31 Ara 2012

Tekke Günlüğü'nden & "Babil Dervişi"

Carl Vett:  teoloji ve antropoloji öğrenimi gören,  psikoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan,  uzun yıllar Avrupa’da büyükelçilik yapan bir Türk ile tanışması sonucu İslam’ın mistik yönelimlerine ilgi duyan ve 1930’larda çeşitli tekke ve zaviyelerde zikir ve sohbetlere katılan İsviçreli bilim adamı. Tekke günlüğü isimli eserinden Şeyh Esad Erdebeli ‘den naklen;

“çeşitli İslam ülkelerinden birbirinin dilini bilmeyen dört hacı, çölden geçerek Mekke’ye doğru yola koyulmuşlar” diye başladı şeyh. “vahada ilerlerken bir metal para bulmuşlar. Eğer bunu bozdurup her birisine dağıtacak olurlarsa, ellerine neredeyse hiçbir şey geçmeyecekmiş. Bu nedenle bir şeyler satın almaya ve satın aldıkları şeyi paylaşmaya karar vermişler. En yaşlı olanı Arapça olarak üzüm istediğini söyler. Bir sonraki bunu farsça ifade eder, üçüncüsü aynı şeyi Türkçe olarak ister ve sonuncusu da bu isteğini Kürtçe ifade eder. Farklı dillerde aynı isteği ifade etmelerine rağmen, birbirini anlayamadıklarından dolayı kavgaya dönüşen bir ağız dalaşına tutuşurlar. Ama dört dili de anlayan beşinci hacı geldiği ve her birine paylarına taahhüt ettiği vakit, hepsi sakinleşti."

Carl Vett / Tekke Günlüğü
(Syf: 27-28)

.: o kadın :.


Tablolar; Pablo Picasso.

28 Ara 2012

ZM / Ben mi Benim mi?

"Sana ruh hakkında soru soruyorlar.
 De ki: Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir.
Size pek az ilim verilmiştir.”
İsra, 85
k: "bedenim ben mi, benim mi?" (tırnak içi; ömer tuğrul inançer)

l: ben dersem benden ayrı bir kişilik yüklemiş olurum. benim demek sanırım daha doğru. benim için bedenim benimdir. ben değil. arada bir boşluk yok. ruhumla bedenim arasında bir boşluk mesafe yok. zaten olmamalı. olursa dengesizlik olur. sistem doğru çalışmaz. gerginlik oluşur.

k: bu soruya verdiğiniz cevap ruhun yahut benzeri bir şeyin varlığına delil değil midir?

l: ben, beden ve ruh toplamından ibarettir zaten. ancak bedenin ölmesi ruhun ölmesi anlamına gelecektir diye bir şart öne sürmek sanırım çok doğru olmaz.

k: o zaman bir soru daha. madem ben dediğimiz şey bedenimizden ibaret değil. bedenin ölmesi durumunda, ben'e de ölmüş diyebilir miyiz? ve ben'den geriye ne kalıyor ve o ben'e ne oluyor?

l: cevabı biliyor gibisiniz. sizce ne oluyor ?

k: cevabını bilsem de soru sormak hoşuma gidiyor. bence bir yerde duruyorlar. beklemede. madem bedenim ölünce ben ölmüyor o zaman ölümden sonra hayat var mı?

l: olmasını ister misiniz? ruhunuzun ölünce o hayata gitmesini mi, -ki bu sizin için muhtemelen muazzam bir hayat olur. sıkıntınız olmaz- yoksa ruhunuzun hep gitmek istediği ama bilemediği yere gitmesini mi isterdiniz?

k: kendimi bana vaad edilen cennetle avutuyor değilim. -bu cümleyi sevdim- şeriati'nin sözünü anımsatmaya gerek var mı. ne cennet sevgisi, ne cehennem korkusu. ikisi içinde bir şey yapmam. ruhumun hep gitmek istediği yer'i bilmiyorum. bu yüzden oraya neverland diyorum.

l: o geldiği yere dönmek istiyor.

k: peki, geldiğim yer, anne karnı mı yoksa ruhumun yaratıldığı yer mi?

l: allah.

*

keşfsever'in yine içi sıkıldı. ve söyledi.

"ben'i bedenden ibaret gören; anne karnını, ruhtan ibaret gören ise bezm-i elesti demeyi tercih etti. cevabı 'ben' ölene değin kimse bilemeyecek."

27 Ara 2012

Ahşap Ev

Remember, remember 27th december of 2006.








"Eski, ahşap bir evdi, genç binanın âşık olduğu."

2006, aralık 27.

23 Ara 2012

ZM / Karakatür


P''nin gözüyle ben.
P'nin de karikatürlerinin olduğu yer;
P'nin blogu;
Kendini ifade etmenin ne çok yolu var. Harflerle. Seslerle. Ve çizgilerle. Karakalem portre çizmeyi çok istemiştim. Özellikle de 1 yüzü, tüm hatlarıyla çizebilmeyi. Gözbebeklerini, yüz çizgilerini velhasıl kelam her bir ayrıntısını ellerimle şekillendirmeyi. Teşebbüs de ettim ama erken pes ettim.

Ama güzel yazma arzumu –hala-hiçbir şey geri püskürtemedi. Güzel yazmayı, çocuk yaşlarımdan beri önemsiyorum. Çok önemsiyorum. Hatta benim için bu tutku mertebesinde bir takıntı halinde. –güzel olmayan yazıları, yazdıklarımı tek hamlede yırtıp atabilirim-

Bir kulvar daha var. Çizgilere hal, üslup, karakter ve ruh kazandırarak yapılan bir kulvar. Genelde mizah amacıyla kullanılıyor ama ben karikatürde en çok karakterlerin hallerine, kılıklarına bakmayı ve onların küçücük ayrıntılarını keşf etmeyi seviyorum. Öyle güzel ki her bir karakteri mesela yüzüyle, gözleriyle, burnuyla hatta pantolonun duruşu, yüzündeki eblehliğiyle çizgilerle ayan etmek.  Tam olarak hitap etmiyor bana ama bir yeri ruhumun, seviyor ve eğlenceli buluyor hepsini.

Sanırım geçen sene bu zamanlar, tanıştık. Bana hep, nedense turuncu’yu anımsatıyor. Hatta tanıştığımız ilk gün, yolda beraber yürürken söylemiştim ona. Turuncu gibi, hareketli, atik ve enerjik olduğunu. Portakal turuncusu değil ama. Bir şeyler yapmak, denemek aslında bir yönüyle var olmak isteyen genç bir ruhun kendini ifade etme arzusunu kastederek. –daha 19 yaşında ve psikolojik danışmanlık bölümünde okuyor- Canlılığını seviyorum, hatta gıpta ediyorum.

Gece masa başında laflıyorduk, ellerimi oyalama sıkıntısıyla önümdeki kitabın üzerine çizikler atmaya başladım, sonra çizikler peçetelere taştı. Masadakilere sevdiği kelimeleri sorup çizgilerle kitap kapaklarını dolduruyor -P’ye de birkaç şey çizikledim- p’yi ve dünyasını irdeliyordum ki birden, beni nasıl çizeceğini sordum sanırım. Kalemlerini aldı, odasına gitti, fazla değil 10-15 dakikaya bakınca beğendiğim ve gerçekten sevdiğim bu karikatürü çizdi.

