6 Ara 2017

Ezgiler Ezgisi*



*: Tevrat, "Ezgiler Ezgisi" kısmı.

Yorum getiremeyeceğim kadar enteresan, lirik ve fazlasıyla cüretkâr bir metin.

Tahrip edilmiş olsa da kutsal bir kitap metni ve eleştiriyi namümkün kılıyor. Bir tür öykü üslûbu yaratmaya çalışıyorum ve Tevrat'tan üslûp noktasında müthiş bir ilham alıyorum.

Kudüs kadar güzel olmak...
"Ey Yeruşalim Kızları, 
Firavun'un arabalarına koşulu kısrak, 
Tirsa kadar güzel, 
Şulamlı kız seyri, 
Lübnan Kulesi gibi burun, 
Heşbon havuzları gibi göz, 
Karmel Dağı gibi duran baş, 
Kaküllere tutsak olmuş Kral..."

Metin:


1:1-17
1. Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi.
2. Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün! Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.
3. Ne güzel kokuyor sürdüğün esans, dökülmüş esans sanki adın, kızlar bu yüzden seviyor seni.
4. Al götür beni, haydi koşalım! Kral beni odasına götürsün. Seninle coşup seviniriz, aşkını şaraptan çok överiz. Ne kadar haklılar seni sevmekte!
5. Esmerim ben, ama güzelim, Ey Yeruşalim kızları! Kedarın çadırları gibi, Süleyman’ın çadır bezleri gibi kara.
6. Bakmayın esmer olduğuma, güneş kararttı beni. Çünkü kızdılar bana erkek kardeşlerim, bağlara bakmakla görevlendirdiler. Ama kendi bağıma bakmadım.
7. Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun, Öğleyin nerede yatırıyorsun? Neden arkadaşlarının sürüleri yanında yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim?
8. Ey güzeller güzeli, Bilmiyorsan, sürünün izine çık, çobanların çadırları yanında oğlaklarını otlat.
9. Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim!
10. Yanakların süslerle, boynun gerdanlıklarla ne güzel!
11. Sana gümüş düğmelerle altın süsler yapacağız.
12. Kral divandayken, Hintsümbülümün güzel kokusu yayıldı.
13. Memelerim arasında yatan Mür dolu bir kesedir benim için sevgilim;
14. Eyn-Gedi bağlarında bir demet kına çiçeğidir benim için sevgilim.
15. Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin!
16. Ne yakışıklısın, sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız.
17. Sedir ağaçlarıdır evimizin kirişleri, Tavanımızın tahtaları ardıçlar.

2:1-17
1. Ben Şaron çiğdemiyim, vadilerin zambağıyım.
2. Dikenlerin arasında bir zambağa benzer kızların arasında aşkım.
3. Orman ağaçları arasında bir elma ağacına benzer delikanlıların arasında sevgilim. Onun gölgesinde oturmaktan zevk alırım, tadı damağımda kalır meyvesinin.
4. Ziyafet evine götürdü beni, üzerimdeki sancağı aşktı.
5. Güçlendirin beni üzüm pestiliyle, canlandırın elmayla çünkü aşk hastasıyım ben.
6. Sol eli başımın altında, sağ eli sarsın beni.
7. Dişi ceylanlar, yabanıl dişi geyikler üstüne ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
8. İşte! Sevgilimin sesi! Dağların üzerinden sekerek, tepelerin üzerinden sıçrayarak geliyor.
9. Sevgilim ceylana benzer, sanki bir geyik yavrusu. Bakın, duvarımızın ardında duruyor, pencerelerden bakıyor, kafeslerden seyrediyor.
10. Sevgilim şöyle dedi: “Kalk, gel aşkım, güzelim.”
11. Bak, kış geçti, yağmurların ardı kesildi,
12. Çiçekler açtı, şarkı mevsimi geldi, Kumrular ötüşmeye başladı beldemizde.
13. İncir ağacı ilk meyvesini verdi, yeşeren asmalar mis gibi kokular saçmakta. Kalk, gel aşkım, güzelim.
14. Kaya kovuklarında, Uçurum kenarlarında gizlenen güvercinim! Boyunu bosunu göster bana, Sesini duyur çünkü sesin tatlı, boyun bosun güzeldir.
15. Yakalayın tilkileri bizim için, bağları bozan küçük tilkileri çünkü bağlarımız yeşerdi.
16. Sevgilim benimdir, ben de onun, zambaklar arasında gezinir durur.
17. Ey sevgilim, gün serinleyip gölgeler uzayana dek, engebeli dağlar üzerinde bir ceylan gibi, geyik yavrusu gibi ol!

3:1-11
1. Gece boyunca yatağımda Sevgilimi aradım, Aradım, ama bulamadım.
2. “Kalkıp kenti dolaşayım, Sokaklarda, meydanlarda sevgilimi arayayım” dedim, Aradım, ama bulamadım.
3. Kenti dolaşan bekçiler buldu beni, "Sevgilimi gördünüz mü?" diye sordum.
4. Onlardan ayrılır ayrılmaz Sevgilimi buldum. Tuttum onu, bırakmadım; annemin evine, beni doğuran kadının odasına götürünceye dek.
5. Dişi ceylanlar, yabanıl dişi geyikler üstüne ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
6. Kimdir bu kırdan çıkan, bir duman sütunu gibi, tüccarın türlü türlü baharatıyla, Mür ve günnükle tütsülenmiş?
7. İşte Süleyman’ın tahtırevanı! İsrailli yiğitlerden altmış kişi eşlik ediyor ona.
8. Hepsi kılıç kuşanmış, eğitilmiş savaşçı. Gecenin tehlikelerine karşı, hepsinin kılıcı belinde.
9. Kral Süleyman tahtırevanı Lübnan ağaçlarından yaptı.
10. Direklerini gümüşten, Tabanını altından yaptı. Koltuğu mor kumaşla kaplıydı. İçini sevgiyle döşemişti Yeruşalim kızları.
11. Dışarı çıkın, ey Siyon kızları! Düğününde, mutlu gününde annesinin verdiği tacı giymiş Kral Süleyman'ı görün.

