9 Tem 2018

İtibar, 82.

Zeynep Merdan / Güzel İntikam



Mazlumluğu bir deri gibi giyinmiş, mahzunluğu hâlinin dili bilmiş, mağlubiyeti kanıksayacak kadar kaderinden bilmiş, ümidi çocuklarının gözyaşında boğulmuş, haklılığına defalarca taarruz edilmiş, toprakları yıldan yıla ilhak edilmiş Mazlumlar Ülkesinde intikam çiçeklerinin açtığı görülmüş müdür?

Bir haksızlığı adalete eşitleme çabasından intikam tanımı çıkabilir mi? İntikam mefhumu kötü çağrışımlı bir kan davasından mı ibarettir hep? İslam inancında el-Müntekim olarak hüsna olan esmalarda geçen intikam yalnızca yaratıcıya mı mahsustur? Yoksa yalnızca mukabele miktarınca caiz görülen ve hoş karşılanmayan bir yol mudur? Hepsi konunun ehilleri tarafından tartışıladursun bir film bahanesiyle intikam üzerine bazı bazı güzellemeye dönüşmüş bir bahis açma kastındadır bu yazı.

*

Kadim olanı işaret eden şeyleri severim. İnsana bir yol üzerine olduğunu hatırlatıp o yolun da ötesine davet eder.  Bir şarkı bir yolu nerelere çıkarır? Kill Bill’in enfes soundtrack albümünden Shura No Hana’yı keşf arzum yolumu yarım asırlık bir Japon filmine; Lady Snowblood’a çıkardı. Üstelik şarkıyı söyleyen Meiko Kaji, başrolünün ta kendisiydi. İntikam bir yüzde bu denli münasip olabilirdi ve bir yüz intikam suretini en şık böylesi bir yüzde giyinebilirdi.

Sade bir yazgının olağan mensupları olan bir çift, meşru tek bir sebep yokken kötülüğe maruz kalır. Adam öldürülür, kadın tecavüze uğrar. Bu sebepsiz felaketi hazmedemeyecek bir hınç doğar kadının içine. O andan sonra ruhunda intikamın olmadığı bir an olmaz. Eşinin katili, kötülük çetesinin mensuplarından birini öldürerek hapse düşer. Şehvetin hıncına benzemez bir hınç şehvetiyle hamile kalır hapishanede. Mahkumların arasında intikamını doğurur gibi doğurur adını Yuki* koyduğu kızını. Yuki, Budist bir rahip tarafından nitelikli bir ‘intikam askeri’ olarak yetiştirilir.
*: Yuki adı, Japon inançlarında kötücül ruhlardan biri olarak kabul edilen Kar Kadını efsanesine dayanır.

Film hem öykünün kurgusallığı hem de bazı sahne telmihleriyle Kill Bill’de yeteri kadar yâd ediliyor. İntikamı meşru şartlarda öylesine güzelliyor ki, hakiki bir intikam vesilesinin peşine düşürüyor içinizi. Sığ bir alt etme hırsından filizlenen bir intikam mı yoksa bir haksızlığı adalete eşitleme çabasına vesile olacak denli derin bir intikam mı, ayırdına vardırtıyor idrakinizi.

*

“Ne?” diye sorsalardı, hukuktaki iade-i itibar davasından aşırma İade-i İzzet yahut hikâyenin son güleni derdim. Gülmek dedimse tıpkı Yuki’nin hınçlı gözlerine eşlik eden “kötülük çiçekleri” gibi patlamaya durmuş bir tebessüm. Yahut şarjörde tek fişek kalmış, eller titriyor, hasmınız tüm bir kibriyle yenilmenizi beklerken o tek fişekle namlu gözleri onikiden vurmaya intikam denir.

İntikamın meşru bir muhatap zemini yok mudur? Ceza ancak ve ancak onu algılayabilecek muhataplara verildiğinde cezadır. Kısasa kısas bu yüzden bazen tesirsizdir. İntikam bahsinde hem Müntekim ve hem Müstahik şerefli olmak zorundadır. Haysiyeti olmayan birinden intikam alınamaz. Düelloların hepsinde bir tür haysiyet denkliği vardır. Örneğin Kill Bill’de intikamın tecelli edeceği son sahne her şeyiyle bir varlık düellosudur. Söylenmesi gereken tüm sözlerin söylediği, hesaplaşmanın başladığı bu sahne sonunu bir sürprizle bitirir. Bill ölümüne sebep olacak son vuruşu, öğrenildiği ona söylenmeyen “Five Point Palm Exploding Heart Technique” vuruşuyla alır. Fakat bu meşrudur çünkü bu düello en başından beri her türlü kirli taktiğin mübah olduğu bir zeminde konumlanmıştır.