Bu kadar karamsar ve mutsuz göründüğümü bilmiyordum ama sevdim. Ellerimi cebime sokuş şeklimi, kullandığı renkleri –mor, gri ve siyah- ayaklarımın duruşunu ve elbette ki bankta bacak bacak üzerine atmış oturan halimi. Sanırım beğenmediğim tek kısım -fark edilmiyor ama- boynumdaki makinenin askısındaki nikon baskıları. -gülen surat-
 
Beğendiğim diğer kısımlarsa, bir yol üzerine, bir yol üzerinde olmam ve bulutçuktaki ifadeler.
Görünür kılalım;

“ Vardı, vardı bir gariplik.
Karanlık, şeytani bir tarafı var ama huzurlu gibi.
Nasıl desem derin bir acının mutlulukla çevrelenmesi.
Neyse ben bir bloğuma bakayım”

*

Çizgileri, ifadeleri ve ince ayrıntıları görüp, çizgilere dönüştürmeyi becerebilen P’ye teşekkür ederim.
Çok değil, yakın bir gelecekte Canlı, güçlü ve içi dolu olgun bir portakal olacağından şüphem yok. -gülen surat-

21 Ara 2012

ZM / Münacaat

Francisco de Goya / Saturn
(bir gün doyacak..)
"inaan, kii
senden başka, senden başka, senden başka
hiiç kimse yok içimde, kimse yok içimde"

*

ne istediğimi anlamaya yaklaştım mı? yaklaştım mı?
yaklaştım.
elimi uzatacak kadar yakın olup, bırakmak istiyorum. her şeyi, hepsini bırakmak istiyorum.
parmaklarımla kavrayacak kadar yakınken,
her şey, hepsi
benimken,
benim olabilirken,
bırakmak istiyorum.
hepsini bırakmak istiyorum.

*

maya takviminin son günü, 2012'nin en uzun gecesi.

19 Ara 2012

Şerh Edilmiş Şarkılar III / Feridun Düzağaç, Hazırcevap



Ne güzel bir teskin şarkısı. Sızlayan bir nefsi, arada ritmi bozulan bir kalbi ve hastalanmış bir ruhu teskin etme şarkısı. Doktoru kendi olan, kendi kendine söylenen bir kendi şarkısı. Hasta kalplerin ilacı. Bana iyi gelmişti. Gece, gökyüzüne bakarak birkaç doz..

*

Feridun Düzağaç beyin şarkıları güzeldir. Sözleri de güzeldir. Kendisini pek tanımıyorum ama canlı olarak dinlediğim nadir, çok nadir sanatçılardan biri kendisi. –yakın oturmuştum sahneye ama uyuzluk mu, tuhaflık mı, yoksa sevgimi belli etme şeklimi diğerlerinden ayrı tutma güdüsü mü ne eşlik etmiştim şarkılara, ne de alkış tutmuştum. Tiyatro izler gibi dinlemiştim kendisini.  Son şarkısına ellerimi bir iki kez şaklattım ama-

Hatırlıyorum, klipinde saçlarını kestiği, çocuk halimle etkilendiğim  -şarkıdan değil, saçlarını kesmesinden-  dipteyim sondayım şarkısı vardı, Kral tv’de(!) çıktığında muhakkak durdurduğumuz. Sonra aşkın e hali, düşler sokağı, fd gibi yine klip çektiği şarkıları. Velhasıl kelam başta fd, alev alev, lavinya, düşlerime kal, cumartesi.. –en iyisi devam ettirmeyeyim-

Son şarkılarını da sevdim. Sadece eski şarkılarıyla sevilen biri olarak kalmadı. Kurumuş ölüyorken, rüya, beni bırakma ve hazırcevap –muhtemelen eklemeyi unuttuğum eserleri var yine-  en son hazırcevap diyordum; evet hazırcevap.

Bu şarkı çıktığı, ses yoluyla kulaklarıma vurduğu ve iç’imi meftun ettiği zaman, benim yaşadığım farklı bir dünya vardı. Ve yaşadığım, hüküm sürdüğüm(!)  1 başına dünyamın o zamanında benim için yazılmış daha güzel bir şarkı olamazdı. –düşünsenize 1 adam, 1 şarkı yazıyor ve o 1 şarkı, kaçının içini teskin esiyor, kaçının şarkısı oluyor. yaratmak ne güzel, ne güzel-

İntroyu uzun tuttuğumun farkındayım ama gerekliydi. Şarkının sözlerini iç’inden çıkarana da, o sözleri ses yoluyla kulaklarıma getiren melodiye de hürmetimi belli etme adına.

*

Ne güzel bir teskin şarkısı. Evet, teskin şarkısı. Sızlayan bir nefsi, arada ritmi bozulan bir kalbi ve hastalanmış bir ruhu teskin etme şarkısı. Doktoru kendi olan, kendi kendine söylenen bir kendi şarkısı. Hasta kalplerin ilacı. Bana iyi gelmişti. Gece, gökyüzüne bakarak birkaç doz..

“Hayata dair hazırcevaplar var
Öyle çok düşünüp kendini heba etme sen”

-ne güzel başlıyor değil mi. daha ilk cümleyle ilacın varlığını müjdeleyen doktor cümlesi gibi-

“Biraz oku, dolaş, yaşa işte
Kimseye kötülük etmeden”

-yapman gerekeni söylüyor, yapmam gerekeni söylüyor. iki kez söylüyor, kimseye kötülük etmeden, kimseye kötülük etmeden-

“Ah ötekim, tatlı şaşkınım
Gel sen inanma benim her sözüme
Kelin merhemi olsa sürmez mi
Aşkın yüzü olsa gülerdi yüzüme”

-bu paragrafın kıymeti ah ötekim ve tatlı şaşkınım kelimelerinde.  moda olmuş, rahat rahat konuşup yalnızlık ikiyüzlülüğünün daniskasını yapan o insanların kokusunu dahi alamayacağı bir ötekilikse ama. Tam bir “dünya beceriksizi” olduğunuzu yüzünüze vuran anlamında ise ama-

“Dilin yaresi pek acıtmaz
Aşk yarasından yoktur öte
Öyle her çiçekten bal alınmaz
Niyet oynaktır dikkat et nefsine”

-son iki cümle. nefsi levv eden, tokat atan, tokatın haklılığıyla nefsinize acı ama bir taraftan da zevk veren kısım.“-maz” ın ve “-nefsine” söylenme şekilleriyle şarkıyı iyice zeyn eden kısım. şarkıya iç’en de olsa en çok eşlik edilen kısım-

“Kalbini kırarsa hayat
Derin bir nefes al, geçer
Ah bu yanardöner hayat küsme
Gün olur rüyalarından geçer”

-derviş sözlü Türkçe müzik. gün olur rüyalardan geçer hayat tanımlamalı.”

“Korkacak bir şey yok, nefes al gitsin
Hayat güzel şey neticede
Biri aşk derse kalbine sor
Kim ne derse yalan, o ne derse öyle”

-en güzel kısım. en sevdiğim kısım. korkacak bir şey yok, korkacak bir şey yok. nefes al gitsin. endişelenme, endişelenme. yanardöner bir hayat için endişelenme. rüyalarından geçer olsa bile yanardöner olan bir hayat için endişelenme,

nefes al gitsin, nefes al gitsin. şşş! sus. nefes al gitsin. yaşa, ömür sür, tüket, bitsin ve gitsin-

*

Eseri ruhuma sevdirdiği için, Feridun Düzağaç’a teşekkür ederim.

17 Ara 2012

Tanımlar XIV / Muhayyel Kuşlar

(iki deruni adam.. ve iki deruni adamın kuşları..)

yabancı, yabancı, erişilemez şahikaların sevdalısı, niçin kartalların yuvalarını kurdukları dorukların arasını mesken edinirsin?
niçin ulaşılamazı ararsın?
hangi fırtınaları düşüreceksin ağına,
ve hangi muhayyel kuşları avlayacaksın semada?