4:1-16
1. Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Peçenin ardındaki gözlerin güvercinler gibi. Siyah saçların Gilat Dağının yamaçlarından inen Keçi sürüsü sanki.
2. Yeni kırkılıp yıkanmış, Sudan çıkmış koyun sürüsü gibi dişlerin, Hepsinin ikizi var. Yavrusunu yitiren yok aralarında.
3. Al kurdele gibi dudakların, ağzın ne güzel! Peçenin ardındaki yanakların nar parçası sanki.
4. Boynun Davut’un kulesi gibi, kakma taşlarla yapılmış, üzerine bin kalkan asılmış, hepsi de birer yiğit kalkanı. Sözcüğün anlamı kesin olarak bilinmiyor.
5. Sanki bir çift geyik yavrusu memelerin zambaklar arasında otlayan ikiz ceylan yavrusu.
6. Gün serinleyip gölgeler uzayınca, Mür dağına, Günnük tepesine gideceğim.
7. Tepeden tırnağa güzelsin, aşkım, hiç kusurun yok.
8. Benimle gel Lübnan’dan, yavuklum, benimle gel Lübnan’dan! Amana doruğundan, Senir ve Hermon doruklarından, Aslanların inlerinden, Parsların dağlarından geç.
9. Çaldın gönlümü kız kardeşim, yavuklum, Bir bakışınla, gerdanlığının tek zinciriyle çaldın gönlümü!
10. Aşkın ne güzel, kız kardeşim, yavuklum, Şaraptan çok daha tatlı; Esansının kokusu her türlü baharattan güzel!
11. Ey yavuklum, bal damlar dudaklarından, bal ve süt var dilinin altında, Lübnanın kokusu geliyor giysilerinden!
12. Kapalı bahçesin sen, kız kardeşim, yavuklum, kapalı bir kaynak, mühürlü bir pınar.
13. Fidanların nar bahçesidir; Seçme meyvelerle, kına ve hintsümbülüyle,
14. Hintsümbülü ve safranla, güzel kokulu kamış ve tarçınla, her türlü günnük ağacıyla, Mür ve ödle, her türlü seçme baharatla.
15. Sen bir bahçe pınarısın, bir taze su kuyusu, Lübnandan akan bir dere.
16. Uyan, ey kuzey rüzgârısın de gel, ey güney rüzgârı! Bahçemde es de güzel kokusu saçılsın. Sevgilim bahçesine gelsin, seçme meyvelerini yesin!

5:1-16
1. Bahçeme girdim, kız kardeşim, yavuklum, Mürümü topladım baharatımla, Gümecimi, balımı yedim, şarabımı, sütümü içtim. Yiyin, için, ey dostlar! Mest olun aşktan, ey sevgililer!
2. Ben uyuyordum ama yüreğim uyanıktı. Dinleyin! Sevgilim kapıyı vuruyor. “Aç bana, kız kardeşim, aşkım, eşsiz güvercinim! Sırılsıklam oldu başım çiyden, kâküllerim gecenin neminden."
3. Entarimi çıkardım, Yine giyinmeli miyim? Ayaklarımı yıkadım, Yine kirletmeli miyim?
4. Kapı deliğinden uzattı elini sevgilim, aşk duygularım kabardı onun için.
5. Kalktım, sevgilime kapıyı açayım diye, Mür elimden damladı, Parmaklarımdan aktı sürgü tokmakları üzerine.
6. Kapıyı açtım sevgilime ama sevgilim yoktu, gitmişti! Kendimden geçmişim o konuşurken. Aradım onu, ama bulamadım, seslendim, ama yanıt vermedi.
7. Kenti dolaşan bekçiler buldu beni, Dövüp yaraladılar. Sur bekçileri alıp götürdü şalımı.
8. Size ant içiriyorum, ey Yeruşalim kızları! Eğer sevgilimi bulursanız, söyleyin ona, aşk hastasıyım ben.
9. Farkı ne sevgilinin öbürlerinden, Ey güzeller güzeli? Farkı ne ki, bize böyle ant içiriyorsun?
10. Sevgilimin teni pembe-beyaz, ışıl ışıl yanıyor! Göze çarpıyor on binler arasında.
11. Başı saf altın, Kâkülleri kıvır kıvır, kuzgun gibi siyah.
12. Akarsu kıyısındaki güvercinler gibi gözleri; sütle yıkanmış, yuvasındaki mücevher sanki.
13. Yanakları güzel kokulu tarhlar gibi, nefis kokular saçıyor. Dudakları zambak gibi, Mür yağı damlatıyor.
14. Elleri, üzerine sarı yakut kakılmış altın çubuklar, Gövdesi lacivert taşıyla süslenmiş cilalı fildişi.
15. Mermer sütun bacakları saf altın ayaklıklar üzerine kurulmuş. Boyu bosu Lübnan dağları gibi, Lübnanın sedir ağaçları gibi eşsiz.
16. Ağzı çok tatlı, tepeden tırnağa güzel. İşte böyledir sevgilim, böyledir yârim, ey Yeruşalim kızları!