İntikamı alınamayacak tek durum belki de şudur: size bir kez olsun ait olamamış hiçbir şeyi nakıs bırakamazsınız. İntikam alabilme kudreti bir varlığa tesir edebildiğinizin kanıtıdır. Edememiş iseniz; intikam alamazsınız. Varlığınızı bir yönüyle olsun küçümseyen birine acı veremezsiniz. Kibirli bir muhataba karşı her yöntem tesirsizdir. Varlığınıza kibr gösteriliyorsa; muhataba acı verme kudretiniz yoktur. Varlığına hiç ama hiçbir şey yapamazsınız. Sahip olunmazsanız, kaybedilemezsiniz. Rekabet etmezseniz, yenilemezsiniz. Kıyaslamazsanız, kıskançlık duyamazsınız. Muhatap almazsanız; polemik mağduru yapılamazsınız.

Bazen intikam alacak kadar dahi tahrik olmaz ruhunuz. Öylesine rekabetten uzak bulursunuz muhatabınızı. İntikam rekabet edilesi varlığa karşıdır. Rekabet dahi etmeye tenezzül göstermediğiniz bir varlığa karşı intikam hisleriyle dolmazsınız. Pasif karakterli kalsa da bu da bir tür intikam sayılabilir. Size acı bile veremeyecek kadar değersiz hale düşmüş ve acziyet dolu muhatabınıza müstahak gördüğünüz. İntikam almaya dahi tenezzül etmeyecek kadar bir intikam. Zarar vermek değil, yüceliği göstermektir çünkü gaye. Öylesi yüce konumlamıştır çünkü varlığınız. Zelil etmek, rezil etmek peşinde değilsinizdir.

Bir insanın varlığını ötekinin kefaretine indirgemekten daha zarif bir intikam var mıdır? Üstelik gaye intikam almak dahi değilken. İnsan başkasına ceza keserek kendinden intikâm alabilir mi? İnsan kendine ceza keserek başkasından intikâm alabilir mi? Peki, karşındakinin hakiki muhatabı olduğunu bilen biri; bunun henüz idrakinde olmayan o birini yok sayarak kimden intikam almış olur? Kendinden mi? Muhatabından mı? Olacakları şeyden mi?

Bazen hayat da intikam alır. Ona ve yasalarına büyüklük taslarsanız sizi başarısız kılarak sizden intikam alır. Neden en çok deliler, müflisler, terk edilmişler, bir güçten azledilenler küfreder hayata? Dünyaya kafa tutmanın intikamıdır çünkü yazgıları. Yazgısıyla, kendiyle ve istidadıyla cenk ederse daha çok kaybeder insan, afili de kaybetmez, kıyafetsiz muhteris gibi kaybeder. Dünya “vaat edilmiş güne kadar” asla mağlup edilemeyecek güçlü, kibirli, küstah bir kadına benzer. Onunla kavga ederseniz sizi sadece zelil eder. Onunla baş etmenin tek yolu varlığına kayıtsız kalmaktır.

Sığ bir hınçla şık bir intikam alınmaz. Öfkenin kabına sığamadığı, Hak’kın da haklılığın da sizden yana olduğu durumlarda zaman en iyi Müntekîm'dir. Eylemsizliğe değil, nitelikli bir bekleyişe sabrettiren bir zamandadır. Dünyada gerçekten nitelikli olan tek şey yoktur ki; derin bir acıya, şimdiyi yaşanmaz kılan bir sabıra ve kibri kıran bir yalnızlığa teğet geçmiş olmasın. Balzac "Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir" derken gayreti eksik kalmış bir tembellik konforundan, miskinlik rehavetinden bahsetmiyor. "Bekle" demiyor, "beklemeyi bil" diyor.