Halil Cibran / Ermiş
(syf: 113-114)

*

bir gece uykudan uyandım, adeta gaybi bir mesaj bu sözü kalbime vahyetti.
"biz yoklukta uçan hayali kuşlarız."

manasını uzun bir süre sonra anladım, ruhunu şimdi hissediyorum.
o halde biz neyiz?
hiçbir şey.
yoklukta bir hayal.

Ali Şeriati / Yalnızlık Sözleri
47. Bölüm

16 Ara 2012

Françoise Hardy / Message Personnel



ninni.

Tanımlar XIII / Ümitsizlik

 
Flavitsky / Prenses Tarakanova, 1864
http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/
(bu blog var iken, buralara ne hacet?)

*

Ümitsizliğin nasıl bir şey olduğunu mu merak ediyorsunuz veya yardımdan ümidini kesmiş bir kalp mi görmek istiyorsunuz, Flavitsky’nin "Prenses Tarakanova" (1864) adlı tablosunu muhakkak temaşa etmelisiniz.

St. Petersburg’lu bir ressam Konstantin Dimitriyeviç Flavitsky (1830-1866), fakat şah-eseri Moskova’da. Galeri Tretyakov’da.


Yelizateva Alekseyevna Tarakanova. Rivayete göre, Çariçe Yelizaveta’nın Kont Aleksey Razumovsky’den olma gayr-ı meşrû kızı.

1762’de tahtı ele geçiren Çariçe II. Yekaterina döneminde tahtta hak iddiasıyla ortaya çıkar(ılır.) En nihayet yakalanır ve tutuklanıp Petro-Pavlov Kalesi’ne hapsedilir. Çok geçmeden de bu zindan ona mezar olur. Hem de gencecik yaşında. Tam yirmi yaşında.

Sanatçı, Tarakanova’nın trajik ölümünü ebedî bir hikâyeye dönüştürmüş, ve 1777’de vuku bulan bir su baskınında Prenses’in ölüm karşısındaki çaresizliğini ustaca resmetmiştir. Hücresine dolan nehir sularının hışmından korunmak üzere yatağının üzerinde âdeta son dakikalarını yaşayan genç prensesin içine düştüğü yıkıcı ümitsizlik âdeta tecessüm etmiş gibidir.

Hiçliğin sınırına gelmiş bir ruh-ı mücessemin eriyişi..
Havanın, suyun, demirin, kalbin soğukluğu...
Angst’ın ta kendisi. Karşımızda. Ölüm.
Ürkütücü.

15 Ara 2012

Karadelik Sorular III

Tanım: karadelik sorular, soruların cevaplardan daha mühim olduğu, soruların ve sorma'nın asıl olduğu sorular demektir.

cevapları zordur ya da yoktur.

1.
şeri hükümler sadece avam, level 1 için mi?
nefs 7 makam, kur'an yedi makam. günah-sevap bunlar da mı makam makam?
hep seviye seviye mi?

2.
birine sadece ve coşkuyla sarılmayı istemek ne anlama gelir?
(sarılma'nın kalpleri karşılıklı birbirine değdirmek güzellemesi dikkate alınarak)

3.
hayatın anlamı, biricik sırrı;
aynı ders çalışmak gibi zor, yaparken yorucu ama ne ekersen onu biçersin mantığıyla mı?
"sınanmak" açıklamasıyla mı?
incinin oluşma süreci gibi, ama sonunda emeğinin karşılığını alacaksın sırrıyla mı?

yoksa;
osho'nun, kısmen kabala'nın, bu dünyanın, 1 dünyanın nimetlerini tadanların da dediği gibi fazla zorlamadan mı, keyfe bakarak da mı?

niye ilk varsayım daha sahici, daha samimi?

4.
mutlu olmak istemediğini, hüznü ve acıyı diğer her şeyden daha derin ve güzel bulduğunu anlayan, kafasına dank ettiren, ben böyleyim demek ki'yi fark eden bir ruh hasta mıdır?

(başarılı olabilir çalışsa ama çalışmıyor,
sevdiği birini etkileyebilecek güçte belki ama ukdeleri ve kıskançlığı, sevgiye ve aşka tercih ediyor,
nihayetinde çoğu olumsuzdan, olumlulara kıyasla daha fazla haz duyuyor)

bu alametler hastalık mıdır?
hastalıksa ne yapmalı?

Z-zain


Z-zain, 7. harf.
V-vau T-nrı'nın bizim âlemimize inen ışığını sembolize ederken ondan sonraki harf olan Z-zain bu ışığın "geriye dönen" imgesi olarak kendini gösterir. Işık muazzam bir kuvvetle geriye dönerek geldiği kaynağı bile aşarak yükselir. Kabala'da ışığın bu geri dönüşü yedili şamdandan(menorah) yükselen duman ile simgelenir. Bu da T-nrı'ya olan özlemimizi ve ona bağlanma çabamızı ortaya koyar.

Zain İbranice'de kelime olarak "silah" ya da kılıç anlamına gelir. Zain harfi formunda yukarıya doğru yükselen ışık kılıcın(harfin) üstüne doğru gelerek iki yöne doğru ayrılır ve tutanak yerini oluşturur.

Hayat ağacı’nda bilinçüstünün en üst seviyesine(kether) karşılık gelen bu noktada T-nrı’ya duyulan sevgi ve huşu ile karışık korku birbirinden ayırt edilemez durumdadır. Kılıcın tepesi her iki yöne de bakar ve bu yönlerden sol taraf T-nrı’ya duyulan huşu ile korkuyu ve sağ taraf T-nrı’ya duyulan sevgiyi simgeler.
Zain harfinin üstünde bulunan bu taç Kabala’da ayrıca, kocasının tacı olan cesur kadının da sembolüdür. Yani bir erkeğin bilinçüstünün en yüksek durumuna yükseltilmesi ancak kadının, kocasının iradesini mükemmelleştirerek yerine getirmesi sayesinde gerçekleşir.

Zain harfinin şekli olan keskin kılıç Kabala’da sadece bir silahı sembolize etmekle kalmaz o ayrıca, gerçekliğin en ücra oyuklarına işlemek suretiyle doğadaki türlerin varoluş ya da yok oluşunu belirleyen bir araçtır. Dolayısıyla Zain ayrıca kendi yarattığı canlıların sürekliliğini sağlayan tanrısal devamlılığın da bir sembolüdür.
Zain harfi ile ilişkilendirilen yedi sayısı ise bir odak noktasıdır. Sepher Yetzirah’ta altı temel yön görürüz. Bunlar kuzey, güney, doğu, batı, yukarısı ve aşağısıdır. Bu yönlerin merkezinde ise durağanlığın yedinci noktası bulunur.

Zain İbrani alfabesinin yedinci harfidir ve hayat ağacında bilgelik ile bilgi’yi birbirine bağlayan yolu oluşturur.
Zain harfine karşılık gelen kavramlar şunlardır;
Kavram: hareket
Uzay/ yön: ikizler takımyıldızı / alt
Zaman: mayıs
Beden: sol ayak.

*

Ahmet Akıncı / Kabala; İbrani Harflerinin Sırları

13 Ara 2012

Rumi Pergeliyle Çizilen Dünya

yakalayacağım seni &
beyhude koşuyor, adımları kısacık pergel koşucusu.

Bir ucu merkez yapmış o'nu içine
Öteki her yerde dolaşıp duruyor
Sonunda merkezi o, içi boş
Bir dünya çiziyorum kendime.

2011

12 Ara 2012

12.12.12



Pride and Prejudice / Liz on Top of the World

10 Ara 2012

Tanımlar XII / Mahrumiyet

" ...yüce tanrım!
ruhum seninle dolu iken,
şimdi neden benden yüz çevirdin?"
 