6:1-13
1. Nereye gitti sevgilin, Ey güzeller güzeli, Ne yana yöneldi? Biz de onu arayalım seninle birlikte!
2. Bahçesine indi sevgilim, Güzel kokulu tarhlara, Bahçede gezinmek, zambak toplamak için.
3. Ben sevgilime aitim, sevgilim de bana, Gezinip duruyor zambaklar arasında.
4. Sevgilim, Tirsa kadar güzelsin, Yeruşalim kadar şirin, sancak açmış bir ordu kadar görkemli.
5. Çevir gözlerini benden çünkü şaşırtıyorlar beni. Gilat Dağının yamaçlarından inen keçi sürüsünü andırıyor siyah saçların.
6. Yeni yıkanmış, sudan çıkmış dişi koyun sürüsü gibi dişlerin, hepsinin ikizi var; yavrusunu yitiren yok aralarında.
7. Peçenin ardındaki yanakların nar parçası sanki.
8. Altmış kraliçe, seksen cariye, sayısız bakire kız olabilir;
9. Ama bir tanedir benim eşsiz güvercinim, biricik kızıdır annesinin, gözbebeği kendisini doğuranın. Kızlar sevgilimi görünce, “Ne mutlu ona!” dediler. Kraliçeler, cariyeler onu övdüler.
10. Kimdir bu kadın? Şafak gibi beliren, Ay kadar güzel, güneş kadar parlak, sancak açmış bir ordu kadar görkemli.
11. Ceviz bahçesine indim, Yeşermiş vadiyi göreyim diye; asma tomurcuk verdi mi, narlar çiçek açtı mı bakayım diye.
12. Nasıl oldu farkına varmadan, tutkum bindirdi beni soylu halkımın savaş arabalarına.
13. Dön, geri dön, ey Şulamlı kız, dön, geri dön de seni seyredelim. Niçin Şulamlı kızı seyretmek istiyorsunuz, Mahanayim oyununu seyredercesine?

7:1-13
1. Ne güzel sandaletli ayakların, ey soylu kız! Mücevher gibi yuvarlak kalçaların, usta ellerin işi.
2. Karışık şarabın hiç eksilmediği yuvarlak bir tas gibi göbeğin. Zambaklarla kuşanmış buğday yığını gibi karnın.
3. Sanki bir çift geyik yavrusu memelerin, ikiz ceylan yavrusu.
4. Fildişi kule gibi boynun. Bat-Rabim Kapısı yanındaki Heşbon havuzları gibi gözlerin. Şama bakan Lübnan Kulesi gibi burnun.
5. Karmel Dağı gibi duruyor başın, pırıl pırıl mora çalar saçların. Kâküllerine tutsak oldu kral.
6. Ne güzel, ne çekicidir aşk! Zevkten zevke sürükler.
7. Hurma ağacına benziyor boyun, salkım salkım memelerin.
8. "Çıkayım hurma ağacına" dedim, “Tutayım meyveli dallarını. “Üzüm salkımları gibi olsun memelerin, Elma gibi koksun soluğun,
9. En iyi şarap gibi ağzın. Sevgilimin dudaklarına, dişlerine doğru kaysın."Uyuyanların dudaklarına"
10. Ben sevgilime aitim, o da bana tutkun.
11. Gel, sevgilim, kıra çıkalım, köylerde geceleyelim.
12. Bağlara gidelim sabah erkenden, bakalım, asma tomurcuk verdi mi? Dalları yeşerdi mi, narlar çiçek açtı mı, orada sevişeceğim seninle.
13. Mis gibi koku saçıyor adamotları, kapımızın yanıbaşında taze, kuru, her çeşit seçme meyve var. Senin için sakladım onları, sevgilim.

8:1-14
1. Keşke kardeşim olsaydın, Annemin memelerinden süt emmiş. Dışarıda görünce öperdim seni, kimse de kınamazdı beni.
2. Önüne düşer, beni eğiten Annemin evine götürürdüm seni; sana baharatlı şarapla kendi narlarımın suyundan içirirdim.
3. Sol eli başımın altında, sağ eli sarsın beni.
4. Ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
5. Kim bu, Sevgilisine yaslanarak çölden çıkan? Elma ağacı altında uyandırdım seni, orada doğum sancıları çekti annen, orada doğum sancıları çekip doğurdu seni.
6. Beni yüreğinin üzerine bir mühür gibi, kolunun üzerine bir mühür gibi yerleştir. Çünkü sevgi ölüm kadar güçlü, tutku ölüler diyarı kadar katıdır. Alev alev yanar, yakıp bitiren ateş gibi.
7. Sevgiyi engin sular söndüremez, ırmaklar süpürüp götüremez. İnsan varını yoğunu sevgi uğruna verse bile, yine de hor görülür!
8. Küçük bir kız kardeşimiz var, daha memeleri çıkmadı. Ne yapacağız kız kardeşimiz için, Söz kesileceği gün?
9. Eğer o bir sursa, Üzerine gümüş mazgallı siper yaparız; Eğer bir kapıysa, sedir tahtalarıyla onu kaplarız.
10. Ben bir surum, memelerim de kuleler gibi, Böylece hoşnut eden biri oldum onun gözünde.
11. Süleyman’ın bağı vardı Baal-Hamonda, kiraya verdi bağını; her biri bin gümüş öderdi ürünü için.
12. Benim bağım kendi emrimde, bin gümüş senin olsun, ey Süleyman, iki yüz gümüş de ürününe bakan kiracıların.
13. Ey sen, bahçelerde oturan kadın, arkadaşlar kulak veriyor sesine, bana da duyur onu.
14. Koş, sevgilim, mis kokulu dağların üzerinde bir ceylan gibi, Geyik yavrusu gibi ol!

28 Kas 2017

Keşif*




Bazı kelimeleri öyle sahiplenmişim ki. Benim olmuşlar sanki.

Bazı kelimlerin mülkiyeti değil; aidiyeti bende olsun istiyorum
Ruh meselâ.
Tesir meselâ.
Zarâfet meselâ.
Müphem meselâ.
Kara, Işk meselâ.