"Susmak tahammülü" diye bir şey vardır. Vakti gelince öyle konuşmaklar vardır ki; beklemeyi de susmayı da tahammülsüz kılan uzunca bir susmak sabrından filiz vermek zorundadır. Hevesi hedefe, hırsı azime dönüştüren tek şey; niteliksiz bir kanaatkârlıktan, vasıfsızlıktan, korkaklıktan kaynaklanmayan ve ıslah edici olan nitelikli bir bu sabırdır. Bu sabra sabretmek ve bir zamanlar size hiçbir rant sağlamayan ürkek bir hakikat sesini vakti geldiğinde gururla söyletendir belki gerçek intikam.

Yuki’nin intikamı neredeyse bir intikam güzellemesine dönüşmüş bu sözleri düşürdü ruhuma. Siz yine de onun ağıdına eşlik etmek isterseniz Meiko Kaji’nin sesinden Shura no Hana’yla kardan çiçekler kondurun kandan mezarına.

Eğer bir gün, soylu bir intikam sebebi isterseniz bunun başkalarından değil yaşamınızdan olmasını dilerim. Size güzel bir intikam sebebi lütfedenin bir başkası değil de kendiniz olmasını dilerim. “Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır” der Schiller. Ben de Mazlumlar Ülkesinin tüm fertlerine, büyük ya da küçük tüm haksızlığa uğramışlara ve kendini gerçekleştiremeyişlerinin müsebbibi tembellik, çaresizlik, mutsuzluk olan tüm Oblomov’lara adı başarmak, kazanmak, mutlu olmak olan bir intikam dilerim.
Bir intikam isterim sizler için; zararsız, derin, zarif ve yüce.

Bu yazı İtibar Dergisinin 82. Sayıısna yayımlanmıştır. 

29 Haz 2018

Sanatın Vaz Hali: Bartleby

Sendromun isim babası.
 Kâtip Bartleby adlı eserin yazarı: Herman Melville

.
Sanatın intiharı budur; yaratmaktan vazgeçmek. Ve Khoda, biliyorsun. İnsanın da sanatın da müntehir halini çok seviyor bu ruh. “Bartleby Sendromu” diyorlar. Yaratma kudreti olduğu halde çeşitli nedenlerden, nedensizlikten, nedenin dahi ne olduğunun bilinmediği durumlardan dolayı sanatçının yaratmaktan vazgeçmesi hali. Duyduğumdan beri tesirindeyim. Khoda, biliyorsun Khoda. Bu ruha ‘vaz’dan daha çok hiçbir hali sevdirmedin.

Bir şeyi yapabilecek, başarabilecek, hakkından gelecek kudreti, istidadı, potansiyeli olduğu halde bundan vazgeçen insanın bu hali neden böylesi tesir eder ki?

“Korkaklık” diyecekler, “sınanma anksiyetesi, mağlubiyet kompleksi” diyecekler. Desinler. Desinler. Sahiplenilesi her şey onların olsun.

Dünya, tarihine adını “en iyi” olarak yazdıranların gerçekten en iyi olduğunu hiçbir zaman ispat edemeyecek. İddia edecek sadece. En iyi bildiğimiz sanatçılar, yazarlar; en güzel dediğimiz kadınlar, adamlar; en eşsiz dediğimiz eserler en iyi olanların değil, öyle bildiklerimizin olacak.

Sıfatların gerçek sahipleri hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama sıfatların gerçek sahiplerinin; bildiğimiz isimlerden olmadığı bilgisini bu isimler sayesinde bileceğiz.

Hem umurlarında mıydı ki? Sanmıyorum. "En iyi yazar, en keskin kalem, en eşşiz roman..." bu isimlerin sadece bir kısmını bildiğimiz hepsi bu ihtişamlı tanımlamalara kayıtsız kalacak bir hal üzere olduklarından vazgeçtiler çünkü.

(İsimler son zamanlardan en etkilendiğim yazı olan Liste Listn’in bu yazısından: https://listelist.com/bartleby-sendromu-yazarlar/)

Juan Rulfo:
“Yazmayı niye bıraktınız?” sorularına ise hep aynı cevabı verir, “Çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino Amcam öldü.”

Henry Roth:
Tanındıktan sonra bir kitap daha yayımlayan yazar, bundan sonra bir daha yazmadı ve ölümüne dek unutulmayı seçti.

Jacques Vache:
Sanatın aptallık olduğuna inanan yazar, Bartleby Sendromu’na kapılıp bunu birkaç adım daha öteye götürerek yaşamına son verir.

