Temmuz 22, 2022

Kısa Ömürlü Kraliçeler

-Khaled Mouzanar / Mreyte Ya Mreyte eşlik edebilir bu yazıya-

“Güç kazanabilmek için güzelliğin hâkimiyetinden başka bir şey tanımayan kadınlaşan aklın zenginleştireceği doğuştan haklarından feragat eder ve eşitlikten kaynaklanan saygın hazlara ulaşmak için emek sarf etmek yerine, kısa ömürlü kraliçeler olarak yaşamayı seçerler.” Feminist teorinin ilk kaynak kitaplarından olan Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi (1792) kitabında konfor için kendiliklerinden vazgeçen kadınlardan böyle bahsediyor Mary Wollstonecraft. Bugün bu tespit güncel görünümleriyle her çağın "prenses kadını"nın tanımı olarak hala yürürlükte gibi.

Kısa ömürlü kraliçeler olmak uğruna en tabi haklarından vazgeçen kadınların, kafeslere kapatıldığı halde tüylerini kabartan ve gülünç bir saygınlıkla duran kuşlara benzetir Wollstonecraft. Kadınların kendi varlıklarıyla nadiren baş başa kaldıklarını söyleyen Wollstonecraft; kadınların bu yüzden hislerinin esiri olduklarını, tefekkür yalnızlığından uzak kaldıkları için de düşünce boyutuna bir türlü geçemediklerinden bahseder. Tıpkı doğadaki kendini koruma yasasında olduğu gibi kurnazlığın zayıf zihinlerin bir tür kendini koruma yolu olduğunu vurgular. Çünkü zihin, düşünmekten haz alacak kadar gelişemediğinde tüm özverisini bedenine ve güzelleştirilmesine ayırır. Wollstonecraft ayrıca kadınların güzellik kaygılarının onları birbirine rakip kılacak bir etki yarattığının da altını çizer. Erdemli kadınların bile başka insanların yanındayken cinsiyetlerini unutmadıklarını çünkü her an diğer insanların hoşuna gitme kaygısı güttüklerini söyler. 

Wollstonecraft, bu görüşleriyle kadını yermek kastı taşımaz bilakis kadınların böyle eğitildikleri için böyle davrandıklarının altını çizer. Çünkü Wollstonecraft kitabını en çok da Rousseau’nun aydınlanma dönemi ilkelerini halka öğretmek amacıyla kaleme aldığı cinsiyetçi Emile’i kitabını eleştirmek için yazar. Kitapta Rousseau’nun ideal kadın öğrencisi olarak tanımladığı Sophie sanat, şiir, müzik, ev işleri gibi alanlarla kendini yetiştiriyorken; ideal erkek öğrencisi olan Emile beşerî, doğa ve sosyal bilimlerine dayalı bir eğitim almaktadır. Wollstonecraft tam da bu ayrım yüzünden eğitim eşitliğinin üzerinde durur ama kadınları da entelektüel ilgisizlikleri nedeniyle objektif bir şekilde eleştirmekten geri kalmaz. Günümüzde etkisi iyice kaybolmakla beraber kadınların erkeklere nazaran entelektüel & ilmî faaliyetlerde daha az bulunmasının bir nedeni de bu tip saçma ve hayalî kadınsal rekabetlerle zihinlerini daha fazla meşgul etmeleri. Üstelik dişil rekabetin yeni çehreleri var artık; kadın rekabeti günümüzde zihinsel, entelektüel ve ruhsal boyutta da çeşitleniyor artık.

Kendimizin Annesi

Wollstonecraft’tan bugüne kadınların zihinsel ve ruhsal olgunlaşmaları noktasında büyük merhaleler alındı. İlk dönem feminist hak taleplerinin bugün hemen hepsi elde edilmiş durumda. Fakat aşırı telafilerin zararları engellenemeyebiliyor. Örneğin Türkiye'de Y ve Z kuşağı genç kız ve genç kadınlar "annelerinin antitezi"ne dönüşüyor. Baskılanmış, engellenmiş, dışlanmış annelerine yaşatılmayan hayatı yaşamak istiyorlar. Çünkü bu ülkede birçok kadın seçemediği hayatları yaşadı. Okutulmadan ergen yaşlarda evlendirilip ergen yaşlarda anne oldu. Bu mahrumiyet kuşağının çocukları olan genç kadınlar, seçtikleri hayatı özgürce yaşamayı o yüzden bu kadar çok istiyor. Hemen her genç kızın belleğinde ya da çevresinde bu hüzünlü kuşağın taze trajedileri var. Sınırsız özgürlük isteği, taşkın öfke ya da radikal feminizmle ifadesini buluyor. Çünkü çoğu şey kolektif bilinçaltındaki bu açık yaralar yüzünden.