Dost'ta herzamanki Ķitap Keşfi Turu atarken rastgele açtığım bir sayfasında bulmuştu aradığım kitap beni:

"...fırçanın gelişigüzel dokunuşlarından KEŞİF sözcüğü çıkmıştı."

Edgar Allen POE / Kuyu ve Sarkaç

23 Kas 2017

Keşfsever'in Ayelof'la 7 Durağı

3 sene evvel yazdığım öykünün rötuşlanmış hali.
http://zeynepmerdan.blogspot.com.tr/2014/12/kesfseverin-ayelofyla-7-durag.html

(Zeyl: Her durak, başındaki ses levhaları eşliğinde okunur.)





I- Zeyn

"Bittikten sonra isim konur şiirlere"
Yazdı. Bir temmuz yazı.  Keşfsever,  Yalnızgezerin Düşleri yürüyüşlerinden birine çıkmıştı. Gün parlak, güneş sarı ve orman kasvetli soğuk yeşilliğinden farklı olarak en berrak yeşilliğindeydi. Âşık olmak için harika bir güne benziyordu ama kırlarda etek uçuşturan türden koşmalar günüydü hakikatte. Kâinatı pastoral bir neşvede temaşa etme günü… Keşfsever’in içi nasıl da güneşti o gün. Ne bir şey arıyor, ne özlemini çekiyor en müphem şeylerin ne de bir geçmiş kasvetinin tesirindeydi. En yalın hallerinden birindeydi o gün ruhu.



II- Rast
(Beatles / Across The Universe)

Ve ses. Bir ses. Oscar Wilde'nin parlak betimleri şarkı olmuş da çalıyor sanki sesi. Ormanda bir çocuk beyaz bir köpekle raks ediyor. Keşfsever öylesine mest oldu ki, kıpırtısız seyr etti. Tanrım, nasıl bir güzellik bu. Gözleri kara, teni bembeyaz, dudakları gülfem, saçları kumral ve gerçekten Yusuf soyundan bir çocuktu bu.

Onu böylesine güzel yapan şey,  yüzünün Roma heykellerini anımsatan bir kusursuzluğunda değil büyülü bir masumiyetin çocuk çehresinde ifadesini bulmasıydı. Üstelik hakikatte güzel olan ruhuydu. Ruhunun en latif şarkısıyla raks ederken gülümsüyordu çocuk. Dönüyordu, gözleri kapalıydı ve dudaklarında o uğruna sonsuz sayıda güzellemeler dizilecek tebessümü taşıyordu. “Tanrım” dedi Keşfsever. “Tanrım, bu çocuk ne güzel. Onu tüm şerlerden koru.” Post modern bir tablo önü tahlil süresinden uzundu bu seyir ve de asla bir müze duvarında değil. Hakiki bir seyrdi ve tam anlamıyla Bedii eseriydi.

Yürüdü. Ve birden aklına düştü. “Bir çiçeğe sahip olmak isteyen onun güzelliğinin soluşunu seyretmek zorunda kalır.”*  Gözleri donuk, yüzü ifadesizdi şimdi.

III- Keşf
(Mozart / Lacrimosa)

İkindi olmuş, tefekküre dalmıştı ki, birden başını ormandan gelen sese döndürdü. Öğleyin gördüğü çocuktu bu ve bir kurt cesedine işkence ediyordu. Gözlerine inanamıyordu Keşfsever. Kurdu paramparça etmiş ve zavallı hayvanın zelil ve naçiz cesedini yüzünde öğlenki tebessümünün tam zıttı şeytani bir gururla ve tiksinmiş bir gülüşle seyr ediyordu. Katline ve zaferine karşı kimsesiz ormanda bile tekebbürdü.  Üstelik başkalarının gözlerine ihtiyaç duymayacak kadar büyüktü kibri.

Dayanamadı Keşfsever ve en softa sesiyle bu tezatlar mahşeri küçük yaratığa baktı. “Sen, dedi. Sen Yusuf falan değil Azazil neslisin. Güzelliğin adi bir kibr bahanesi sana. Ve zulm edenlerden olacaksın sonunda nefsine.” “Zavallı bir mahlûka bunları yapmaya utanmıyor musun?” dedi, hakir gören, yargılayıcı ve en öfke dolu sesiyle. Huzur ve Musa kıssasındaki Musa’nın peşin hükümlülüğündeydi. Çocuk, kayıtsız bir sırıtış ve gururla Keşfsever’in gözlerinin içine baktı. “İntikamımı aldım. Köpeğimi korkutmuştu, haddini bildirdim” dedi. Ve koştu ormanın derinliklerine. Akşamın karalığı yeni bastırıyordu. Şehrin aşağısına gitmişti. Yüzünde alacağı intikamların hazzı ve içinde durmak bilmeyen bir şevk vardı. Koştu ve ormanın artık kara ve korkunç olan şeytaniliğine karıştı.

Keşfsever diline, aziz bir vaiz sofuluğunu koyan Yaratıcı’sına şükretti. Nesl-i Azazil olmadığına şükr etti ama yüzünde beyaz sofu kibri belirdi. Yargılarken öyle tepedeydi ve öylesine küçük görmüştü ki Azazil’i, en seçkin şükür hazlarından biri sandı beyaz kibrini. Güçlüydü ve iyiliği kendi iradesiyle seçmişti çünkü. Öyle sanıyordu.

IV- Öz
(Adsız-Sessiz)

Sabah geldi. Ve sarıldı sabah’a Keşfsever. Büyük caminin kâinat lambalı ışıkları altında yan yana fotoğraf çekilen sevgililer gibi sarıldı. Ve üçüncü kez önce Yusuf’a sonra Azazil’e benzettiği çocuğu gördü. Öğleydi. Muzip bir gülüşle bu sefer; "Merhaba. Merhaba ben Ayelof" dedi.  Adının Ayelof olduğunu öğrendiği bu varlığa hiç de tepeden bakmadı Keşfsever bu defa.

