, güzelden de öte olan. (Enki Kelimesi)

Serâf olmak: Yeni alınmış olan bir kitabı okumamak üzere rafa kaldırmak. (Enki Kelimesi)

Mihrân: (Enki Kelimesi)
I. Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli.
II. Saray Muhafızı.
III. Bir işte en üst seviyeye ulaşmış kişi, maestro, Mahir.

Zehrihâr: Gece gündüz düşünülen, akıldan çıkmayan. (Enki Kelimesi)

Zehriyâr: Dünyanın en ölümcül ve en çok haz veren zehri. (Zain Kelimesi)

Nehriyâr: Aşık olunan muhatabın seline kapılıp boğulma. (Zain Kelimesi)

Seyriyâr: Aşık olunan muhatabı seyr. (Zain Kelimesi)

Dîlâl: Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli. (Zain Kelimesi)

Suizâr olmak: Tadı ve hatta varlığı bilinmeyen bir şeye susumak hâli. (Zain Kelimesi)

Ruhça: Ruhların konuşabildiği dil. Ses ve harfler dışında başka araçları da kullanır. Bilinen ilk kelimesi "belâ"dır. Babil'in tüm dillerinden daha eski olduğu rivayet edilir. (Zain Kelimesi)

Keşfsever:
I. Keşf'i seven.
II. Vitam Vero Impendenti* (Zain Kelimesi)

2012 Keşfseveri.
2014 Keşfseveri.

Keşfsever'in 7 Durağı:
I. Zeyn & Kenz
II. Rast
III. Keşf
IV. Öz
V. Haz
VI Az
VII. Vaz mertebelerinden oluşan yolculuk durakları. (Zain Kelimesi)

Vaz Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun son basamağı. Elde edebilecek güçte olup hür ve seçilmiş bir irade ile bırakmak mealindedir. (Zain Kelimesi)

Rast Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun ikinci basamağı. Tasarlanmamış bir karşılaşma halini anlatır. Özelliğini tevafuklardan alır. (Zain Kelimesi)



*: Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o güzelim tanım; Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “yaşamını hakikat uğruna riske atan kişi” mealinde.

4 Tem 2017

.: Narkissos :.

Meşhur Narkissos tablosunun aksi de aksi olan bir akis fotografı olurdu herhalde.

2017, Temmuz.
Le Caravage / Narcisse, 1598.

21 Haz 2017

Adına Dünya Dedikleri O Kayıp Top*

 "Martin Heidegger, Sartre, Jaspers, Beckett ve Erich From gibi düşünürler insanın yalnızlığından söz ederler ve derler ki yalnızlık, günümüz insanının felsefe, sanat ve edebiyatının ruhu haline gelmiştir. Ancak ben bu temel duygumu dile getirmek için yalnızlık kelimesini bir terim olarak seçmekle hata ettim. Yani benim söylemek istediğim şeyin Sartre'nin, Heidegger'in, hiççiliğin, modern saçmalığın ve hatta günümüz Batılı varoluşçuluğun söylemek istediğiyle aynı olmadığı için, onların etkisi altında yalnızlık(solitude) kelimesini kullanmamam gerektiğinin farkına varamamıştım. Ben hayat felsefemde ve antropolojimde bu temel duygumu ifade etmek için "ayrılık" kelimesini seçmeliydim."

Ali Şeriati / Dua
(syf: 58)

*

'dan ilhamla sormuştum;

Ruhunuz...
Bu alemde,
Hangisi?

Yalnız...
Tek...
Ayrı...
Eşsiz...
Kayıp...

Peki, Khoda.
Ey Khoda.
Sinemizi yarıp da, derununa koyduğun bu 'nakıslık' hissi nedir o halde?
Bizi neden yarım bıraktın?

Bizi neden kaybettin ki kendimize? Kendimizde?

Ben kendimi bulamıyorum artık Khoda.
Sen beni bul.
Ben yeterince kayboldum.
Ben aciz düşecek kadar yürüdüm.
"On kat"ı kadar bul beni.

Bulmuyorsun beni, kayıp değil miyim?
Bilmiyorsun hâlimi, ayıp değil mi?

demiştim.

-ki;

Rast Makamında el-cevap geldi:

*
Adını dahi bulamadığı 1 kaybı olanlar & dünyada kendini kaybeden -ya da looser- değil de kayıp hissedenler için; el cevap:

"Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birdenbire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve: Haydi arayın bulun! demiş. Her ruh, bir görüp kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla yola düşünce, kendini dünyada bulmuş.

İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.

