23 Eki 2017

Suya Düşen Kitaplar*

video

Makalat'a başlayalı kısa bir süre olmuştu ki, nasıl olduğunu dahi idrak edemeden kitabın yarısından fazlasına su döküldüğünü fark ettim. Kurutmam 2-3 günümü buldu. Buruşmuş sayfalarını muhatabıma göstermiştim ki bana benim de aklıma ilk gelen şeyi söyledi. 
Şems'in Mevlana'nın kitaplarını suya attığı bahsi:

"Şems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplarından sıyırmıştı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun başına oturmuş, Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermişti. Baktı ki. yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmış, havuz mürekkep deryası haline gelmişti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. Nişapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği "Esrarnâme" adlı eseri de vardı. Şöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled, beraberinde henüz çocuk yaşında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde, Belh'ten göçerlerken Nişapur'da konaklamışlar,burada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüşmüşlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuş. "Esrarnâme" adlı eserinden bir nüsha hediye etmişti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu hisseder hissetmez, elini havuza daldırmış:
    — Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıştı.
    Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıştı. Şems:
    — Aşk ilmi medresede öğrenilmez, diyor, Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in "Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu.
    Hele Mevlâna'nın çok sevdiği Mütenebbi Divânı'na kızıyordu."

Alıntı;

20 Eki 2017

Kibre Savunmalar: Kibrim Teferrüdümdür*

Caspar David Friedrich / Wanderer above the sea of fog, 1818.
I.

Sizin "kimlik" diye kendinizi var ettiğiniz şey; mensubu doğduğunuz toplumun & kültürün sizi dışkılamasından ibaret.
Kimliğini doğuştan ona 'verilenlerle' değil 'seçtikleriyle' inşaa edenlerde hakiki kimlik bilinci var. Diğerleri düz, ithal kimlik, prototip.
Tüm 1 varlık sermayesini 'doğuştan getirdiği ve seçme şansının olmadığı değerler'le kıymetlendirenlerin varlığına kibr göstermek meşrudur.

Irkla değil; milli kültürle,
Güzellikle değil; zarafetle,
Zekâyla değil; başarıyla,
Zenginlikle değil; nüfuzla,
Malumatla değil; kültürle.
Bu bilinçteki kibri gayet güzel çekerim. Ötekine her türlü tahkir müstehak.

II.

"Teferrüd: Kendi başına olma, bağımsız olma, yalnız olma, herkesten ayrılma." 
Kısaca; ikâmesizlik.

İltifat duyunca sevinen insan kadar ahmağı yok. Üzülmeli insan taltif duyunca hatta. Muhatabın 'ruh'u değil sıfatlarını gördüğünün kanıtı.
"Çok güzelsin. Çok zekisin. Vs."
Hakiki 1 ruhu bunlar okşayamaz ki...
Zatı değil sıfatları övüyor muhatap.
Güzelliği değil, kıyafeti yani.

Sizde öyle 1 şey bulmalı ki muhatap, yeryüzünde hiçbir insan o taltifi giyemeyecek olsun.
Hakiki taltif ruha yapılır. Sıfata değil...
Eşsizlik temennisi narsisizm değil.

Muhatabınızın alternatifi, ikâmesi olduğu anda, tüm bir varlık güzellemeniz anlamsız bir boşluğa dönüşüyor.
Kıskançlık zannediyorlar düşmüş yüzünüzü, sönmüş gözlerinizi. Göremiyorlar alternatifi, ikâmesi olan bir seçeneğe katlanamama hırsınızı.

III.

Nefs-i Emmâre... Asla doymayan nefs. Yani 1000. basamağa da çıksa, etrafındaki her şeye tepeden de baksa 1001. basamağa çıkmak isteyen nefs.
Hep huzursuz, hep muhteris.
Içi hevâdan patlamış.
Hep egoist. Hep çıkarcı.
Hedonist. Ahir zaman mahsulü.
Bu ve 1 dünyanın insanı.

Egoizm ve bireysellik aynı şey değil. Bunu en güzel Ayn Rand ayrımlar. Egoist mülkiyet kurmak ister, bireysel insan kendini gerçekleştirmek.

Bencil,
Bireysel,
Egoist,
Narsisist kelimeleri arasındaki o keskin farkı ayrımlayamadığınız için 'ben'i harcıyorsunuz.

Benliği derinlikten en yoksun olanı; bencildir. Bencil insanın kaba, yontulmamış ve 'incelik bilgisi'nden yoksun bir tezahürü vardır.

Sıkılma olasılığınızı 1 an olsun düşünmeden saatlerce 'küçük, aptal ve sığ' sorunlarından bahsederler. Öyle ki küçüktür 'kab'ı. Hemen dolar. Dinlerken yüzünüzde oluşan akıllı, nazik ve aşağılayıcı tebessümü dâhi idrâk edemeden. Anlatırlar. Anlatırlar. Anlatırlar.

Rumi'nin alegorisi bu bencil tipolojisi için muhteşemdir;
"Eşek sidiği birikintisi üzerinde kendini kaptan sanan sinek"

IV.

Hayatımda hiçbir zaman bana 'nasip edilen' sıfatlarla kibirlenmedim. Hemen her kulvarda vasatım. Hayatta kibr gösterdiğim tek şey: Ruhum.

Sizin 'kibr' diye bazı varlıklarda görüp nefret ettiğiniz şey; nasip edilen yüce bir hasletin idrakindeki bir varlık coşkusundan ibaret.


Zeyl:

"Temsil ettiği değerler namına izzet-i nefs izhar edenle mahza mevhum benliğine dayanarak tekebbür göstereni temyiz edebilmek de irfana dahil."

Asım Cüneyd Köksal

16 Eki 2017

.: Bakakalırım Giden Geminin Ardından :.

Jarek Puczel çizmiş. Adım adım, sessiz sedasız bir vedayı.