Keşfsever’in yüzünde bir öğle güneşi parlatan bir soru sordu çocuk.“Yürüyelim mi" dedi. Yürüdüler. Ormana, beyaz zambaklara, kurdun -şimdi dondurulmuş bir makete benzeyen- cesedine, koparılmış çiçeklere benzeyen narin kelebek ölülerine,  çiçeklerin dallarındaki bakir ve dokunulmamış hallerine bakarak, gülüşerek ve sonsuz hazda muhabbetler ederek yürüdüler. Dağların tepelerine çıktılar. Kamp kurdular beraber. Üşüdüler. Önce başına, sonra göğsüne sardığı kırmızı şalını sardı Keşfsever Ayelof'un bebeksi başına.  Ayelof da tıpkı bir babaannenin olan kara çoraplar giydirdi Keşfsever’in ayaklarına.

Sonra elinden tuttu Keşfsever’in ve söyledi çocuksu bir inanç ve kararlılıkla: “Seni çok seviyorum. Hiç kaybetmek istemiyorum. Sonsuza kadar benimle kalacaksın.”

O an için dünyadaki en mutlu insanlardan biri oldu Keşfsever ama söylediklere inanmadı Ayelof'un. Asla yalan söylemeyen ama söyledikleri doğru olmayan farklı bir lisanın sahibiydi Ayelof. Yalan söylemiyordu ama bu dünyanın gerçekliğinde yaşamıyordu. Belki de çoktan azad olmuştu aklının iplerinden. Kara, zeki, ışıklı ve çocuk gözlerinin içine bakıp gülümsemekle yetindi sadece Keşfsever.

V - Haz
(Kadebostany / Walking With the Ghost)

Kâbustu bu. Gecenin en karanlık noktasında görülen bir kâbus. Gözleri kırmızı, sureti siyah bir siluet ona doğru yürüyordu.  Yaklaşınca siluetin çok çekici bir adama ait olduğunu fark etti. Gaddar bakışlı, küstah gülümsemeli tam bir cins-i ateşti bu. Umursamadı ama içini kırmızı bir haz merakı bastırdı. Acaba bu adamı öpmek nasıl olurdu diye düşündü.  Hazdan çok merak vardı. Ve bu merak keşf değildi. Düşüncesi bitmeden ışık hızıyla dudaklarına yapıştı siyah siluetli adam Keşfsever’in. Ve Keşfsever o zamana değin bembeyaz olan heykelini kırmızı, akışkan ve pür-i ateş halinde gördü. Kendini bırakıyordu ki birden aklına "elleri elma kokan ilk kadın"ın sözleri geldi. “Utanıyorum” diyebildi. Kâbus değildi. Ama kâbus olmalıydı bu. Baştan çıkarılmıştı. Ve bunun nedeninin o beyaz sofu kibri olduğunu bir an olsun bile düşünemedi. Geceyi sehere o gamlı eser bağladı. Ve ağladı. Pişman olması gerektiği halde pişman olamamasına.

Ağladı biraz. Tuva Semmingsen / Lascia ch'io pianga notalarınca.

VI - Az
(Yusuf’u Kaybettim  / Perfume Soundtrack, Laura's Murder)

Şehrin aşağısına inmemeliydi.  Ama inecekti. Azazil yanı tutmuş ve inmişti bir gece yarısı. Ve kurtların saldırısına uğrayıp ormanda bir kelebek ölüsü bırakmıştı geriye. Ama yüzündeki duru ifadeden bunun bir soysuz bir kurt savaşı değil, soylu ve amaçlı bir mücadele olduğunu anladı Keşfsever. Soylu bir ölümdü son savaşı. Kendi Azazil’iydi savaştığı ve diyet olarak da canını vermişti. Artık melekler kadar safiydi.

Ormanda bu sefer cansız ama yine de güzel, hala güzel o yüze bakarken işte tüm bu saklanmış an’ları anımsadı Keşfsever. Eğildi ve önce yanaklarından sonra alnından öptü Ayelof’un. “Sen öyle güzel bir çocuksun ki, tüm şerlerden korusun seni Yaratıcı.” Ve nedensiz sonunu hatırladı şimdi cansız olan bu sureti gördüğü ilk anda "ama"dan sonrasını getiremediği cümlenin.

“Ama bir tarladaki çiçeğe sadece bakmakla yetinirsen, o hep seninle olacaktır; çünkü çiçek akşamın ve günbatımının ve nemli toprağın ve ufuktaki bulutların parçasıdır. Orman bana bunu öğretti. Senin hiçbir zaman benim olamayacağını, o yüzden de seni hiç kaybetmeyeceğimi öğretti.“* Ve sıcacık damlalarla yıkadı masum suretin yüzünü. Alnından öptü ve gömdü, şimdi bir heykel mermerliğinde donuklaşmış dostunu.

Mezarının üzerine beyaz bir zambak soğanı ekti. Ve bakıp söyledi; "Belki meraklı ve keşf gözü açık çocuklar sularlar bunu da, mezarının üzerinde beyaz baloncuklar çıktığını görüp, senin cennete gittiğine inanırlar…"

VII - Vaz
(Zamfir / Einsamer Hirte)

Sonra bir güneş battı. Küçük prensin günbatımı seyr edişleri tadında bir ikindi seyrine tutuldu. "Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabb'im budur." dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem." dedi." (En'am 76)
Dudaklarında gülfem tebessümü ve gözlerinde ışk ışığı yine yollara düştü Keşfsever. Artık bir ruhlar mezarlığına dönüşmüş kalbine döndü.
Bir mezar taşının nasıl olur da bu kadar şiir oluşuna baktı.
Baktı ve yeni bir meçhule hicret etti.