Bobi Bazlen:
“Artık kitap yazılamayacağına inanıyorum. Bu yüzden kitap yazmıyorum. Hemen hemen tüm kitaplar, ciltlere dönüşene kadar şişirilen dipnotlardan başka bir şey değildir.”

Juan Ramon Jimenez:
“Benim en iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymak olmuştur.”

Nicolas Chamfort:
Ona sorulan “Niye yazı yazmayı bıraktın?” sorularına ise şu cevapları verir:
“Çünkü halkın zevksizliği ve hasedi had safhada,
Çünkü halk beğenmediği başarılarla hiç ilgilenmiyor,
Çünkü edebî yaftam ne kadar çabuk yok olursa ben o kadar mutlu oluyorum.”

Oscar Wilde:
“Yaşamı tanımadan önce yazıyordum; şimdi yaşamın anlamını bildiğim için yazacak bir şeyim yok.”

Ludwig Wittgenstain:
Diğer felsefe kitaplarından sıyrılacak bir kitap daha yazmak istiyordu. Fakat buna inancını yitirince yazamadan hayata gözlerini yumdu.

Tolstoy:
Yaşamının son kısmında edebiyatta bir uğursuzluk olduğuna inandığını söyler ve bir daha yazmamaya karar verir.

Arthur Rimbaud:
29 yaşına geldikten sonra çıkardığı ikinci kitabı onun yazım dünyasına koyduğu ilk ve son nokta oldu. Nokta koyduktan sonra ise kaleme aldığı eserleri küçümsemeye başlayan usta şair ölümüne kadar kendini tehlikeli serüvenlere adadı.

*

Bu listenin de gerçek halini hiçbir zaman bilemeyip, sonunu ise asla kestiremeyeceğiz.


Zeyl: Ve ne muhteşem tezat... Tam da bu yüzden, bu yazarlar bir sebepten yazmadığı, yazmayı bıraktığı için onları daha fazla okumak isteyeceğim.

18 Haz 2018

.: Çocukluk Bahçeleri & Çocukluk Merdivenleri :.

2018, yaz.
1998 yazı... 20 yıl evvel. 
Bazen yazı yetmiyor. Susmanın en hakiki konuşmak oluşu, göstermenin en hakiki saklanmak oluşu kadar yetmiyor yazı da. Yazmak istemiyorum bir süredir. Okumak istemiyorum. Belki de ifademin hal ile, görmek ile yolunu bulduğu bir süreçteyimdir.

Fotoğraflar bayramdan. Taşrama gittim. Çocukluğumun açtığı bahçeye. Oturduğum çimlere. Kopardığım çiçeklere. Zıpladığım, koşar adım çıktığım merdivenlere. Karnemin "hepsi 5" olduğu okula. Neredeyse 20 sene önce önünde fotoğraf çekildiğim ağaca.

Tanrım, ağaçların hakikaten de insanlarına benziyormuş... Tanrım, yazacak ne çok şey var...

Tanrım, yazamıyorum.


11 May 2018

Hınç Gülleri Dövmesi Bağırdım Bağrıma

Derrida'nın Yapısöküm kavram ve Sevim Burak ilhamıyla denemesi fazla riskli bir yazı formu olan bu öyküleri Hece Mayıs sayısında yazdım:

27 Nis 2018

Le Facteur*



Georges Moustaki / Le facteur 

*: Postacı

"Genç postacı öldü
O daha on yedi yaşındaydı

Aşk artık yolculuk edemeyecek
O habercisini kaybetti

Her gün gelen oydu
Kolları tamamen benim sevgi sözcüklerimle dolu
Ellerinde tutan oydu
Senin bahçenden koparılan aşk çiçeğini

O, mavi göğe yükseldi
Bir kuş gibi, nihayet özgür ve mutlu
Ve ruhu onu terkettiğinde
Bir yerlerde bir bülbül şakıdı

Seni eskisi kadar seviyorum
Ama artık bunu söyleyemem

O kendisiyle birlikte götürdü
Sana yazdığım son kelimeleri

O artık bu yollardan geçmeyecek
Gül ve yaseminle sınırlandırılmış
Senin evine giden 
Aşk artık yolculuk edemeyecek
O, habercisini kaybetti
Ve benim kalbim sanki hapiste

O delikanlı (bu dünyadan) ayrıldı
Benim sevinç ve ıstıraplarımı sana ileten (o delikanlı)
Kış, baharı öldürdü
Artık bizim için her şey bitti"

2018, Kış





14 Nis 2018

Su Olan Ne'ye Susar?