Goethe / Genç Werther'in Acıları

Tanımlar X / Boşluk

"nedir bu boşluk?
göğsümde şiddetle duyduğum bu korkunç boşluk.
durup kendi kendime,
onu bir kere,
yalnız bir kere
 bağrıma basabilsem,
bu korkunç boşluk dolacak diyorum."
 
Goethe / Genç Werther'in Acıları

Tanımlar IX / Ukde

"o bunları anlatırken ben yanında yürür,
yol boyunca çiçekler toplardım..
onları özene bezene bir buket haline getirdikten sonra akıp giden ırmağa atar,
suyun üzerinde hafifçe kayarak gidişini arkadan seyrederdim."
 
 
 Goethe / Genç Werther'in Acıları

8 Ara 2012

ZM / 1 Gün

resmin kendi hali;

-burada yazılanlar doğru ama mütemadiyen değildir ve elbette sanat sanat içindir-
Her sabah aynı dünyaya, o bildik dekora göz açmak ne tuhaf. İrkilerek, sıçrayarak uyanmak ne tuhaf. İlk 5-10 saniye kim olduğunu dahi hatırlamadan, gördüğün, algıladığın her şeyi anlamlandırmaya çalışmak ne tuhaf.

Yıllardır, her sabah uyanmalarım ne tuhaf.

*
Işıklı bir evde –öyle diyorlar- gözünü aç sabaha. Sabah namazı kılmış olmanın huzuru olsun içinde. Fazla sürmesin huzur.

Yüzünü ve kendini en çok gösterdiğine selam çak. Ayna’yı boş gözlerin, şişmiş ve değişmiş suratınla selamla.

Yine okundu öğle.  Hep okunur öyle. Farzın yettiğini farz et ve farzından dahi çaldığın vakitle yüzüne fondöten sür. Yüzün kendi’n görünmesin. İyi sakla kırmızıları. Kırmızı’ya karşı önlem al. Ugly but cool, büyük tişörtü giy. Bir şey yemeden evden çık.
Vakfa git. Vakf et. Çocuklara şirin görün. Eğitmeye can at, eğitim gönüllüsü ol. Çocuklara bilgisayar öğret. Evet ablacım, tamam mı ablacım de.

İkindi kolektiften ahbapların ‘akşamdan kalma’ evine git. Akşamdan kalma mezelere ve bardaklara bak. Gürcü şarabının yanında kaçmış ikindiye yazıklanıp, dün kafa çekilen yerde akşamı eda et.
Akşam başka, daha başka vakfın söyleşisine git. Haklı ve öfkeli olmalı adamı’nın Suriye’de çektiği acıları dinle. Esad’ın kaka bir adam olduğuna, Suriye’nin direnişinde ne kadar haklı olduğuna bir daha hükmet. Yanındaki çarşaflı kadının hiçbir tepkisinden etkilenme.  Gittiğin her yerin yabancısı ol.

Yolda biriyle selamlaş. Adının Fidel mi, Büşra mı olduğunu bile kestireme.
Eski sokağın, uzuun yoluna düş. İçeri geçmiş, gurlayan midenle markete gir. Abur ve cubur al. Eve git. Sudan sebeplere, en olmaz şeylere gül. Kahkahalar at. Dişleri yukarıdan aşağıya fırçala. Yüzünü ve kendini en çok gösterdiğine selam çak. Ayna’yı boş gözlerin ve bitkin yüzünle selamla.

Yatsı’yı eda et. Kulağa varolmayan ülke’nin, o belde’nin seslerinden aç. Cenin pozisyonuna geç. Uykulara ve karanlığa git.
*

Şşş. Uyudu.

6 Ara 2012

.: türban :.


Audrey Hepburn'un dokunsalar ağlayacak biblo yüzü.

kaka, itici, pis kelime "türban" 
moda aksesuar'ı olarak kalsaydı keşke türban.
müslüman kadınların başındaki değil türban.
"bir tür ban", türban.
 
*
 
(tırnakiçi: ekşisözlük.)
 

4 Ara 2012

ZM / Polyushka Polye



9 yaşlarında falandım. Işık tv –belki hala vardır- adında milliyetçi çizgisini açıkça belli eden, hemen her programı bu ülküsüne bağlı yayın yapan bir kanal vardı, ilk orada denk gelmiştim. Kanal sayısı en fazla 25-30’u bulan televizyonumuzda reklam aralarında ya da genel bir zap turunda karşımıza çıkan bir jenerik vardı, adını çok sonraları öğrendiğim bir şarkının çalındığı; Polyushka Polye.

Kumanda kime denk gelmişse, çalsın diye diretirdim. Sonuna kadar çalsın diye. Büyük bir vadide atlar üzerinde koşan cesur adamların müziği çalsın diye.

Kendimi o yaş çocuklarının çok sevdiği, büyük bir iş becermiş bir kahraman, asker gibi hissederdim. Çünkü kahramancaydı, çocuktum ve hoşuma giderdi.

Müstakil evciğimizin önündeki küçük bahçenin yukarısındaki duvarın üzerinde –zincirleme isim tamlaması diye buna denir- aşağıya bakıp küçük kız cüssemle bu eşsiz eseri mırıldanmışlığım, daha da beteri mırıldanırken -evet burası utanç verici- gözlerimin dolduğunu dahi hatırlarım.

Yıllar sonra Ahmet koç beyin sazıyla yorumladığı, klibinde dişilliğinin tüm hünerlerini kısacık eteciğiyle göbek atarak sergileyen kızla süslediği o çalışması olmasa idi bugün ben bu eşsiz melodinin ne adını bilecektim, ne de bu yazıyı yazdığım kıymetli oluşuma ad verebilecektim.

*

Kırgızlara aitmiş aslında da Ruslar sahiplenmiş, belki de Cengiz’in atlarının müziğiymiş rivayetleri olsa da bugün dünya bu eseri Sovyetlerin cesur devrim marşı olarak tanıyor.

Kulak verelim;

Bu ova,
Bu engin ova
Atları koşar üzerinde çayırların
Hey, kızıl ordu kahramanlarının

Hanımlar bakın, 
Gittiğimiz yere bakın
Uzun yolumuz, hızla koştuğumuz
Hey, sizin şanlı yolunuz

Hanımlar, bakın 
Düşmanı yenmek üzereyiz
Atlarımız rüzgar
Hey, tanklarımız fırtına

Haydi ahenkle çalışalım 
Kolhoz için çalışalım
Biz nöbetçileriz, emeğin bekçileri, şimdi
Hey, biz bekçileriyiz emeğin

Hanımlar, bakın 
Hanımlar, gözyaşlarımızı silelim
Haydi çalsın ,güçlenelim, şarkımız
Hey, bizim savaş baladımız

Bu ova 
Bu engin ova
Atları koşar üzerinde çayırların
Hey, kızıl ordu kahramanlarının 


kaynak.

.: sudasızlamak :. :.

"Sızıyı gideren su.
Suyun sızladığını kimseler bilmez."
 