*: Paulo Coelho.

20 Kas 2017

Define Avı

Yeryüzü Yayınlarının muhteşem bu serisini tamamlamaya çalışıyorum.
Hepsi 30 yılı aşmış babamın kitapları.
Eksikleri bilen/bulan varsa dönüş yaparsa çok sevinirim.

Bendekiler bunlar, eksikler hangileri?
1- Ian Dallas / Gariplerin Kitabı
5- Martin Lings / Antik İnançlar Modern Hurafeler
6- René Guénon / Doğu ve Batı
9- Barney Desai & Cardiff Marney / İmamın Öldürülüşü
12- Abdülkadir Es-Sufi / Yüz Basamak
13- Martin Lings / 21.YY'da Bir Veli
14- Şeyh Hamidu Kan / Mahrem Macera
15- Seyyid Hüseyin Nasr / İnsan ve Tabiat
























Ve... Bonus. Bunun kapağı, ilk sayfaları her şeyi yırtılmış küçük Zeynep tarafından.
Üstelik çizilmiş her yeri. 























Babamın adı Abdullah değil, dini bir anlamdan uzak Türkçe bir isim,
o vakitler mahlasım  kimliğimdir diyerek;
 Abdullah diye imzalamış herhalde kitaplarını.
Kapağı ve ilk sayfaları yırtılmış olduğu için kitabın adını bilmiyorum;
bilenler varsa yapboz gibi bulur diye bunu da ekliyorum.

13 Kas 2017

8 Kas 2017

1 Kas 2017

.: bir manzara olduğundan habersiz duruşun :.



















"Bir manzara olduğundan habersiz duruşun" gibiydi. Bugün bir roman kahramanına 'mülhim' olduğunu mahcup bir hâlle alelâde bir duyuru gibi geçiştiren güzel dostum.

28 Eki 2017

Keşfsever'in Müziği




J. Last / The Lonely Shepherd
(1:36)'dan sonrası uçmak sesi.

Onlar peşinde koşsunlar, sana yalnız ben uçarım.
Sana en güzel ben uçarım sesi.
Keşfsever'in kartal uçmaklar sesi.

25 Eki 2017

Ruh Kürtajı

İnsan başkasına ceza keserek kendinden intikâm alabilir mi
İnsan kendine ceza keserek başkasından intikâm alabilir mi?

El-Cevap: İntikamı alınamayacak tek durum: Size bir kez olsun ait ol(a)mamış hiçbir şeyi nakıs bırakamazsınız. Canını da alsanız nakıs bırakamazsınız.

İntikam alabilme kudreti bir varlığa tesir edebildiğinizin kanıtıdır. Edememiş iseniz; asla intikam alamazsınız.

*

Ölmek isteyen. Ellerinizi cevapsız bırakan.
Sizi ölümüne sessiz 1 seyirci tutan. Müntehir değil katildir.
Kendinin değil;
sizin katiliniz.

*

Kendinin değil ama 1irinin hakiki muhatabını olduğunu bilen 1i; bunun idrakinde olmayan o 1irini yok sayarak kimden intikam almış olur?

Kendinden?
Muhatabından?
Olacakları şeyden?
"Çok mu fazla bu sitem?"

*

Sevdiğinin hayatına uzanamayacak kadar uzak olmak. Birinin yazgısına eşlik edemeyecek, yazgısının elinden tutamayacak kadar. Birini öpemeyecek kadar hayalet olmak. Tesir edebildiğine temas edemeyecek uzaklıkta olmak.

Öldürün acımadan. Gayretten aciz, tezahürü sakat, doğacak olan sevgi piçten de fena hiçtir çünkü. Gebe kalmış bir piç gibi öldürün o hiç'i.

Ruhu sakar ve sakat bir muhataptan gebe kalmak zor bir sevgiye.O sakat sevgiyi tek başına doğurup aşk büyütmek de. Ruh bazen kürtaja muhtaç.

*

Doğmayacak bir sevgiye kürtaj en doğru karardır.
Ama kendine ama muhatabına ama doğuracağı şeye; sakat bir sevgiye intikam olsun.

İntikam dahi alamadınız çünkü gerçekten sevilmediniz.
Olsun...
Ölsün.

23 Eki 2017

Suya Düşen Kitaplar*


Makalat'a başlayalı kısa bir süre olmuştu ki, nasıl olduğunu dahi idrak edemeden kitabın yarısından fazlasına su döküldüğünü fark ettim. Kurutmam 2-3 günümü buldu. Buruşmuş sayfalarını muhatabıma göstermiştim ki bana benim de aklıma ilk gelen şeyi söyledi. 
Şems'in Mevlana'nın kitaplarını suya attığı bahsi:

"Şems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplarından sıyırmıştı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun başına oturmuş, Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermişti. Baktı ki. yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmış, havuz mürekkep deryası haline gelmişti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. Nişapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği "Esrarnâme" adlı eseri de vardı. Şöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled, beraberinde henüz çocuk yaşında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde, Belh'ten göçerlerken Nişapur'da konaklamışlar,burada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüşmüşlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuş. "Esrarnâme" adlı eserinden bir nüsha hediye etmişti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu hisseder hissetmez, elini havuza daldırmış:
    — Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıştı.
    Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıştı. Şems:
    — Aşk ilmi medresede öğrenilmez, diyor, Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in "Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu.
    Hele Mevlâna'nın çok sevdiği Mütenebbi Divânı'na kızıyordu."

Alıntı;

20 Eki 2017

Kibre Savunmalar: Kibrim Teferrüdümdür*

Caspar David Friedrich / Wanderer above the sea of fog, 1818.
I.