4 Eki 2017

Ruhça'dan

Ruhça:

Her insanın ruhunun gündeminde o an için en çok konuşmak istediği 1 varlık var. Belki ihtiyaç, belki haz, belki dökülmek istediği 1 varlık. 
Ruhun hakiki muhatabı Ruhça konuşabildiği varlık... Diğerleriyse 1 vakte misafir olmuşlar. Vadesi dolunca gidecekler. Vakit Vaz'zı vurunca.
Hakikatteyse; kısmi özgürlük, sınırlı alternatifler ve o anki seçeneklerin en iyisiyle muhatap oluyor insan. Bu yüzden Ruhça bilmiyor kimse.

"Vakit geçirmek için beraber yürürsün."
"Beraber yürürsün ve vakit geçmiştir."

Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan yürürsün.

Arkadaş, kadim dost, sevgili, eş, akraba, çocuk falan diyoruz ama tüm beşeri ilişkiler günleri sayıları "1 vakte misafir olmak"tan ibaret.

Ruhça'nızın hakiki muhatabı kim?
Sanat Eseri.
Maşuğunuz.
İç Ses/Yaratıcı.

Hakiki 1 Dostunuz.

"Ruhça"nızla konuşmak istediğiniz varlık nerede?
Muhayyelemde...
İdeallerimde...
Mazimde...
Hayatımda...

Kalp Tesettürü:

'Kalbin Tesettürü' diye bir şey var: ruhu, benliği, zihni, bedeni yazmaktan çekinmemek de kalbi yazarken hicap etmek.
İnsanın en mahrem yeri; ruhu, beyni ya da bedeni falan değil kalbidir. Bu yüzden tesettür en çok 'kalbe' yakışıyor.
Şiir, şarkı, edebiyat kalbi ortaya saçmak günümüzde. Kalpleri saklamalı. Ketum ve haris olmalı kalp dile gelince. Dîl, dile gelince.

Güvenmek Bekâreti:

Bazı kelimelerin bekâreti vardır. Bir kere zedelenirse bir daha asla eskisi gibi olmaz.
İffetin de bekâreti vardır. Dünyanın en eski mesleği için söylerler: bir defa yapılırsa ruh bir daha asla Meryem olmaz.

Kalbi rutubet kokmak:
Ağlamak bitiktirmek ve ağla(ya)mamak kalbi rutubetlendirir. Sonra çürüme başlar.
Kalp çürümesi.

Kendi içine varamamak:
İnsanın kendi içine varamaması gurbettir.

Ruh Mezarı:
İnsanların çok kolay öldürülüp; maktüllerin başında özlemek yasıyla kadim bir rituelde sonsuza kadar yaşadıkları yer.

Varlık Tokatı:
Bazen 1 beşer insan olsun diye ona varlık tokatı atılır. Ruhu, haysiyeti, idraki, izzeti neyi noksansa ya da fazlaysa orasına. Varlık tokatı can yakar. Egonun ırzına geçer. Gururunuzu kırar. Kompleksten komplekse girersiniz. Ama atan eller salihse sizi kemal eder.

Varlık küfrü:
Muhataba yapılacak en büyük küfür. 'Keşke 1 kenz sandığım varlığını hiç bilmeseydim. Varlık zeyn'ini hiç keşf etmeseydim.
'Keşke hiç olsaydım da; varlığın varlığımı hiç bilmeseydi. Hiç görmeseydi. Hiç muhabbet beslemeseydi' keşkesi.

Ruh Yükü: 
Bazı varlıklarda hiç olmamış olmayı, bilinmemiş olmayı dileyince ruhta arta kalan yük.

Saklayan: Saklı+ayan: 
Saklanışından belli ayan olan şey.
Saklandıkça daha çok aşikâr olan.
Âşk olan.

29 Eyl 2017

Ruhumu Put Sanıp da Kıran Kim?

Enki'nin Lat Öyküsü Üzerine

Ayn Rand'ın aynı isimli kitabından uyarlama, 
1949 yapımı "The Fountainhead"

Dominique Francon karakterinin aşık olduğu heykeli kırma sahnesi.
Zaten anlatılacak olandan nasıl bahsedilebilir ki? Belki ruhta bıraktığı tattan bahis açılabilir. Ruhtaki tesir tadından. Bakınız, bu yemek en güzel burada yenir gibi “bu kitap böyledir ve sadece böyle kimselere hitap eder” tembihi. O halde bu yazı neyi amaç ediniyor? Bu bir önsöz mü? Bir eleştiri? Bir şerh? Bir zeyl? Zarif bir takdim?
Hayır, hiçbiri.

Bazı hikâyeler peşinden koşar yazgıların. Bazı yazgılar peşinde koşturur hikâyeleri. Bazı hikâyeler dayatır bize kahramanlarını. Bazı kahramanlar hikâyeleşmek için canlarına kast edebilirler. Bazı hikâyeler canımıza kast eder. Michelangelo’nun “mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum”u gibi. Bazı hikâyeler vardır, 1 kenz gibi keşfi bekleyen hikâyeler.

Onun 1 hikâyesi vardı. Benim 1 hikâyem vardı. Şartların müsait bir an’a tekabül etmesine; 1 Rast Makamına ihtiyaç vardı. Doğru an doğru muhataba seslendi. Ve hikâye, ilk okurlarından birinin kucağına rast makamında doğmuş bulundu.

*

Picasso "Ben aramıyorum, rastlıyorum.” derken önüne çıkan her şeyi güzellemekten çok belki de önüne çıkan şeyin güzel olacağını biliyordu ya da rast gelen her şeyin güzel olacağını zaten. Ben aramamıştım. Aramazdım. Önüme bir hikâye rast geldi.  Erteledim defalarca onu okumayı. Ama nasıl okumazdım ki? Okunmak için gelmişti. Öylesine kâbustu ki, bir hikâyeye bile benzemiyordu. Zaman yoktu, mekân yoktu, kahramanı dahi yoktu. Kimsesiz bir hikâye. Kimsenin olmayan. Kimsesi olmayan. Kahramanı olmayan bir hikaye olabilir miydi?