İsmet Özel / Suyun Sızladığıdır

1 Ara 2012

ZM / Şaşırma

-kemale eremeyen güdük yazı.-

Her duruma verecek bir cevabınız varsa ya da yığmışsanız her olası duruma antitezler, mutsuz olmaya mahkûm oldunuz siz. Hani bir kız demişti,  “şaşırmayı severim, en çok şaşırmayı severim” Her duruma verecek bir cevabınız varsa, öyle kolay kolay şaşıramayacaksınız siz. Aklıma “surprise”  kelimesi düştü. Boş yere değil. Hangimize gerçek anlamı, şaşırmak olan bu kelime mutluluğu çağrıştırmadı ki. Edilgen de olsalar, verilmiş, vadedilmiş de olsalar, kaynağı bizden, içimizde değil de, bir başka özne’ye ait olsa da insanlar sever, biz severiz hazırlanmış, tertip edilmiş sürprizleri.
-Bu girizgahı telefondaki muhatabıma borçluyum. Ve kuracağım her cümleyle de borca batacağım. Olsun..-

Beni şaşırttığından değil ama. Tüm tavırlarımı, düşüncelerimi ve kelimelerimi önceden düşünmüşlüğüme, hesapçılığıma ve son raddede de samimiyetsizliğime yorduğu için.
Elimde değil. Elimde mi ki. Kendi’yle ilgili, ben’iyle ilgili düşünülmedik bir yer bırakmayan, suyunun da suyunu çıkaran bir varlık, kendiyle ilgili kurulan cümlelere şaşırabilir mi hiç. İltifatları dahi şüphe ve gururun incecik süzgecinden geçiren bir varlık herhangi bir eleştiriye şaşırabilir mi hiç. Ben’i şaşırtabilir misiniz ki hiç.

-Allah şaşırtmasın? Allah şaşırmayı nasip etsin-

2012, kasım.

.: lonelystepherd :.



Azmi, Ketumi, Zahidi ve K. / 2012 itibari ile.
bakmasını biliyorsanız her an'da harikalar gizlidir.
(belki de gizli ya da özel olan bir şey yok, tek bir şey yok ve canı sıkılan bir insanın muhayyelesinde her şey)
 
tıpkı bugün bu kareyi çeken Azmi'nin, sayısı onları aşan yeni bir yormaca keşfi bulduğunda yaşadığı o tuhaf ama hoş sevinç gibi.
 
*
 
ne güzel değil mi. uzun, yeşil bir korkuluk ve üzerinde aynı hat üzerinde güzergahlanan 4 kuşun şimdiki zamandaki durumu.

28 Kas 2012

Kara Masal'ın Sonu



Pan's Labyrinth / Ofelia Dies

"Ölerek uyandı, vardı krallığına küçük kız."

26 Kas 2012

Yeraltı'na Giriş



Pan's Labyrinth / Underground Scene

25 Kas 2012

Tanımlar, VIII / Kaba Oyalanma - Mutluluk

"fransız şair Gerard de Nerval'in bir kitabını okudum. en sonunda aşk acısından kendini asan şair, hayatının aşkını sonuna kadar kaybettiğini anladıktan sonra, Aurelia adlı kitabının bir sayfasında, bundan sonraki hayatın kendisine yalnızca "kaba oyalanmalar" bıraktığını söyler."
syf: 189

"iki kere eskiden de yaptığı gibi saçlarını çekiştirdi, üç kere lafa karışmak için fırsat kollarken nefesini içine çekip omuzlarını hafifçe yükselterek bekledi. ...güzelliğinden ya da kendimi çok yakın hissettiğim hareketlerinden ve teninden sızan bir ışık, bana dünyanın gitmem gereken merkezinin onun yani olduğunu hatırlatıyordu. geri kalan yerler, kişiler, meşgaleler kaba oyalanmalardan başka bir şey değildi."
syf: 264

"bir akşam Füsun'un karşısında oturmanın verdiği huzur içimdeki cinleri yatıştırınca, mutluluğun çok basit ve herkesin bilmesi gereken reçeteyi keşfedip kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum.
mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca."
syf: 283

*

Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi'nden

22 Kas 2012

.: büyümekiçinuyuma :.

karartılmamış resmin kendi hali;

Cahit Zarifoğlu / Anılar Defterinde Gül Yaprağı

anılar defterinde gül yaprağı
gibi unutuldum kurudum
...
bir başıma tenhalarda kahroldum
sen  kimbilir, rüzgarlı eteklerinle
kimbilir hangi iklimdesin, ben
... bu sessizlikte
deli gibiyim
bu sessizlikte

...

A. Schopenhauer'dan & Budala

 http://zekizabeth.deviantart.com/favourites/?offset
gözbebeklerim kocaman. dudaklarımda incecik bir sırıtık.
benim. buradaki budala benim.

*

Başkalarının görüşü hakkında duyulan abartılı kaygıyı daha ayrıntılı bir şekilde açıklamak için burada, kökleri insan doğasındaki o budalalığın koşullarının uygun bir karakterle buluşmasının yarattığı ışık efektiyle, ender bir şekilde kayırılmış oldukça abartılı bir örneği bulunabilir. Sözü edilen örnek, Times dergisinin 31 mart 1846 tarihli nüshasındaki, intikam amacıyla ustasını öldürmüş olan Thomas Wix adlı zanaatkar kalfasının idamının infazına ilişkin bir haberdeki bir bölümdür:

“İdam için belirlenen sabah, saygıdeğer cezaevi papazı tam zamanında onun yanındaydı. Ancak Wix, sakin davranmasına karşın, din adamının nasihatlerine ilgi göstermedi: onun gönlünde yatan asıl şey, utanılası sonunu izleyeceklerin önünde büyük bir cesaret göstermekti.. Sonra bunu başardı da. Acımasızca hapishanenin yanında kurulmuş bulunan idam sehpasına giderken geçmesi gereken avluda şunları söyledi: ‘hadi bakalım, doktor Dodd’un söylediği gibi, az sonra büyük sırrı öğreneceğim!’ kolları bağlı olmasına karşın, idam sehpasının basamaklarını en küçük bir yardım almadan çıktı; yukarı vardığında, sağdaki ve soldaki izleyicilere referans yaptı, bu referanslar orada toplanan kitlenin çılgın gibi alkışlarıyla yanıtlandı ve ödüllendirildi vb.”
Bu olay, ardından sonsuzluk gelecek ölümün en korkunç biçimi burnunun dibindeyken, bir araya toplanmış izleyiciler yığınında uyandıracağı etkiden ve onların zihinlerinde oluşturacağı görüşten başka bir şeyi dert etmeyen şan hırsının en güze örneğidir.

Arthur Schopenhauer / Aforizmalar: Bir Kimsenin Neyi Temsil Ettiği Üzerine (Syf : 56-57)

20 Kas 2012

.: enarka :.

2007 aralık, zey.

17 Kas 2012

Ölmeden Önce Yapılacaklar Listesi I

1. ölmek.
2. -kaygısız ve korkusuz- denize girmek.
3. uzlete çekilmek.
4. mezarlıkta bir gece geçirmek.
5. çarşaf giymek.
6. siyah kapşonlu bir kafayla bara girmek.
7. yüksek, yüksek bir yerden atlamak.
8. herhangi bir hayvana uzun süreli dokunmak.
9. yeniden, bir tane, uzun koyu saçlı bir barbie bebek almak.
10. bilinmeyen bir alıca, kapıya, adrese herhangi bir şey göndermek.
11. sırf o'na benziyor diye biriyle konuşmak.
12. bağırarak, haykırarak söyleyebileceğim bir cümle bulmak.
13. dayak yemek.
14. bir daha saçlarımı kazıtmak.
15. rezil olacağımı bile bile bir işe girişmek.
16. yüzümü kızartacak bir durum bulup, bile bile, uzun uzun içine girmek.
17. gözgöze gelmek.
18. kan kardeş olmak.
19. böceklerin, çiçeklerin ve otların sardığı bir toprağa uzanmak.
20. bir figür dahi bilmeden dans etmek.
21. önce kahredecek, sonra mutluluktan uçuracak bir yalan söylemek.
22. uykusunda güzel bir yüzü seyretmek.
23. hüngür hüngür ağlamak.
24. sevmek.
25. hakkında hiçbir şey bilmeyeceğim bir mektup arkadaşı bulmak.
26. bir melodi yapmak.
27. gerçek bir mutluluğa varmış bir yüz'ün resmini çekmek.
28. kahretmek.
29. mum alevine daha uzun dokunmak.
30. herhangi bir şeye, esere ya da insana ilham vermek.
31. inek sağabilmek.
32. dilenci kılığına girmek.
33. anne olmak.
34. şımarık çocukları anne babaları görmeden korkutmak.