Sizin "kimlik" diye kendinizi var ettiğiniz şey; mensubu doğduğunuz toplumun & kültürün sizi dışkılamasından ibaret.
Kimliğini doğuştan ona 'verilenlerle' değil 'seçtikleriyle' inşaa edenlerde hakiki kimlik bilinci var. Diğerleri düz, ithal kimlik, prototip.
Tüm 1 varlık sermayesini 'doğuştan getirdiği ve seçme şansının olmadığı değerler'le kıymetlendirenlerin varlığına kibr göstermek meşrudur.

Irkla değil; milli kültürle,
Güzellikle değil; zarafetle,
Zekâyla değil; başarıyla,
Zenginlikle değil; nüfuzla,
Malumatla değil; kültürle.
Bu bilinçteki kibri gayet güzel çekerim. Ötekine her türlü tahkir müstehak.

II.

"Teferrüd: Kendi başına olma, bağımsız olma, yalnız olma, herkesten ayrılma." 
Kısaca; ikâmesizlik.

İltifat duyunca sevinen insan kadar ahmağı yok. Üzülmeli insan taltif duyunca hatta. Muhatabın 'ruh'u değil sıfatlarını gördüğünün kanıtı.
"Çok güzelsin. Çok zekisin. Vs."
Hakiki 1 ruhu bunlar okşayamaz ki...
Zatı değil sıfatları övüyor muhatap.
Güzelliği değil, kıyafeti yani.

Sizde öyle 1 şey bulmalı ki muhatap, yeryüzünde hiçbir insan o taltifi giyemeyecek olsun.
Hakiki taltif ruha yapılır. Sıfata değil...
Eşsizlik temennisi narsisizm değil.

Muhatabınızın alternatifi, ikâmesi olduğu anda, tüm bir varlık güzellemeniz anlamsız bir boşluğa dönüşüyor.
Kıskançlık zannediyorlar düşmüş yüzünüzü, sönmüş gözlerinizi. Göremiyorlar alternatifi, ikâmesi olan bir seçeneğe katlanamama hırsınızı.

III.

Nefs-i Emmâre... Asla doymayan nefs. Yani 1000. basamağa da çıksa, etrafındaki her şeye tepeden de baksa 1001. basamağa çıkmak isteyen nefs.
Hep huzursuz, hep muhteris.
Içi hevâdan patlamış.
Hep egoist. Hep çıkarcı.
Hedonist. Ahir zaman mahsulü.
Bu ve 1 dünyanın insanı.

Egoizm ve bireysellik aynı şey değil. Bunu en güzel Ayn Rand ayrımlar. Egoist mülkiyet kurmak ister, bireysel insan kendini gerçekleştirmek.

Bencil,
Bireysel,
Egoist,
Narsisist kelimeleri arasındaki o keskin farkı ayrımlayamadığınız için 'ben'i harcıyorsunuz.

Benliği derinlikten en yoksun olanı; bencildir. Bencil insanın kaba, yontulmamış ve 'incelik bilgisi'nden yoksun bir tezahürü vardır.

Sıkılma olasılığınızı 1 an olsun düşünmeden saatlerce 'küçük, aptal ve sığ' sorunlarından bahsederler. Öyle ki küçüktür 'kab'ı. Hemen dolar. Dinlerken yüzünüzde oluşan akıllı, nazik ve aşağılayıcı tebessümü dâhi idrâk edemeden. Anlatırlar. Anlatırlar. Anlatırlar.

Rumi'nin alegorisi bu bencil tipolojisi için muhteşemdir;
"Eşek sidiği birikintisi üzerinde kendini kaptan sanan sinek"

IV.

Hayatımda hiçbir zaman bana 'nasip edilen' sıfatlarla kibirlenmedim. Hemen her kulvarda vasatım. Hayatta kibr gösterdiğim tek şey: Ruhum.

Sizin 'kibr' diye bazı varlıklarda görüp nefret ettiğiniz şey; nasip edilen yüce bir hasletin idrakindeki bir varlık coşkusundan ibaret.


Zeyl:

"Temsil ettiği değerler namına izzet-i nefs izhar edenle mahza mevhum benliğine dayanarak tekebbür göstereni temyiz edebilmek de irfana dahil."

Asım Cüneyd Köksal

16 Eki 2017

.: Bakakalırım Giden Geminin Ardından :.

Jarek Puczel çizmiş. Adım adım, sessiz sedasız bir vedayı.






4 Eki 2017

Ruhça'dan

Ruhça:

Her insanın ruhunun gündeminde o an için en çok konuşmak istediği 1 varlık var. Belki ihtiyaç, belki haz, belki dökülmek istediği 1 varlık. 
Ruhun hakiki muhatabı Ruhça konuşabildiği varlık... Diğerleriyse 1 vakte misafir olmuşlar. Vadesi dolunca gidecekler. Vakit Vaz'zı vurunca.
Hakikatteyse; kısmi özgürlük, sınırlı alternatifler ve o anki seçeneklerin en iyisiyle muhatap oluyor insan. Bu yüzden Ruhça bilmiyor kimse.

"Vakit geçirmek için beraber yürürsün."
"Beraber yürürsün ve vakit geçmiştir."

Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan yürürsün.

Arkadaş, kadim dost, sevgili, eş, akraba, çocuk falan diyoruz ama tüm beşeri ilişkiler günleri sayıları "1 vakte misafir olmak"tan ibaret.

Ruhça'nızın hakiki muhatabı kim?
Sanat Eseri.
Maşuğunuz.
İç Ses/Yaratıcı.

Hakiki 1 Dostunuz.

"Ruhça"nızla konuşmak istediğiniz varlık nerede?
Muhayyelemde...
İdeallerimde...
Mazimde...
Hayatımda...