Ne 1 varmış, ne 1 yokmuş. 1 hepmiş, 1 hiçmiş. 1 hep hiç’miş… Ve başlamış. Varlığım dünyaya düşmek için kanların en çok aktığı günü aramış ve bulmuş gibi Kurban Bayramında doğmuş. İsmail’dim. Tabi o zamanlar bundan haberim yoktu. ‘Bir kitap okudum hayatım değişti’ değil. Ali Şeriati’nin bir pasajı ve ben varlığıma güzellemeler dizeceğim o kutlu bahse kavuştum: “Senin İsmail’in Kim?” Sonrası gönlümü put sanıp da kıran 1 şiir:

“İbrâhîm
İçimdeki putları devir
Elindeki baltayla
Kırılan putların yerine
Yenilerini koyan kim?”

Duydum ve artık bulunmuştum. Yazgısını güzellemeyi becermiş insan ve kendi için kendi seçtiği kimliği giyinmeyi becerebilme kudreti göstermiş insan sanatçıdır. Sanat doğuramasa da yaşadığını sanat yapar. Sanatın vasatı olmaz.

Sonra 1 Rast Makamı. Tezatın yolundan gelip 1 şiirde rastlaşan iki varlık. En sevdikleri şiirde varlıkları çakışmış iki varlık. Birbirlerine bulunmak için değil birbirlerinde 1irini bulmak için karşılaşan. Onun İsmail’i vardı. Benim yoktu. O İsmail’ini öldürecek kudrete sahip değildi, benim bir İsmail’im bile yoktu. Benim İsmail’im de, İbrahim de ve hatta gökten inen kurban da ben’imdi. Ben ben’imi öldürsem bu hem intihar hem cinayet hem de kurtulmaktı. O halde bu rast neden olmuştu? 

*

Hicri II. Yüzyıl Arap âleminin ünlü soybilim, tarih ve hadis bilgini İbn Al Kalbi’nin Kitab al-Asnam(Putlar Kitabı) yüzyıllar öncesindeki putlar ve tapınma biçimini izah ediyordu:

“Onları putlara ve taşlara tapmaya sürükleyen sebep şu oldu: Mekke’den uzaklaşan bir kimse Kutlu Eve saygısından ve Mekke’ye olan derin bağlılığından ötürü yanına Kutlu Bölgeden bir taş almaksızın uzaklaşamazdı. Nerede konaklarsa onu bir yere koyarlar ve tıpkı Kâbe’yi tavaf ettikleri gibi kendilerine uğur getirsin diye ve saygı ve sevgilerini ifade amacıyla onu tavaf ederlerdi. Kâbe’ye ve Mekke’ye olan saygıları da devam ediyordu. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den öğrendikleri üzere haccediyor ve umre yapıyorlardı. Bu davranışları onları gitgide hoşlarına giden şeylere tapmaya götürdü, asıl dinlerini unuttular, İbrahim’in ve İsmail’in başkasıyla değiştirdiler. Putlara taptılar ve kendilerinden önceki toplumların durumuna döndüler.”

İbn Al Kalbi’nin Kitab al-Asnam(Putlar Kitabı)
(Syf: 26-27)

*

Post çağın yeni insanları putların geçmişte kaldığını zannederek büyük bir yanılgı içine giriyor. Oysa kırılmadı putlar. İsim değiştirdiler, mevcudiyetlerine çağdaş formatlar atıldı sadece. Moda putu oldu, birbirinden seksi vücutlarıyla salınırken put kadınlar. Makam putu oldu, heybetli koltuklardan bir yer kapmak için varlıklarını ardında bırakırken insanlar. Para putu oldu, şahsiyeti değil de mülkiyeti kadarıyla kendini var ederken varlıklar. Narsisizm putu oldu, en büyük putu beni olan, İsmaili de İbrahim’i de ben’i olan, akıbeti ya intihar ya cinayet olacak ben insanlar.

Şimdi ise; İbrahim, gönlümüzü put sanıp da kıran putlar kırılmadı İbrahim diye acıyor aklımız.

Hodbinliğimizden, habisliğimizden olmadı her zaman. Bazen en büyük putlar avunduklarımızdan oldu. Sinemizi teskin için, yumru yumru bağrımıza bastığımız taşlardan oldu. Sevgimizden oldu. Sevdiğimizden. Sevildiğimizden. “Ya benimsin ya kara toprağın” meczupluğunda sözde en çok sevdiğimiz dediklerimizden. Bazen öylesine âşık olduk ki, Basir’in gözünden nasipsiz, basarın gözüne dikildi putlarımız.

*

“Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina'da kurban etmen gerek. İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır.”

Ali Şeriati / Hac

İsmail’i bulmak da yetmiyor. Teşhis yetmiyor ki şifaya. Teşhisin de, tebliğin de en kifayetsiz olduğu bu post zamanda en zoruydu sınanmak ve bulmak 1 baltayı.
“O sahip olduğu en iyi işi feda etmiş olsa da, İbrahim olamazdı. İbrahim’in öyküsünden unuttuğumuz şey ıstıraptır.”

Kierkegaard / Korku ve Titreme (syf:71)

Ve, ıstırap. Acı vermeyen İsmail olabilir mi? Yokluğu tasavvur edildiğinde can yitmiş kaygısı vermeyenden?

“Sana "Kurbanın nedir?" diye sormuyorum ey talib, sadece rüya görüp görmediğini merak ediyorum.
Söyle, senin rüyan nedir? Hangi rüya uğruna neyi kesiyorsun? Hangi rüyanın gerçekleşmesini istiyorsun? Nasıl bir rüyanın?
Rüyan ne ki ey talib, kurbanın ne olsun?
Rüyan kadar kurban kesebilirsin! Düşün kadar. Düştüğün, düşebildiğin kadar.
İnan bana, ancak günahların kadar.”

Dücane Cündioğlu / İbrahim’inki Bir Rüyanın Eseriydi Ya Seninki?