Fakat topu fırlatan oyununu o kadar sanatkarane tertip etmiş ve araya o kadar muhtelif göz bağları koymuş ki, birine olmasa bile bir başkasına yakalanmamak pek müşkil! Gününün yarısı aydınlık, yarısı karanlık olan bu dünyada o topu bulmak kolay mı sanki?

Dünya, kah gece ile karanlık, kah gündüz ile aydınlık olduğu gibi, kalp de gece ve gün gibi iki arada gidip gelmede... Ancak elinde feneri olan kimse için gece karanlığı, yolunu görmesine mani olmadığı gibi kendini aydınlatanlar için de zulmet yok. Kaybettiği topunun arayıcısı olanlar da zaten güneşini kendinde taşıyanlar, güneş olanlar işte onlar unutmuyorlar, arıyor ve nihayet buluyorlar..."

Samiha Ayverdi / Ateş Ağacı 
(syf:43-44)

16 Haz 2017

Enki / 1 Maşuk Yaratmak

Mülhemi Pygmalion* olan bir konuşmadan gebe kalıp muhatabına güzel bir öykü doğuran eden 1 Enki öyküsü.

Bernand Shaw'ın 1913'te Pygmalion mitolojisinden
 ilham alarak yazdığı komedi oyunu afişi.
"Vasat bir oyun yazarı ve yine vasat bir hâyâlbazdı...Hiçbir gösterisinde salon tam olarak dolmamıştı...Hatta bazen bir kaç seyirciye nadiren de boş salona oynadığı bile olurdu...Buna aldırmıyordu da...Çünkü biliyordu...Kuklalara kendini adadığından beri tek bir kukla üzerinde çalışmış, o Dünya'ya gelene kadar kendini başka oyunlarla avutmuş ve bu sürede onun hak ettiği bir oyunu da hârf hârf işlemişti...Artık kendini gözardı eden Dünya'dan büyük bir ihtişamla intikamını alabilirdi...Ama hiç beklemediği bir şey olmuştu...Son şeklini verdiğinde ve sûretinin ortaya çıkması için boyadığında Zain'i, tahtadan elleriyle, yıllar boyunca özenerek yaptığı bu kuklaya âşık olmuştu...
İlk gecesini onunla birlikte geçirdikten sonra, oyunu yok etmeyi ve Zain'i kimseye göstermemeyi düşünmüştü...Kendiyle savaşmıştı birnevî...Ve savaşı kazanan kalbi değil oyunun oynanması gerektiğini savunan beyni olmuştu...

Afişlerini sokaklara astıktan ilk oyun vaktinin gelmesini beklerken harcadığı her ânını Zain'le birlikte geçirmişti...Ve bu anlar hayatla yaptığı en değerli alış-verişi olmuştu... Perdeler açılıp oyun sahnelendiğinde ve sahneden seyircileri gördüğünde rahatlamıştı...Yalnızca bir kaç kişi gelmiş ve onlar da sahneden uzaktaki koltukları seçen, yalnızca birbirleriyle vakit geçirmek isteyen bir kaç genç çift olmuştu...Çiftlerden birinin içinden, erkek olan biri, başını kaldırıp sahneye baktığında, hâyâlbaz ne hissettiyse aynı duyguları hissetmişti, kuklayı tamamladığında...Oyun bitmişti ve hâyâlbaz bitmek bilmeyen o bir saatin ardından sevdiğine kavuşmuştu...Lâkin bu mutluluk fazla sürmedi...Başını kaldırıp sahneye bakan o adam, aynı gün kuklayı gördüğü herkese anlatmıştı ve o da tıpkı hâyâlbaz gibi Zain'in bir kukla olduğuna inanmamıştı...

İkinci oyun günü geldiğinde, sevdiğine veda edip oyuna başlayan hâyâlbaz, gördüğü manzara karşısında şaşırmıştı...Salon tamamen dolmuş ve tüm seyirci merakla Zain'in sahneye çıkacağı o ânı beklemeye başlamıştı...Endişeliydi kuklacı...Korkuyordu...Bu kalabalıktan birinin ona sahip olmak isteyeceğini biliyordu...Endişesinde yanılmadı da...Oyun bittikten sonra yanına gelen bir kaç iri adam, kuklanın değerini sormuş ve onu kendilerine vermeleri gerektiğini vurguladıkları bir kaç küfürle birlikte buna karşı çıkan kuklacının suratına da vurmuştu...O gün Zain'i kaybetmiş olmasa da yayılan şöhretle birlikte, amacını gerçekleştirmiş, Dünya'yla giriştiği düellosunu kazanmış olmasına rağmen hiç mutlu değildi...Aklı tamamen Zain'deydi...Onu kimseye vermeye niyeti yoktu...Kapısı her gün başka birileri tarafından çalınıyor, bir gün kapı yerine Zain'in çalınacağından korkuyordu...
Zamanını böyle geçirmesi imkânsızdı...Zain'i öldürmeliydi fakat ona kıyamazdı...Henüz onu şekillendirmediği günlerini düşündü...Sıradan bir meşe ağacının, kırılmış bir dalıydı Zain...