Fakat kadınlar zayıf ve savunmasız değil artık. Kadını zavallı, kurban, çaresiz göstermek isteyen her tür algının önüne geçilmeli. Kolektif bilinçaltına olumsuz etki ediyor böyle şeyler. Mücadele eden, güçlü bir varlık imgesi olmalı artık. Bu yüzden kadınlar en önce kendisinin annesi olmalı. Tıpkı bir bebek gibi görüp öz benliğini, koşulsuzca sevmeli varlığını. Yeni doğmuş bir bebek gibi korumalı her tehlikeden mevcudiyetini ve bir anne şefkatiyle, bilgelikle büyütmeli kendini.  Çünkü kadınlar olarak en çok kendimizin annesi olamıyoruz. Hemen herkese verdiğimiz şefkati, yaptığımız anneliği kendimizden esirgiyoruz. Ve kendimizi doğuramadan, büyütemeden ölüyoruz. Aynı hassasiyet ve adil bakışla, erkekler de en önce kendisinin babası olmalı. Kol kanat gerdikleri gibi bebeklerine; kollarını açmalı, kollar açmalılar kendilerine. Ve uçmayı öğrettikleri gibi öğrenmeliler uçmayı. 

Kara Venüs

Kadınların yeterince kanatlanamayışının önünde başka engeller de var. Chul Han’ın "Neoliberal performans öznesi kendinin girişimcisi olarak kendini gönüllü ve tutkulu bir şekilde sömürür." teşhisi kadının ontolojik statüsünü teşhir nesnesine ve kâr marjı yüksek ürüne indirgeyen ve nihayetinde insan bedeninin metalaştırılması üzerine mühim bir noktayı işaret ediyor.  Özellikle kadın bedeninin bir haz nesnesi olarak kullanılması gönüllü bir ifşa halinde kadınlar tarafından da destekleniyor. Üstelik bu gönüllü ifşa çok defa kadınlara özgür bir varoluş yolu olarak sunuluyor. Kendini gerçekleştirmenin sayısız entelektüel, bilimsel, sanatsal imkânı varken; özellikle kadınların varoluş biçimleri neden yalnızca giyinme, çıplak olma, cinsel özgürlüğüne indirgeniyor? En çok bu soru üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Başka yolu yokmuş gibi teşhir özgürlüğüne indirgenen kadın varoluşu, kadınlığı sömürüyor. Kadınlar çok daha nitelikli şekillerde var olabilirler. Kanatlandırma iddiası taşıyan çoğu şey kadınları kötücül sistemlerin hazzına hizmet ettiriyor sadece. Herhangi bir şekliyle "hazzın köle"si olan ya da edilen kadınlar geçerken var olabilir mi? Yolu bir şekliyle sömürüden geçen hangi varoluş gerçek bir varoluştur ki? Kadın bedeninin iradi ya da gayri iradi sömürülmesi kadına yine zarar veriyor çünkü. 

Tam bu noktada kadın bedeninin sömürülmesi üzerine Sarah Baartman'ın gerçek hikayesinden uyarlanan Vénus Noire (Kara Venüs) filmi en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Hotanto Venüsü olarak bilinen Sarah Baartman’ın yaşamı, yüzyıllardır değişen güzellik algısına rağmen kadın bedeninin sömürü nesnesi olmaktan kurtulamayışının en trajik örneklerinden biri olacaktı. 1789’da Güney Afrika’da doğan Baartman, yalnızca mensup olduğu Hatonta Kabilesi kadınlarına has bir şekil farklılığıyla büyük göğüs ve kalçalara sahip olduğu için yaşamını korkunç bir istismar olarak geçirir. Bir çiftlikte hizmetçi olan ve sonraları bakıcılık da yaptırılan Baartman’ın fiziksel farklılığı dikkat çekerek en sonunda bir teşhir ve sömürü nesnesi olarak İngiltere’ye gönderilecek ve zorla dans ettirilen haz nesnesine dönüştürülecekti.  Hendrick Caesar tarafından Fransa’da teşhir edilmek üzere satılan ve “beyaz erkeğin” fantezileri kışkırtması için gösteri yapmaya zorlanan Baartman, en sonunda Paris’teki (Museum d’Histoire Naturelle)’da (Doğal Tarih Müzesi) dönemin sanatçılarının, bilim adamlarının merakı için sergilenecek ve her türlü istismar, sömürü ve ırkçılığa maruz bırakılacaktı. Sadece yirmi beş yıl süren yaşamının sonunda bile cesedi yine rahat bırakılmayacak, sıradan bir kadavra uygulaması bile yapılmadan bilim ziyaretleri için teşhir edilen açık bir gömüt olarak sunulacaktı. 

Kadınların “kısa ömürlü kraliçeler” yahut kendi ülkesinin en kıymetli mücevheri mi olacağı bilinmez ama Sarah Baartman’ın hikayesinde yeterince kanlı elmas var. 

1 Film & 1 Kitap

Abdellatif Kechiche / Vénus Noire (2010)     

Mary Wollstonecraft / Kadın Haklarını Gerekçelendirilmesi