*

O kâbusunu yazdı. Düş edemediği, düşünü düşürtüp doğurduğu kâbusu. İsmail’ini öldürme kudreti bulamayandı o. Ben ise kudreti olup 1 İsmail bulamayan. O’nun İbrahim’i yoktu, benim İsmail’im. Ben O’na İbrahim oldum, o bana İsmail. Ben onu boğazlarsam; belki gökten İsmail yerine geçecek bir kurban yerine bu kitap düşer…

*

“Sen İbrahim’sin artık! İsmail’ini kurban et, kendi ellerinle hem de. Boğazına bıçağı daya.
Fakat… İsmail’lerin fidyesini o Allah, o İbrahim’in ilahı bizzat ödüyor:
Öldürmezsin, korkma! İsmail’ini kaybetmezsin. Amaç, iman yolunda İsmail’ini, kendi ellerinle kesme noktasına kadar ilerlemendir.
Ta ki ‘en acı verici şehadet’e eresin.
Ve şimdi sen ey aşk tavafından gelen Makam-ı İbrahim’e durmuş, İbrahim mevkiine erişmişsin erişmişsin!”

Ali Şeriati / Hac (syf: 69)

26 Eyl 2017

.: Rüzgar Ruhlu Mermerler :.

Ruh 1 rüzgar... Bazı varlıklar rüzigar.
Bir mermere rüzgarla ruh veren bu kadının ruhu muazzam.
(Heykeller: Luo Li Rong)









14 Eyl 2017

Derviş Gözlü Kadınlar

Ayşe Şasa.
Bazen Ruhça’dan dahi daha tesirli: Göz Dili. 1 varlıkla tanışmanın en kısa, en kestirme, en hakiki yolu gözleriyle buluşmaktır. İki varlığın tüm bir ruhi cephanesiyle kuşanıp muhatabı olan varlığa karşı durması... Sonra o iki varlığın şiddetle çarpışması... Beden Dili üzerine onlarca vurgu yapıladursun; Ruh Dilinin, Ruhça’nın en hakiki iletişim yolu gözlerdir. Bedenin canlı görünen tek uzvu. Sıretin aynası... Birinin yüzünde gezindikten yahut zihninizdeki görüntüsünü ilk hatırladıktan sonra aklınıza ilk gözleri geliyorsa o insan etkileyicidir, gözlerin kudreti böylesine büyük, Gözlerin Dilini göz açıp kapayıncaya kadar konuşanlar böylesi efsunludur çünkü.

Kimi gözler hakikate cevaptır. Kimi gözler mürşittir. Kimi gözler irşad eder muhatabını. Kimi gözler öldürmekten beter anlar insanı.* Kimi gözler aynasıdır kalbin. Kimi gözler ok oktur, maktulünü bir bakışıyla kurban eder. Kimi gözler namludur. Bakışlarında patlamaya hazır fişekler saklar hep. Kimi gözler sobadır, iç ısıtır. Kimi gözler kutup yıldızıdır. Karşısında durmanız gereken yeri gösterir size. Kimi gözler kuyudur. Bakışlarla yüzünde yürür, gözlerine düşersiniz. Ancak gözyaşıyla doldurursunuz kuyusunu. Kimi gözler karadeliktir. Karadelik gözlere düşeni Yakup bile bulamaz.

*

 “Çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.”
Alexander Pope

“Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır; İbn-i Rüşt’ün akl-ı faali bütün kadınlar arasında bölüştürülmüş gibi adeta. Kadınların duyuş, düşünüş ve isteyişlerinde gördüğümüz farklar sadece bedeni farklardan, yani ırk, iklim, gıda vesaire ayrılıklarından ileri gelir, bu yüzden çok önemsizdir bu farklar. Kadınların birbirine benzemesi erkeklerin birbirine benzemesinden çok daha fazladır; kadınların hepsi bir ve aynı kadındır da ondan…”

Miguel de Unamuno / Sis

"Kişilikten yoksun" "Hepsi aynı kadındır" Platon, Nietzsche, Schopenhauer'ın -ve diğerlerinin- hınç ve haz dolu tahkirlerinden bahsetmiyorum bile. Peki dertleri ne bu adamların? Neden tahkir etmişler kadınları? Bu kadar akıllı adamların kadınları bu denli hakir gören sözleri Femme Fatale’lerin gazabından nasiplerini almış, kalpleri küsüp, zekâları acıyınca çatallaşan dilleri yüzünden değildir herhalde.

Bir insanı dolayısıyla kadını yücelten tek ve yekpare şeyin; ruh'unun idrakinde olmayan dişileri muhteşem teşhislemişler. Yaratıcı'nın en büyük lütfunu idrak edememiş bir insan; 1 dişi, bir türdür, prototiptir. Bedendir. "Kişilikten ve ruhtan tümüyle yoksun."

*

Simone Weil.
Post Çağ bize Feminizmi pazarlıyor. Bizleri vitrinlere hapseden, güzel doğmamış ve estetik müdahalelerle dahi güzel olmak değil güzel bulunamamışsak yok ve çirkin sayan bir kadın prototipine hapsediyor. Vitrinlerdeki kadınlara benzediğiniz kadar güzelsiniz diye bağırıyor yüzlerimize yüzlerimize. En vasat yüz dahi burun, dudak estetiği, en sıradan göz dahi lens, eyeliner, kaş dizaynı gibi takviyelerle ‘güzelimsi’ görülebiliyor. Sonunda öyle bir hal alıyor ki, bu kadar güzel göz, burun, dudak, yüz suret, beden falan filan var ki; insan güzelliğin dahi başkasını arıyor artık.

Benimse Platon'un yüzyıllar önce sorduğu o soruya gidiyor şimdi aklım; "Ti esti to kalon?" Hakikaten, neydi hakiki güzel olan? Milyonlarca güzelimsi beden, yüz, kaş gözle doluyken vitrinlerimiz neydi hakiki güzel olan?