Paul-Joseph Blanc / The birth of Venus
-“Ben onun kalbindeki tanrıyla baş edebilecek miyim?”
Balzac / Langeais Düşesi  (syf: 37)

-İçinde put büyütürsen tanrı sevgisi diye, melâmet bile tersine inkılâp eder, meşrep putun olur. Melâmet şerbetini çok göstermek tersine inkılâp eder. 

-Aklım tebessüm etti bu söze. Hiçbir şey isteyememenin en büyük istemek oluşu gibi. Bunu bizzat deneyimleyip idrak ettim.

-Büyük dediğin nedir? 

-Âlâ olan. Evlâ olan.

-Bir şey isteyecek durumda olup, isteyememek belki daha faziletlidir. 

-Haddini aşan her şey zıddına döner yasasınca. Öyle çok istemek ki hiçbir şey isteyememek. Vice versa.

-“Sen iste, ben vermeye hazırım, seve seve vereceğim” diyor işte. Tanrı buyruğu.

-Tanrının ne dediğini biliyorum.  

-Ne demiş oluyor tanrı yani?

-"Umma ki küsmeyesin" 
Mahmut Vehbi Hz. 
*
"Beklentiler daima mutsuzluk getirir." 
Osho 
*
"Arzu etmemeyi arzu ediyorum."
Abdulkâdir Geylânî
"Ben arzu etmemekten başka ne arzu ederim." Peyâmi Safâ
*
"Tanrım istiyorum -ki- hayır, hiçbir şey istemiyorum. Âmin." 
Friedrich Scleirmacher

İstemeyi isteyecek isteği olan kaldı mı? Bu hal işte. 

-İstediğin şey hayatın içinde akıp gider. Dışına çıkıp bağırırsan boşa bağırıp çağırırsın. Hayatın içinde kovaladığın şey, istediğin odur. Ve ancak öyle alırsın. 

-İstemiyorum. 
İstemeyi de istemiyorum. 
İstemeyi isteme istencini de istemiyorum. 
İstememeyi istiyorum. 
İstememeyi istemeyi istiyorum. 
İstememeyi isteme isteğini istiyorum. 
İstiyorum.
Gerçekten neyi istiyorum. Soru bu. Bu benim sorum, bu sorula hemhalim. Çözünce ferahlayacağım. 

-Neye ihtiyacın var? 

-İhtiyaç değil, orada acziyet olur. Aç olan doymak ister. Tok olan ne ister? 

- Ne’ye açsın?

-Aç değilim. Sorun tam da burada. Aç olsam, uzanır ve alırım. 

-Aç olduğunu bilmezsen hiçbiri uzanıp alamazsın. Hatta belki de bu konudaki kararlılığın açlıktan bile olabilir. 

-Ket vurmak olur o. Bastırmak. 

-Aç olanı süründürürler. Öyle her uzanana vermezler. İnsan aç da olur. Muhtaç da olur. Zelil de olur. 

-Elbette ama değilim. Olsam neden söylemeyeyim? Uzanır ve alırım. Utanmam, gurur yapmam.

-Güzel şey.

-Elin uzanma iradesi… İsteği… Arzusu…

-İşte o, harekettir, hayatı doğuran hareket. Hayatı devam ettiren. Hayatın içine çeken hareket. 

-Önümde bir sofra var ve yemiyorum. Her şey var o sofrada. Hayat sofrası. Senin canın ne çekiyor o sofradan? Sen gerçekten neyi istiyorsun?

-Ben o sofrada değilim. Benim susuzluğumun, açlığımın haddi hesabı yok. Sofraya oturamam. Bilmem sofra adabını. Ben tufeyliyim, çadırlar doldururum, basitim. Edebiyat yapmam, konuşmam, söylemem. Ama hayatımın içinde o teşneliğin her zerresi vardır. 

-Benim derdim edebiyat mı? Ben sözlerle idrak ediyorum, sen halle. Benim orağım harflerdense suç benim mi? Bana söz vermiş, sana hal. 

-Bedevi bile olsam, dağda, çölde, çayırda, ben de bu halin bedevisiyim. Kuralını bilemedim ama teşneliğimi bildim. 