...

14 Kas 2012

ZM / Sana Yağmur Yağmaz Mı Ki Hiç?


2012, kasım 14 /  14.41
ben bugün onlarca, onlarca kuş gördüm. tepemde uçuştular.

 ben en çok yağmuru severim.
bana ağlamayı ve o'nu anımsatır.
insan'ı ve toprak halimi.

yağmur altında oturuyordum.
ıslanıyordum.

 hava yukarıdaki kadar kara değildi.
(gerçek değil bu resimler, karartıyorum gerçek renklerini.
-gerçi neye göre gerçek renkleri değil. bunu kimse bilemez ki. kimin gördüğü renk gerçek renk ki. belki de gerçek renkleri tam da yukarıdakilerdir)

elimdeki zeytinli poğaçayı kemiriyordum. öğle yemeği niyetine.
üzerimde bir ağırlık hissettim, fark ettim. sonra da elinde şemsiyesiyle yürüyen mütebessüm amca'nın bakışlarını.

ben bu lafı sevmem. ben bu lafı çok alay ettim. ama amcanın sözünü, cümlesinin vurgularını ve elbette yüzündeki tebessümü sevdim.

"cici kız sana yağmur yağmıyor mu ki hiç?"
(yani sen ıslanmaz mısın yağmurda ki böyle şemsiyesiz yağmur altında duruyorsun)

gülümseyerek ve başımı yana sallayarak; "ı-ı" dedim.

amca şemsiyesiyle kayboldu, arkasından biraz baktım. sonra ayağa kalktım. gökyüzüne baktım.

sonra, onlarca, onlarca kuş gördüm.
sanki benim için uçuştular.
hoşuma gitti. çok hoşuma gitti.

sonra da elimdeki telefonun düşük çözünürlüğüyle somutlaştırdığım bu an'ları sakladım.


2012, kasım 14.

12 Kas 2012

A. İlhan / Ağustos Çıkmazı

...
kendini martılarla bir tutma
senin kanatların yok
düşersin yorulursun
...

bir deniz kıyısında otur
gemiler sensiz gitsin bırak
herkes gibi yaşasana sen
işine gücüne baksana
evlenirsin çocuğun olur
sonun kötüye varacak

...

*

-şarkısı daha güzel şiir-

9 Kas 2012

ZM / Rugan Ayakkabılardan Vazgeçen Derviş

böylesine yürümek -mümkün olabilse-
bugün ‘son kez’ vedalaştığım büyük arkadaşım’a ithafen.

*
Bakışları ayaklarına kayar olmuştu birkaç gündür genç kızın. Sıska bacaklarının bitimindeki topukları yaralanmış zayıf, beyaz ayaklarına. Yeni alınmış kahverengi kadife -neredeyse erkek ayakkabısı- ayakkabılarının kaprisi topuklarına yaralar bırakmıştı. Parlak zeminler üzerinde tak tak ‘ben geldim’ sesi bırakmayan ama sağlam, yol için, uzun yol için, yürümek için uygun ayakkabılardı ayaklarındaki.

‘Zehirli cümleler var’ diye geçirdi içinden, yolda yine ayaklarına bakarak yürürken. Aklına yapması icap eden bir iş geldi, hızlı adımlarla mağazaya yöneldi. Gündelik elbiselerin ve elbiselere uygun tarzdaki ayakkabıların oluştuğu kısımdan uzaklaştı. Gitmesi gereken bölüme; şık ve iş kıyafetlerin olduğu kısma yöneldi.
Hızlı adımlarla aranırken, birden gözü ince topuklu, siyah rugan bir çift ayakkabı’ya takıldı. 3-4 saniye gözleri ayakkabıda takılı kaldı. Donuklaştı. Aklına yine zehirli cümleler geldi.  Sonrası 1 saniye bile sürmeyecek zihindeki anlık görüntü tasarılarıyla devam etti. İnce topuklu, siyah rugan ayakkabılar’ı topukları yaralanmış ayaklarında düşündü. Ve ayna karşısında ayaklarındaki duruşunu. Ayakları zarif, silueti daha da ince gösteren, vuruşlarının parlak zeminde tak tak ‘ben geldim’ sesleriyle ince topuklu, siyah rugan ayakkabı’ların gerçekten de cezbedici olduğuna hükmetti.
Anlık bir yönelişle eli sivri topuklu, siyah rugan ayakkabıların tekine uzandı. Dokundu. Aklına az önce şimşek hızıyla aklından geçen görüntüler geldi. Kabine yönelmeyi düşündü ki durdu. Hiçbir şey yapmadan durdu. Birden gözlerinde keskin bir ışık, dudaklarında ince bir tebessüm belirdi.
Durdu. Hızlı, bedenine göre yere oldukça güçlü basan adımlarıyla ayakkabıyı aldığı yere bıraktı. Ona pek de aşina olmayan dik bir yürüyüşle ve sağlam adımlarla durduğu yerden uzaklaştı. Topukları yaralanmış, zayıf ayaklarını saran, yol için, uzun yol için, yürümek için en uygun ayakkabılar olan kahverengi süet, düztaban –neredeyse erkek ayakkabısı- ayakkabılarına baktı.

Bir an kulakların ulaştığı her yerde ‘lonely shepherd’ melodisi -1 dakika 39 saniyesinden itibaren- yankılanıyor sandı.

Yüksekçe bir yere bakar gibi;
zafer'le gülümsedi.
*

2012, kasım 9.

-ferrarisini satan bilge'den bozmaca, ironik başlık-

8 Kas 2012

Cahit Zarifoğlu / Ağartı

sevgililer yüzüne karşılık geldim
kaygı bağırdı gözevlerimde
...

1 Kas 2012

Kıskançlığa Güzelleme: Ukde'li Gözlerde Anlık Parlayan Ateş

"baktım. bakmaktan şiddetli bir zevk aldım. yine de değerli bir acıydı bu."
 
Charlotte Bronte / Jane Eyre (syf: 351)

31 Eki 2012

.: gizlice yürekten kalkan gemi :.

2012, ekim 30 / 16:32

28 Eki 2012

Dünyanın En Meşhur Aşk Romanının Sonu & Tolstoy'un Dinler İzahı

 
Leo Tolstoy
(bu adam'ı zaten severdim. iyi romancı diye. din ve felsefe üzerine kafa yormuş diye. güzelce hikayeler yazmış diye. ve neredeyse kendisi olan bazı kahramanlarına -mesele levine'ye- bizzat kendi düşüncelerini -hayat üzerine, dinler üzerine olan düşüncelerini- söyletiyor diye. 16. yaşımda okuduğum bu güzide roman'ın, romanın son'una yaraşır bu kısmını titizlikle alıntıladım.
 Kozmos'a teşekkür dileklerimle.)
 
***
 
 ...levine bir taraftan bahçedeki sakız ağaçlarından düşen damlaların çıkardığı monoton sesleri dinliyor, diğer taraftan da yıldızları ve samanyolunu seyrediyordu. şimşek çaktıkça büyük yıldızlar görünmez oluyor ama şimşeğin parıltısı kayboldukça tekrar eski yerlerinde görünüyorlardı. levine, bir süreden beri zihnini yoran sorunların çözüm yollarını bildiğini sanıyor ama bundan iyice emin olamıyordu.
 
kendisine "beni şaşırtan nedir?" diye sordu.
 