Ruhların mezara gömüldüğü bu Post Çağda belki de çoğu kadının seksapalite sandığı şey, hemcinslerinin tutmuş ve denenmiş taktiklerini sonradan bir öğrenmişlikle uygulamaktan ibaret. Başka bir kadının ruhundan devşirme bir hareketi belli ki silik, zayıf ve çelimsiz ruhuna adapte ederek nasıl çekici olabilir bir kadın? Başka bir kadının saç rengini, göz rengini, giyinme stilini çalarak nasıl kendi kalabilir bir kadın? Belki de bu yüzden 10 adımda karşı cinsi etkileme, ilişki taktikleri, 1 bakışta erkeği tahrik etme yöntemleri pazarlanabiliyor.

*

"Kalplere asıl mutsuzluk sızısı veren şey... Sarışın Inge'nin, kendilerini olduklarından da Avrupalı hissetmek için çırpınarak saçlarını sarıya boyayan, kaşlarını yolan ve butik butik gezip kıyafet seçen sosyete kadınlarına, ten renginin ve ırk yapısının da ne yazık ki kolay telafi edilemeyecek önemli bir eksiklik olduğunu hatırlatmasıydı."

Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi

Garp’ın Beden Kadını bile olabilmeyi başaramamış. Hüzünlü ve çaresiz bir heveskârlıkta kalmış kadınlar olarak kalıyorlar.

“Öğrenilmiş seksapalite"ye duçar olmuş 1 kadının ruhu, zekâsı, sezgileri eksiktir. Dişil zekâ ve özgün tahrik edebilme yetisinden yoksundur. Bu yüzden bazı kadınlara bakınca gördüğümüz tek şey bu. Tek farkı feromon salgılamak olan taze hoş kokulu 1 çiçek beden. Üzgünüz. Tüm sermayesi 'erkeğinin' burnuna hoş 1 koku getirmek olan bu ıstırapsız 'çiçek kadınlar'a saygımız yok. Aramayan, ıstırabı, 1 derdi olmayan kendi dünyasının müslümanı ya da 1 ömürlük dünyasının müsrifi insanlara saygımız yok. Doku torbası bedenlerini kullanarak kadınlık haysiyet, onur ve zekâsının ırzına geçen; ruhu, zekâsı, karakteri ve onlarca meziyeti varken eti ile kendini var eden kadınlara saygımız yok.

*

Samiha Ayverdi.
‘Başka bir güzel’e tanım diye söylüyor ya Özdemir Asaf;

"Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir,
Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir;
Onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir,
Yalnız ben biliyorsam bu aşktır,
Hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır."

Güzel ol(a)madığı için güzel olmayı umursamamaya çalışanlarda değil ama 'güzellik kaygısı' olmayanlarda 1 güzellik olduğunu düşünüyorum. 'Vasatlık hıncı' menbaalı anti olan üzerinden benliğini var etme bu ama bu kadar çok güzelin(!) olduğu 1 dünyada güzel olmak istemiyor kadınsı başkalığımız.

“Benim muhtaç olduğum şey, bir ruhtur, bir ruh! Ruh, ruh, ruh! Ateşli bir ruh; onun gözlerinden, Eugenia'nm gözlerinden saçıldığı şekilde. Vücudu... Vücudu... Evet, vücudu şahane, mükemmel, ilahi; ama bu; vücudu baştanbaşa ruh da, baştanbaşa hayat ve fikir de onun için öyle. Vücudum beni eziyor Orfeo, bıktım usandım ondan, çünkü ruhtan mahrumum. Yoksa bende ruh olmayışı vücudumun bana ağırlık oluşundan mı? Ruh nerede, Acaba ruhum var mı?”

Miguel de Unamuno / Sis

*

“27 Eylül 1317
Ve Allah' ın hikmetini bilmeyenler için her felaket abestir. Ben de bilmedim. Hala da bilmem. Ne günahım vardır? Bana hayatım neden cehennem olmuştur? Çilem ne zaman dolacaktır? Artık hiçbir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de derunumdaki binihaye hüzün nedir? Neden yolların, pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hala arzu etmemekten başka ne arzu ederim?”

Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

*

“16 yaşındayım… Şişli’de La Paix Hastanesinin önünden geçiyorum. O dönemde inançlı biri değilim ama o hastanenin önünden geçerken içime bir şey doğuyor; bir dua değil de bir dilek, ‘hakikate vasıl olmama vesile olacaksa, yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım’ demiştim içimden; niyet tutar gibi. ‘Hakikat’ (truth) kelimesine aşırı bir ilgim, abartılı bir merakım var.”

Ayşe Şasa / 1 Ruh Macerası

Evet, ruhumuz var. Samiha Ayverdi gibi. Ayşe Şasa gibi. Simone Weil gibi. Matmazel Noraliya’nın muhayyel varlığındaki gibi. Ruhumuz var. Yüzünde, hâlinde derviş nakışı olan, başında örtüsü olsun yahut olmasın "hicâplı" kadınlar var.
Bizler Post Çağın varlıklarıyız. 1 Yüzümüz instagramda. Bizleri vitrinlere, instagramlara hapseden ve güzelliği dahi başka olamayan, birbirine benzeyen ve ikame edilebilir olan post çağın varlıklarıyız.

Oysa 1 yüzümüz hep Ruh kadın. Ne kadar çok suret varsa o kadar az sıret var çağındaki Ruh Kadınlarız. Ruhumuzun gözlerini keşf ettiğimiz an hakiki güzel’i o kadar temaşa edeceğiz.
Ve o olacağız bir o kadar kadar 'başka' güzel.

Gözleri derviş olan kadınlara selam olsun.



*: Özdemir Asaf'tan Mevhibe Beyat'a (Lavinia): “Öldürmekten daha beter anlıyor insanı. Çok keskin gözleri vardı.” demişti.

Yazmak, Doğurmaktır


Ruhumun ifadesi konuşmak; aracı da ses değil Khoda...

Ruhumun dili harflere muhtaç benim.
Harflere muhtacım konuşmak için.

Ruhta sesini bulan ifadesini neden bulamıyor? O kadar mı kayıp harfler, o kadar haris Türkçem ve bu kadar mı ketum kalmış lâl dilim?