-Hal vermediyse suç benim mi? 

-Vermiştir. Dil de vermiştir. Hal de vermiştir. Çöl de vermiştir. Sel de vermiştir. 

-Dil de. Dilimde. Su vermemiş. Ya da su vermiş de susuzluk vermemiş. 

-Senin susuzluğun susuz oluşunun içinde. 

-“Sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimseler bilmez.” 
Belki de ben suyumdur. O yüzden susuzluğum yoktur. 

-Su olabilirsin. Ama sana teşne olanı bulacaksın.

-Su olana teşne olan yataktır. Bir nehrin yatağı.

-"Musa kavmi için su aramıştı, o zaman Biz ona: "Asanı taşa vur" demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı, böylece herkes içeceği yeri bilmişti." (Bakara, 60)

-“Biz sana Kevser’i verdik” 
Su olan nasıl su içsin? (Kevser, 1)

-İşte sen de kendi teşneni bulacaksın. O içecek. Meşrebi olacaksın onun. 

-Yatağımı bulacağım, yatağında akacağım. Ya Sen?

-Ben suyu arayanım. Ben de aramakla dindiririm. 

-Göller, denizler, okyanuslar… Senin suyunu nereden bileceksin ki?

-Sen suyu ararken su da seni aramakta olacak. “herkes içeceği yeri bilmişti.” Tanrı buyruğudur bu. 

-Suyu bulmak daha kolay, yatağını bulmaktan. Yatağı güzel bulmazsan erozyon olur, toprağı da Âdem’i de israf edersin. 

-Suç bizim mi? 

-Su’ç. Suyun suçu. 
Suyum, susuz değilim, suç mu?

5 Nis 2018

VI - AZ

Roberto Ferri / Anima Mundi

-Bu resmin ana öğesi ne? Vurucu kısmını söyle bana. Kadının kanadı de, adamın koltuk altında giren mızrak de. Ne görüyorsun?

-Düşmek... Mızrak, kanat, meme ucu, ağaç kökleri değil. Uçmak için düşmek. 

-Bana somut bir şey söyle. Düşmek, uçmak değil.

-El. Kadının eli. Hem duruşunu konumluyor, hem adamın kalbine dokunuyor hem de kanatlarını işlevsiz kılıyor. 

-Bildin.

-O zaman bir soru da benden. Bana bu resmin öyküsünü anlat. 

-Kadının tanrısallaşmış olduğunu görüyor mazlum insanoğlu. Kadın öyledir. Sarar, sarmalar. Yükselir böylece. Yükselebildiği kadar.

-Her kadın değil.

-Kabı nisbetince. Çektiği acıdan güç alır. Onunla var olur kadın. İnsanoğulları. Bak, insankızı değil. O el de odur işte.

-Adam tamamen Adem. Bence kanatları sonradan çıktı. Bir oluş olarak. Başı yukarıda ve akış halinde. Yüzünde sessiz bir oluş var. İnsanlığından tanrı(lı)ğa uçacakmış gibi. 

-Dayandığı, denge kurduğu yer neresi? Elini koymasa delip geçip parçalayacak gibi.

-Elini koyduğu yer neresi? Adamın göğsü... Adamda mızrak var ama. Ava gelmiş gibi... 
Ama kadının kanatları var, avlayamadı.

3 Nis 2018

.: Silsile :.

Nezihe Araz, Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Sofi Huri.

Geçen akşam; "tanrım, insana bahşettiğin kalemden sonra en güzel hediye; eli kalem tutan eş, dost, sevgili sanırım. İnsana harflerle nasıl kucaklaşılır onu da gösteriyorlar." demiştim.

Devam etti. 

Sabaha D'nin hediyesi bu fotoğrafla başladım. Siyah beyazdı ama içime öylesine parlak bir varlık neşesi verdi ki, huyum olmadığı halde sabaha gülümseyerek başladım.

Devam etti.

İş yolunda rüzgarla yürürken, gökyüzü hala yüzümde kalmış tebessümü görmüş ve lütfetmiş olacak ki; gözümün içine güneşi doğurup başımın üzerinden üç dört tane kuş geçirdi.

Devam etsin...

28 Mar 2018

.: o güzel başını göğsüme yasla :.

Ayhan Işık & Türkan Şoray, Galata. (Otobüs Yolcuları, 1961)