Hâyâlbaz hayatına anlam katan ve zehreden o ağacın yanına gitti...Yeni filizlenmeye başlayan en ince dallarını birer birer kesti ve onları yazdığı oyunun hârfleri gibi, o kırık daldan Zain'i çıkardığı gibi ilmek ilmek bir iplik yapana kadar işledi...Bir eliyle kırılmış dalın aynı gün boy vermiş ve artık olgunlaşmış olan kardeşi üzerine çıkıp sarkıtırken ipi, Zain'e de diğer eliyle sarılmıştı...Usta işçiliğiyle işlediği ipi boynundan geçirip, kendini meşeden boşluğa bırakırken, kulağına onu ne kadar çok sevdiğini fısıldamıştı..."


*: Yunan Mitolojisinde bahsi geçen, yaptığı heykele aşık olan heykeltraşın adı.

13 Haz 2017

Putların İntiharı

https://www.instagram.com/p/BVQtJXggP8h/?taken-by=kurnaztanrienki
























En sevdikleri şiir Asaf Halet Çelebi'nin İbrahim'i olan iki ruh için elbetteki 'put' kelimesi çok şey ifade ediyordu.
Bittikten sonra isim konur şiirlere, evet.
Bazen de doğmamış bir cenin gibi, önce adı konulur. Sonra varlığı belirir.
Bu öyle oldu.

Put olduğunu idrak edip, kendi kendini kırmayı; intihar etmeyi düşünen bir putun şiiri.
Müntehir 1 Put'un.
Adı Zain; varlığı Enki'nin.

8 Haz 2017

Ruhça

























İç sesi Fransızca, mesaj dili İngilizce olan bir ruhun, iç sesi Türkçe olan bir ruha Ruhça konuşması...
Evet, Ruhça.
Güzel adam David.

.: Zeyn'i Seyr Keşf'i :.

Adile Sultan Sarayı / 2017, Haziran.

2 Haz 2017

İtibar

İlk'i 2005'ti.
Sonra 2006, 2007 derken lise sonda okul dergisini ben çıkarmıştım.
İnsan ruhuyla sevdiğine dokunmak da mı istiyor?
Basılı bir eserin hazzı bu mu sadece?

Sonra; aynaya bakar gibi devam eden bir burası...
8. yıla geldi.
İnsan aynada baktığı, seyirlendiği, zeyn'lendiği, kahırlandığı o ruh gözü başka gözlerle de mi çakışsın istiyor?
Bir Ruh Müzesi sakini iken başka kervanları da mı görmek istiyor?

Sonrası; Akademi'de darbe yüzünden çöpe giden bir Polistika kırıklığı...

Ve sonrası; her birine irrite olarak bakılan, sığ bir benliğin ön plana çıkmak hırsından başka bir misyonu olmayan 'bunlar gibi olacaksa hiç olmasın, aman olmasın' denilen koskosca bir dergi ve fanzin çöplüğü... -samimi bir niyet, ve elbette potansiyel barındıran amatör fanzinleri münezzeh tutuyorum bu bahisten.-

Ve nihayeti;

"İtibar dergisinin en önemli düsturu, kişisel ilişkilerle değil, ürünlerinin niteliğiyle hak edilmiş bir itibarı ortak payda olarak kabul etmektir. İmamı Azam’ın “İtibar Ortaklığı” diyerek belirttiği bu ölçüyü, temel prensip olarak almaktadır. Modernizmin, hayatımıza ve dolayısla edebiyatımıza yaptığı en önemli tahribatlardan biri de muteber kimselerin, kendilerini geri çekme zorunluluğunu hissetmesidir. Bu zorunluluğun edebi muhitleri yıktığı aşikârdır. Yıkılan bu muhitlerin yerini, bir takım imaj ve pozlardan ibaret içi boş birlikteliklerin aldığını görüyoruz. Editör saygınlığının ve işlevinin olmadığı bu birliktelikler sonucu, ortak kabul gören metinler ve isimlerin çıkmaması da, edebiyatımızda büyük bir boşluğa yol açıyor. İşte İtibar Dergisi bu boşluğu doldurmak üzere uzun soluklu bir yola çıktı. Bu yolda ahlaki erdemleri her şeyin üzerinde tutarak nitelikli bir yayıncılık yapmayı benimsemektedir."

Bu izah.
Bu izahı sevdim.
İtibar'ı da.