"tanrısallığın en sağlam kanıtı iyilik ve kötülüğün ne olduğunu insanlara bildirmiş olmasıdır. ben ve hristiyan kilisesi bunu kabul ediyoruz. peki ama müslümanlar, yahudiler ve budistler ne olacak? bütün bu insanlar hayatın en büyük gerçeği ve mutluluğu olan bu bilgiden yoksun mudurlar?" diye düşündü.
 
biraz daha düşündükten sonra hemen hatasını buldu. kendi kendisine "ben ne yapıyorum diye sordu?" "çeşitli dinler ile tanrısallık arasındaki ilişkileri inceliyorum. oysa bana bireysel olarak bilgi sunuldu. ben şimdi kalkmış bu bilgiyi akıl yoluyla açıklamaya çalışıyorum!"
 
"gökyüzünde görünen parlak yıldızlara bakarak "yıldızların hareket etmediğini bilmiyor muyum? ama yıldızların hareket ettiğini kabul etmezsem, yeryüzünün hareketini nasıl düşünüp açıklayabilirim?" dedi.
 
"gök bilginleri yeryüzünün karmaşık hareketlerinin hepsini birden göz önünde bulundurabilselerdi herhangi bir şeyi anlayıp hesaplayabilirler miydi? gök bilginlerinin gezegenler hakkında verdikleri bütün bilgiler ve yaptıkları hesaplamalar, gezegenlerin hareket ettiklerinin kabul edilmesine dayanmaktadır. görünüşteki bu hareketi ben de görüyorum. nitekim aynı hareketi binlerce yıldan beri milyonlarca insan gördü ve böyle giderse görmeye devam edecek. gök bilginleri bütün insanlar için geçerli olan bu bilgiye inanmamış olsalardı tüm hesapları yanlış çıkacaktı. aynı şekilde ben de bütün insanlara verilmiş olan ve bana da hristiyanlık vasıtasıyla sunulan iyilik düşüncesine sahip olmasaydım benim elde ettiğim sonuçlar da yanlış olacaktı. benim inandığım hristiyanlığın dışındaki dinlerin tanrısallıkla nasıl bir ilişkileri olduğunu söylemeye hakkım yoktur."
 
...
 
"bu yeni duygu beni değiştirmedi. düşündüğüm gibi birden bire aydınlatmadı. dolayısıyla bunun şaşılacak bir tarafı yoktu. bu duygu çektiğim acılarla gönlüme işledi. ben farkına varmadan adeta kalbime yerleştirildi."
 
...niçin dua ettiğimi hala mantıklı bir şekilde açıklayamıyorum. ama dua etmeye devam edeceğim. bundan sonra başıma ne gelirse gelsin artık hayatımın her dakikası anlamlı bir şekilde geçecek. eskiden anlamsız olan hayatım, ona verebildiğim iyilik düşüncesiyle anlam ve değer kazanacak..."
 
SON
 
Lev Nikolayeviç Tolstoy / Anna Karenina, II. Cilt, XIX Bölüm, (syf: 542)

MVO / "Araf"



hem iyi hem kötü olanlar mı?
iyiyi bildiği halde, karaya girip çıkanlar mı?
bir türlü seçim yapamayanlar mı?

yoksa rahmeti daha büyük diye,
eşit de olsa kara ve beyazları iyi'lerden sayılanlar mı?

*

yerimi bilmem, bilmem ne taraftayım..

23 Eki 2012

ZM / Benim İsmail'im


İsmail'in kurban edilmesi, temsili
Yarın Arefe günü. Öbür gün kurbanlar kesilecek. Haberlerde koca koca hayvanların sokaklarda koştuğu aptal videolar gösterilecek. Bir yığın üçkağıtçı şeker-çikolata reklamları ekranları süsleyecek. Yaşlı dedeler ve ninelerin hüzünlü bakışlarının ve beklentilerinin bize ‘şeker’ gelmesi umuduyla. Bir iki buldum ben beşeri, bir dünyanın aptalı, bir bedenin kokoşu tüm bu olanları ilkel ve canice bulacak. Hayvanca diye. Ama içimizde katl ve şiddet güdüsü var ya, kurban da bu yüzden var ya, onlara bu güdüyle bakacağım ben de. İçimdeki katl arzusuyla!

Kurbanın benim için extra bir ayrıcalığı var. Kurban bayramında doğdum çünkü. 1990’nın kurban bayramında. Anneciğim çekine çekine doğuracağı geldiğini belli etmiş. Bazı örflerine “kurban olduğum” –möhü- yöremin sakinlerinden olan bir akrabam deyivermiş hatta “adıyla doğdu, kurban koyun” diye. –ah Allah’ım, ne güzel bir ironidir, ne inceden bir alaydır bu bana- Neyse ki kız doğmuşum ve şimdiki güzel ismim bana bahşedilmiş.

Hepsine rağmen kurban bayramında doğmak güzel. Seviyorum, tutkunum işaretlere ya tutup benim gibi birinin doğumunu hayvanların kesildiği, kanın bol olduğu, bin bir türlü açıklanamaz inceliklerle donatılmış bir güne denk getiriyor. Fedakarlığın resmi olan bir olaya. Belki de benden bir fedakarlık istiyor.

Çoğu insan tiksinerek, “ayy!” diyerek bakıyor –bakamıyor- ama tüm şiddetine, çirkinliğine rağmen hayvanların kesilmesine, kimilerine göre “hunharca katledilmesine” bakıyorum ben. -gerçi artık özel yerlerde yapılıyor kesimler- Özellikle ölüm an'larına. Tasavvufi bir yorumdur, kurban içimizdeki şiddet ve katl duygusunu sükun içindir diye. Otopsi videolarına dahi baktığımı varsayarsak bu bana hiç de tiksindirici gelmiyor. Sadece kendimi ceset gibi hissediyorum. Duyguları ve hisleri olmayan bir doku torbası gibi. Tabi rahatlıkla değil, içim gidiyor izlerken. -aslında çok tuhaf, bir tarafta da aslında kurbanlardan farkı olmayan porno dünyası var-

Kurban’ın bir anlamı daha var. En önemli anlamı. Fedakârlığın daniskası olması yüzünden de bir anlamı var;

*

Kurban'ın hikmeti konusundaki yazıların ikincisi, İranlı entelektüel Dr. Ali Şeriati'nin "Hac" isimli kitabında yer alan "Baba Oğul Arasında Konuşma" başlıklı bölümden alınma birkaç paragraf olacak:

"Bu İbrahim’in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. İnsanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvani arzularından kurtulmasının hikayesidir yaşanan. İnsanın daha ulvi bir makama ve aşka ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir...

Hikaye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah'ın tarihin en büyük insan trajedisinin sonuna ilişkin dileğidir - birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek.

Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina'da kurban etmen gerek.

İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.
italic'li alıntı;

Mar Adentro'dan



Roza'nın radyoda çaldığı şarkı; Kara Gölge.

*

Genç bir yaşta gerçekleştirdiği talihsiz bir atlayıştan dolayı, yıllarca felç halinde yatağa bağımlı bir hayat süren Ramon’un, bu şekilde yaşamayı onursuzca bulup ötanazi istemesi üzerine kurulu gerçek bir hikayeden uyarlama bir film Mar Adentro (İçimdeki Deniz)

Aşağıdaki dialoglar, Roza’nın Ramon’u bu dileğinden vazgeçirmeye geldiği ilk ziyaretinden. Filmin ortalarına doğru Ramon’a aşık da olan Rosa sonunda Ramon’u anlayacak ve ona kanunların vermediği özgürlüğü kendi elleriyle verecektir.
*
Rosa: geçenlerde seni televizyonda gördüm.