Hâle tanım giydirmekten başka avuntu veremeyecek kelimeler. Deneyelim o hâlde.
'Ruh Nadası'

*


Kadının varoluş acısı doğurunca geçer mi?

Tek buhranım doğuramamak belki.
Sanat, fikir, proje, aşk, 1 insan...
1 şey. Tek şey.
Doğursam geçecek, biliyorum.

*

Kadının ebediyeti zekasında değil, rahmindedir.
Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır." diyen Peyami Safa'ya el-cevabımdır:

İlhâm, ruhu döllemektir.
Bazen tek 1 cümle dahi ruhu dölleyebilir.
Öyle bir döller ki hatta Alef ve Zain arasından
1 sonsuz doğurulur ondan.
İlhamının gelmesi beklenmez.
Hakiki 1 mülhem gelir, 1 ruhu döller ve gider.
Bazen ruhun ırzına geçerek dahi bırakabilir mülhem olanı.
Yazmak; doğurmaktır.
Ve yazmak, ruhunda ve zihninde bir rahim taşıyan kadınlara yaraşır en âlâ.

23 Ağu 2017

.: Vurgun :.

Dakikalardır bu fotoğrafta "kim daha önce öldü?" üzerine düşünüyorum.
Kim daha önce öldü? Kim, kim için öldü? Kim, kim için öldürüldü?
Kim kimi vurdu? Kim kime vuruldu bilmem ama ben bu fotoğrafa vuruldum.


Gotthard Schuh.

22 Ağu 2017

Arap Yağmuru*

Başka dillere ve o dillerin harflerine öylesine meftunum ki; harfleri raks ettirmeyi bilen herkese eşlik ediyor. Keşfi sever ruhum.

Nebil'le yeni tanıştık. Filistinli. Türkiye'de bir üniversitede dış politika üzerine akademik çalışmalar yapıyor. Sanatı ve şiiri en az politika kadar seviyor. Latinlerin harflerini de en az Arapların harfleri kadar iyi biliyor. Arapça şiiri daha çok seviyor.

Seviyor-muş çünkü Arapların harflerinden bu şiiri doğurdu. O halde Ruh Müzesinde kuytu bir yere saklanıp, keşfi beklesin. Arapça google araması yapan ama Türkçe de duyabilen bir ruh kaşifi tarafından, günün birinde, bulunmayı.

*

Türkçe, İngilizce, Farsça, Fransızca'dan sonra şiir koleksiyonuma bir de Arapça şiir ekliyorum:

Nabeel O. / Adsız

تضحي الذاكرة عارية ...
وصوت قرقعات الصور غزيرة .. .
نعود ضاحكين إلى المراسم المجنونة ...
إلى الرقص والسماء منهمرة ...
إلى الركض ...
وأكل الكستناء ...
إلى المظلات المبللة ...
إلى زوامير السيارات ...
ورشقات عجلاتها ...
عند المزاحمة العنيدة في الطرقات المككلة بالطوفان ...
نعود إلى الدفء رغم برودة الطقس ...
إلى همس الشفتين وارتعاشها 
إلى القبلات المهدئة ...
إلى الأحضان العميقة كعمق السماء عندما تجود بالمطر ... 
إلى الأنفاس المتعبة من الركض ...
والضحكات ...
إلى الهمهمات ...
إلى الركون إلى صدر مبلل ...
ونهدين يغرقان ...
وجدائل ممدة كسولة على الكتفين ...
نشرب نخب المطر ...
قهوة على ساحل البحر ...
وسائق سيارة تاكسي يؤشر لنا ...
هذا مكان ممنوع ...
والعشق فيه خطِر ...

Zeyl: Çevirisi de düşecek buraya.

26 Tem 2017

19 Tem 2017

Aşk Putu

Keşfsever'in Enki'yle Aşk Putu Üzerine Konuşması

*

Keşfsever: Anlatacağım şeyleri sadece anlattıklarım olarak görme.

Enki: Söylemene bile gerek yok…

-Ben hiç kimseye âşık olamıyorum. Etrafımda insanlar var. Paylaşım kurduklarım. Ve bu hal artık beni mahvediyor. Onları da. Çünkü kalbim hasta. Ya da yok.

-Duvar mı var ya da duruyor musun? Bunu söylemen gerekir... Çünkü olamıyorum diyorsun…

-Hep eksik kalıyor bir şey. Ve mahvediyorum karşımdaki insanları. Bunu nasıl aşabilirim ki?

-Zor bir soru bu… Bilmediğim bir kalp… Ama bildiğimi tahmin ettiğim bir ruh… Yani benzer gördüğüm… Aynılıkları olan…

-Bu…

"Şehrin en güzel kızları, bana görünmek için yollara çıkmayı adet haline getirmişlerdi. Fakat ben, kolumda gezdirdiğim şahinim kadar gururlu olduğum için onlara tepeden bakıyor, bu zavallıları görmemezlikten geliyordum. Atımı oynatarak geçiyordum yanlarından. Fakat kalbime acayip bir ateşin düştüğünü hissediyordum. Bu ateşin sebebini bilmediğim halde beni yakıp kül etmesi çok tuhaftı. Sonunda büyük bir hüzne kapılmaktan ve derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamadım. Elime sazımı alıp hem söylüyor, hem ağlıyordum. Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. (...)

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler.
-Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
-Muhterem efendi! Kimi seviyor?
-Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur."

Filibeli Ahmed Efendi / Amak-ı Hayal
Leyla'lı Mecnun; (syf: 119-120)

-Sen kendini bir amaca kapadın… Olamıyorum şu anki durumun olabilir başta olmak istemiyorum vardı belki…

-Bu adam gibiyim:

Enrique Simonet / Otopsi, 1890
















-Bu nedir biliyorsun… Zamanla gelişen bir hissizlik. Başta var olmayan ama sonradan artık rutine dönüşen ve bir parçan haline gelen hissizlik… Sürekli hasta görmüş bir hemşire… Merhamet duygusunu yitirir…

-Sürekli âşık gören maşuk kayıtsızlığı? Ruh, zihin, kalp ve beden…  Bu dörtlünün dörtdörtlük uyumunu kimseyle yakalayamamak belki de.

-Hayır, sen o dörtlüye ya da onları oluşturduğun dönemdeki bir fikre takılı kaldın… Bunu anlıyorum da… Bende de başka şekilde oldu bu… Ve bu saplantı hali… Bilinçli olarak yaptığın bir şey değil… Ben de filmlerdeki gibi… İlk görüşte aşk inandım… Sonra oldu da… Sen de böylesin… Ve bunun tam zıttısın…

-5-6 muhatap oldu ama. Birinde olması lazımdı ama değil mi? Olmadım.

-İmkânsıza saplandın sen… Bu dünyadaki imkânsıza…

-İnandığım şeyi arıyorum. Bulacağım şeyi. Kendi kusursuz ve mutlak idealimi.

-Bu yok… Olmayan bir şey…

-Sıfatları en olan muhteşem biri değil ki aradığım. Ben için en olan. O yüzden farklısın ve şanslısın benden, inandığın şeye rastlamışsın.

-Başta en’di belki… Tasarımının içine hapsolmuş durumdasın ve bu görülüyor… Olamıyorum olarak söylüyorsun şimdi… Ama olmuyorsun, hep red durumu…

-Aşk putu… Ama deniyorum ki. Dörtdörtlük dörtlüme uygun olmadığı halde sevgiyle ve sabırla sürdürdüklerim oldu. Ama aşk olmuyor. İlişki bile olmuyor.

-Bir kişinin sahip olacağı bir şey değil… Belki yanlış örnek ama peygamber var… Ya da yanlış zamandasın…

-Dördüne de kısmen sahip biri çıktı karşıma. Onunla da benlik savaşı ve güm… Benlik savaşından aşk doğar zannettim, doğmadı. Tersine rezil bir hatıra olarak kaldı.

-Bana kalırsa şöyle yap… Aşk putunu değil de o dört putu kır… Çünkü onlar senin putun olmuş…

-Kimseyi gerçekten sevgilim olarak görmedim ki… Yanımda birileri oldu ama hakikatte sevgilimmişler gibi hissetmedim.

-İbrahim aramak yerine İbrahim olmak zorundasın…

-Güzel öneri ama İsmail’im işte.

-Onları yıkmadan âşık olamazsın… İmkânsız…

-İsmail’sem bana düşen İbrahim’e bulunmak.

-Hayır, değilsin… Bu noktada değilsin…

-Hayatımda tek kişiye bile gitmiş değilim. Kaldı ki flört başlatmak. Çünkü keşf edilmeyi bekledim aşk konusunda. Aramayı değil. Üzdüğüm insanlar da oldu. Kalbini kırıp attıklarım. Ve hüzünlüyüm artık. Geriye kalan sadece hüzün. 

-Kalp kırıklığı iyidir…

-Katlettiği maktullere bakan katil hüznü… Sanırım ben sadece İlham Hocaya âşık olmuşum. Ve aşk bir kez olan bir şey ise de; o zamandı.

-Bu da kendine nihai şeklini vermeden önce…

-Sana göre o dört putu kırsam ümit var. Ama istemiyorum da. Anlamını kaybetti çünkü. İçimde gelmiyor. Âşık olmak. Sevmek.

-Bunu sezebiliyorum... Sen istemiyorsun olamıyor değil... Ve bunu olamıyorum diye söylenerek bir anlamda kendini teselli ediyorsun…

-Elimden gelse gitmek istiyorum bu dünyadan. Belki de bir acı çektim. Çok acı. Ve acıdan sonra anlamı yok artık hiçbir şeyin.

-Hayır, olur mu öyle şey… Eyüp sabır ile gitti Mısır’a…

-Ben ümit istemiyorum ki. Terapi de istemiyorum. Gitmek istiyorum.

-Bunu gelecekteki sen de söyleyecek mi?

-İştahım yok. Hatta o dört dörtlük muhayyel çıksın karşıma. Ona bakayım ve gideyim. Seni istemiyorum diyeyim.

-Çıkmaz… Çünkü istemiyorsun…

-Ben istememeyi istemekten başka ne isterim?

-Bu şekilde değil ama… Yeni bir put yaparak hemen o anda… Onda olmayan bir özellik… Çünkü görürsen ve olmazsan… Sonrası boşluk ve anlamsızlık… Belki de bundan korkuyorsun… Anlamsız olan bir yerde kendi yarattığın anlamı bulup onun da bir anlamı olmadığını gördüğünde, kendi anlamsızlığının içinde boğulmaktan korkuyor bile olabilirsin…

-Olabilir. Hayal kırıklığı korkusu. Muhteşem güzellikteki bir hayalin kırıklığına uğramaktan korkmak… (Buna hale de bir kelime bulmalı. Hayal & Keşf Sözlüğü için.)

-Çok iyi oldu bu… Acaba var mı böyle bir anlama sahip kelime? Kelime oradan çıktı değil mi? Heyecandan… Bir anda…

-Beni negatif doğurur hep.

-Mutluluktan doğmuş bir şey var mı çocuktan başka?..

(...)

*

Yol bir yere varmıyordu. Teşhis teskin etmiyordu. Ama yollara eşsiz kelimeler düşüyor ve muhabbet sedası yankılanıyordu arkadan.

10 Tem 2017

Ruhça'nın Hâyâl ve Keşf Sözlükleri

Bedî: “Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).”
Bedi esmasına meftunum. Sanatkarların esması çünkü en çok onlara yakışıyor.

Sanatkar olmadığı halde Bedi ismini üzerinde çok güzel taşıyan insanlar var. Mesela Enki. Enki'nin Hâyâl Sözlüğü'nü ilk gördüğümde tam bir Nezibe* olmuştum çünkü ince bir hali keşf edip, o halde gayet zarif kelimeler giydirmek Keşfsever'in meftun olduğu bir şeydi.