Ramon: hımm. gördün mü. yaklaşıyoruz.

Rosa: neye?
Ramon: burda olma nedenine.
Rosa: söylediklerini duydum ve gözlerine baktım. gözlerin çok güzel. ve düşündüm nasıl da hayat dolular. öyle gözleri olan biri neden ölmek ister ki. bazen hepimizin sorunları oluyor. onlardan kaçamazsın biliyorsun değil mi.
Ramon: ben sorunlarımdan kaçmıyorum. tam tersine..
Rosa: evet kaçıyorsun. buraya o yüzden geldim.
Ramon: neden?
Rosa: şey. yaşamak istemeni sağlamaya. ve sana hayatın..
Ramon: ve hayatın ne?
Rosa: yaşamaya değmez mi?
Ramon: baksana, beni görmeye mi geldin yoksa ikna etmeye mi?
Rosa: hiçbiri. ben sadece dostun olmak istiyorum.
Ramon: eğer öyleyse roza, dileğime saygı göstermekle başla.
Rosa: ama bu dar görüşlülük.
Ramon: beni yargılama. beni yargılama roza. kendi evimde değil. ya ben seni yargılasam? istediğin bu mu? burda oluşunun gerçek nedeninden söz edelim. belli ki boşuna didinen bir kadın olmandan dolayı bu sabah hayatına bi anlam katmayı umarak uyanmışsın.
Rosa: (yerinden kalkıp, çıkar)
Ramon: evet kaç. yapabiliyorsan kaç.

18 Eki 2012

Osho / Utangaçlık

utangaçlık her zaman sinsi bir egonun yan ürünüdür. ego, alışıldık oranda ne yapması gerektiğini ve gücü nasıl elde tutacağını bilir, dolayısıyla başarılısınızdır. alışık olmadıklarında ve bilinmeyende ego ne yapacağını bilmez çünkü bilinmeyeni anlama becerisi yoktur. bu yüzden küçülür, geri çekilir ve bu küçülme hissine utangaçlık denir.

egoistliğiniz ne kadar fazlaysa, o oranda utangaçsınızdır çünkü kendinizi yeni durumlara açamazsınız. yeni durumlar sizin bir ahmak olduğunuzu kanıtlayabilir, yeni durumlar bastığınız yeri ayağınızın altından çekip alabilir.

utangaç insanların saldırganlığı fark edilmez. utangaç insanlar soğuktur, mesafelerini her zaman korurlar. bu mesafe bir stratejidir: işlerle başa çıkamadıklarında kaçabilirler.

*

Osho / Aydınlanmanın ABC'si

15 Eki 2012

ZM / Kar Altında Hüzün Denemesi

Cemal Bey'in Köşkü / 2011, ocak
Ketumi: demin gözüme bir Develioğlu sözlüğü ilişti. açıp bakıverdim hemen o naif kelamlara yine; Ruhnevaz ve Ruhefza.. Cemal bey, köşkü, yağan kar, hal-i dilimiz. ne hoş, ne latif bir gün idi. zaman geçtikçe üstünden daha güzel oluyor o günümüz.

Z: o vakit ne iyi olmuş ki, fotoğraflarla o an’ları saklamışız. sanırım biraz özlem oldu. bende de oldu.

K: evet efendim özlem, içim hep özlem dolu. Şiirleri, beyitleri, dağları, eski günleri. hepsi, hepsi çok uzaklarda kaldı sanki.

Z: ama özlemek de güzel değil mi?

K: öyle.

Z: kahırlanmak bile güzel’ken. kıskanmak hep güzel’ken.
2012, ekim

*

Şüphe yok ki ketumi, bu ıssız vadi’ye de olsa, yazılmaktan hoşlanmazdı. Yüzünün, hislerinin belli edilmesinden hoşlanmazdı. Azmi’ye benzemezdi. Antika’cıydı. O’nun yeri sandık içiydi. Azmi’nin müzeciliği o’na göre değildi.

İçine şiirleri, resimleri, parfümleri, her türden geçmişi doldurduğu perişan, eski bir kutsundan başka neyi vardı ki. Birkaç parça elbisesi, yaşlılıktan ağarmış bir lacivert mont, bir üniversite hayatına tanıklık etmiş adidas ayakkabılarından başka. Başka ne’yi vardı ki üzerinde. Görünüşüne dahi önem vermeyen biri, görünmeye önem verir miydi hiç.

Bu yazı için –hoş her zaman şikayetçi oldu bundan- hiçbirine kulak asmayacağım ketumi. Seni cümlelerle dahi olsa ayan edeceğim. Saklanamazsın artık. Herkes bilecek seni.
Ne yaşından, ne isminden, ne o profilden belki de güzel’liğin aynen senin de dediğin gibi hüzün hali olabilecek yüzünden çok bahsetmeyeceğim ama. Cinsiyetini dahi söylemeyeceğim. Ama ruhunu ele vereceğim burada. Buna bir şey diyemezsin. Her şey kurallara uygun.

Seni ilk gördüğüm zaman bundan nerdeyse altı yıl önceydi. En arka sırada oturmuş kağıda çizikler atıyordun. Sonra en arka sırada yanına düştüm. En arka sıranın arkadaşı olduk. Şımarıklığın, ukalalığın sınırlarını zorladık. Birlikte kahkahalar attık. İçime sızdın, ruhuma sızdın. Sonra da geldin benim dostum oldun.

Unutmamın neredeyse imkansız olduğu –hayır o sabaha karşı’yı hiçbir zaman unutmayacağım, kulakların iyi duysun bunu- 21 ocak 2009 oldu sonra. Seni tamamen kaybettiğime emin oldum. Aslında ölmemişsin ki, yine beraber olduk.
Her şeyi zamana göre kodlayan bir kafadan nasıl bir yazı çıkabilir ki. Aynen yukarıdaki gibi, olaylar silsilesi. Oysa ben seni şiir gibi yazmak isterdim. Ya da dosto’nun karakterleri gibi. Elimden gelse o sevdiğin divanların beyitlerine saklayacağım seni. Ama olmuyor ki, içime öfke doluyor. İçimdekileri keskin, incecik ve ölümcül güzel yapamıyorum diye kaba dilime, yeteneksizliğime kızıyorum. Yoksa senin içimi titreştirmen de bir eksiklik yok.

Sevdiğin şarkıları seviyorum –hepsini dinlemediğim için kızsan da bana- özellikle içinde kendini bulduklarını istemesem de seviyorum. Elimde olmadan meyl ediyorum onlara. Shape of my heart, lonely day, isimlerini yazmaya üşendiğim klasik müzikleri.
Bunu sana söylemedim ama eski montunu bile seviyorum. Soğuktan ölecek olsam dahi giymeyecek olduğum o yaşlılıktan ağarmış lacivert montunu. Yolda yürürken bana attırdığın kahkahaları. Ahmet Hamdi Tanpınar tarzı, yerelliklerle, inceliklerle –şu an bile sırf “bilkut abla” hatırına bir kahkaha daha atıverdim- dolu, hicivlerini, esprilerini.

*
Kısa da olsa yazarken bu şeyciği, yağmurdan, ani hava açmalarına kadar her hale soktunuz beni. Ama en çok kar’ı seviyorsunuz biliyorum. Hem neşe hem de hüzün veren kar’ı seviyorsunuz biliyorum. Akşamları beyazlatırken ortalığı, cama yapışıp seyredilen kar’ı seviyorsunuz biliyorum.

Kar’ı seviyorum ketumi.