Sanırım bunlarla sınırlı kalmayacak, her bir ince hal, o ince hali giyinen zarif ve şık kelime elbiseleri durmaksızın çoğaltacak koleksiyonu.

*

Hasrezâr olmak: Hep yanında olan ama hiç kavuşamayacağın birine duyulan müphem bir özlem hâli. (Enki Kelimesi)

Nezîb/Nezîbe: Heyecandan kalp atışlarını duyan erkek/kadın. (Enki Kelimesi)

Nedîd: Aşık olunan kişinin aşığın gözüne dünyanın en güzeli olarak görülmesi, güzelden de öte olan. (Enki Kelimesi)

Serâf olmak: Yeni alınmış olan bir kitabı okumamak üzere rafa kaldırmak. (Enki Kelimesi)

Mihrân: (Enki Kelimesi)
I. Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli.
II. Saray Muhafızı.
III. Bir işte en üst seviyeye ulaşmış kişi, maestro, Mahir.

Zehrihâr: Gece gündüz düşünülen, akıldan çıkmayan. (Enki Kelimesi)

Zehriyâr: Dünyanın en ölümcül ve en çok haz veren zehri. (Zain Kelimesi)

Nehriyâr: Aşık olunan muhatabın seline kapılıp boğulma. (Zain Kelimesi)

Seyriyâr: Aşık olunan muhatabı seyr. (Zain Kelimesi)

Dîlâl: Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli. (Zain Kelimesi)

Suizâr olmak: Tadı ve hatta varlığı bilinmeyen bir şeye susumak hâli. (Zain Kelimesi)

Ruhça: Ruhların konuşabildiği dil. Ses ve harfler dışında başka araçları da kullanır. Bilinen ilk kelimesi "belâ"dır. Babil'in tüm dillerinden daha eski olduğu rivayet edilir. (Zain Kelimesi)

Keşfsever:
I. Keşf'i seven.
II. Vitam Vero Impendenti* (Zain Kelimesi)

2012 Keşfseveri.
2014 Keşfseveri.

Keşfsever'in 7 Durağı:
I. Zeyn & Kenz
II. Rast
III. Keşf
IV. Öz
V. Haz
VI Az
VII. Vaz mertebelerinden oluşan yolculuk durakları. (Zain Kelimesi)

Vaz Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun son basamağı. Elde edebilecek güçte olup hür ve seçilmiş bir irade ile bırakmak mealindedir. (Zain Kelimesi)

Rast Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun ikinci basamağı. Tasarlanmamış bir karşılaşma halini anlatır. Özelliğini tevafuklardan alır. (Zain Kelimesi)



*: Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o güzelim tanım; Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “yaşamını hakikat uğruna riske atan kişi” mealinde.

4 Tem 2017

.: Narkissos :.

Meşhur Narkissos tablosunun aksi de aksi olan bir akis fotografı olurdu herhalde.

2017, Temmuz.
Le Caravage / Narcisse, 1598.

21 Haz 2017

Adına Dünya Dedikleri O Kayıp Top*

 "Martin Heidegger, Sartre, Jaspers, Beckett ve Erich From gibi düşünürler insanın yalnızlığından söz ederler ve derler ki yalnızlık, günümüz insanının felsefe, sanat ve edebiyatının ruhu haline gelmiştir. Ancak ben bu temel duygumu dile getirmek için yalnızlık kelimesini bir terim olarak seçmekle hata ettim. Yani benim söylemek istediğim şeyin Sartre'nin, Heidegger'in, hiççiliğin, modern saçmalığın ve hatta günümüz Batılı varoluşçuluğun söylemek istediğiyle aynı olmadığı için, onların etkisi altında yalnızlık(solitude) kelimesini kullanmamam gerektiğinin farkına varamamıştım. Ben hayat felsefemde ve antropolojimde bu temel duygumu ifade etmek için "ayrılık" kelimesini seçmeliydim."

Ali Şeriati / Dua
(syf: 58)

*

'dan ilhamla sormuştum;

Ruhunuz...
Bu alemde,
Hangisi?

Yalnız...
Tek...
Ayrı...
Eşsiz...
Kayıp...

Peki, Khoda.
Ey Khoda.
Sinemizi yarıp da, derununa koyduğun bu 'nakıslık' hissi nedir o halde?
Bizi neden yarım bıraktın?

Bizi neden kaybettin ki kendimize? Kendimizde?

Ben kendimi bulamıyorum artık Khoda.
Sen beni bul.
Ben yeterince kayboldum.
Ben aciz düşecek kadar yürüdüm.
"On kat"ı kadar bul beni.

Bulmuyorsun beni, kayıp değil miyim?
Bilmiyorsun hâlimi, ayıp değil mi?

demiştim.

-ki;

Rast Makamında el-cevap geldi:

*
Adını dahi bulamadığı 1 kaybı olanlar & dünyada kendini kaybeden -ya da looser- değil de kayıp hissedenler için; el cevap:

"Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birdenbire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve: Haydi arayın bulun! demiş. Her ruh, bir görüp kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla yola düşünce, kendini dünyada bulmuş.

İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.

Fakat topu fırlatan oyununu o kadar sanatkarane tertip etmiş ve araya o kadar muhtelif göz bağları koymuş ki, birine olmasa bile bir başkasına yakalanmamak pek müşkil! Gününün yarısı aydınlık, yarısı karanlık olan bu dünyada o topu bulmak kolay mı sanki?

Dünya, kah gece ile karanlık, kah gündüz ile aydınlık olduğu gibi, kalp de gece ve gün gibi iki arada gidip gelmede... Ancak elinde feneri olan kimse için gece karanlığı, yolunu görmesine mani olmadığı gibi kendini aydınlatanlar için de zulmet yok. Kaybettiği topunun arayıcısı olanlar da zaten güneşini kendinde taşıyanlar, güneş olanlar işte onlar unutmuyorlar, arıyor ve nihayet buluyorlar..."

Samiha Ayverdi / Ateş Ağacı 
(syf:43-44)