Kalp Tesettürü:

'Kalbin Tesettürü' diye bir şey var: ruhu, benliği, zihni, bedeni yazmaktan çekinmemek de kalbi yazarken hicap etmek.
İnsanın en mahrem yeri; ruhu, beyni ya da bedeni falan değil kalbidir. Bu yüzden tesettür en çok 'kalbe' yakışıyor.
Şiir, şarkı, edebiyat kalbi ortaya saçmak günümüzde. Kalpleri saklamalı. Ketum ve haris olmalı kalp dile gelince. Dîl, dile gelince.

Güvenmek Bekâreti:

Bazı kelimelerin bekâreti vardır. Bir kere zedelenirse bir daha asla eskisi gibi olmaz.
İffetin de bekâreti vardır. Dünyanın en eski mesleği için söylerler: bir defa yapılırsa ruh bir daha asla Meryem olmaz.

Kalbi rutubet kokmak:
Ağlamak bitiktirmek ve ağla(ya)mamak kalbi rutubetlendirir. Sonra çürüme başlar.
Kalp çürümesi.

Kendi içine varamamak:
İnsanın kendi içine varamaması gurbettir.

Ruh Mezarı:
İnsanların çok kolay öldürülüp; maktüllerin başında özlemek yasıyla kadim bir rituelde sonsuza kadar yaşadıkları yer.

Varlık Tokatı:
Bazen 1 beşer insan olsun diye ona varlık tokatı atılır. Ruhu, haysiyeti, idraki, izzeti neyi noksansa ya da fazlaysa orasına. Varlık tokatı can yakar. Egonun ırzına geçer. Gururunuzu kırar. Kompleksten komplekse girersiniz. Ama atan eller salihse sizi kemal eder.

Varlık küfrü:
Muhataba yapılacak en büyük küfür. 'Keşke 1 kenz sandığım varlığını hiç bilmeseydim. Varlık zeyn'ini hiç keşf etmeseydim.
'Keşke hiç olsaydım da; varlığın varlığımı hiç bilmeseydi. Hiç görmeseydi. Hiç muhabbet beslemeseydi' keşkesi.

Ruh Yükü: 
Bazı varlıklarda hiç olmamış olmayı, bilinmemiş olmayı dileyince ruhta arta kalan yük.

Saklayan: Saklı+ayan: 
Saklanışından belli ayan olan şey.
Saklandıkça daha çok aşikâr olan.
Âşk olan.

29 Eyl 2017

Ruhumu Put Sanıp da Kıran Kim?

Enki'nin Lat Öyküsü Üzerine

Ayn Rand'ın aynı isimli kitabından uyarlama, 
1949 yapımı "The Fountainhead"

Dominique Francon karakterinin aşık olduğu heykeli kırma sahnesi.
Zaten anlatılacak olandan nasıl bahsedilebilir ki? Belki ruhta bıraktığı tattan bahis açılabilir. Ruhtaki tesir tadından. Bakınız, bu yemek en güzel burada yenir gibi “bu kitap böyledir ve sadece böyle kimselere hitap eder” tembihi. O halde bu yazı neyi amaç ediniyor? Bu bir önsöz mü? Bir eleştiri? Bir şerh? Bir zeyl? Zarif bir takdim?
Hayır, hiçbiri.

Bazı hikâyeler peşinden koşar yazgıların. Bazı yazgılar peşinde koşturur hikâyeleri. Bazı hikâyeler dayatır bize kahramanlarını. Bazı kahramanlar hikâyeleşmek için canlarına kast edebilirler. Bazı hikâyeler canımıza kast eder. Michelangelo’nun “mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum”u gibi. Bazı hikâyeler vardır, 1 kenz gibi keşfi bekleyen hikâyeler.

Onun 1 hikâyesi vardı. Benim 1 hikâyem vardı. Şartların müsait bir an’a tekabül etmesine; 1 Rast Makamına ihtiyaç vardı. Doğru an doğru muhataba seslendi. Ve hikâye, ilk okurlarından birinin kucağına rast makamında doğmuş bulundu.

*

Picasso "Ben aramıyorum, rastlıyorum.” derken önüne çıkan her şeyi güzellemekten çok belki de önüne çıkan şeyin güzel olacağını biliyordu ya da rast gelen her şeyin güzel olacağını zaten. Ben aramamıştım. Aramazdım. Önüme bir hikâye rast geldi.  Erteledim defalarca onu okumayı. Ama nasıl okumazdım ki? Okunmak için gelmişti. Öylesine kâbustu ki, bir hikâyeye bile benzemiyordu. Zaman yoktu, mekân yoktu, kahramanı dahi yoktu. Kimsesiz bir hikâye. Kimsenin olmayan. Kimsesi olmayan. Kahramanı olmayan bir hikaye olabilir miydi?

Ne 1 varmış, ne 1 yokmuş. 1 hepmiş, 1 hiçmiş. 1 hep hiç’miş… Ve başlamış. Varlığım dünyaya düşmek için kanların en çok aktığı günü aramış ve bulmuş gibi Kurban Bayramında doğmuş. İsmail’dim. Tabi o zamanlar bundan haberim yoktu. ‘Bir kitap okudum hayatım değişti’ değil. Ali Şeriati’nin bir pasajı ve ben varlığıma güzellemeler dizeceğim o kutlu bahse kavuştum: “Senin İsmail’in Kim?” Sonrası gönlümü put sanıp da kıran 1 şiir:

“İbrâhîm
İçimdeki putları devir
Elindeki baltayla
Kırılan putların yerine
Yenilerini koyan kim?”

Duydum ve artık bulunmuştum. Yazgısını güzellemeyi becermiş insan ve kendi için kendi seçtiği kimliği giyinmeyi becerebilme kudreti göstermiş insan sanatçıdır. Sanat doğuramasa da yaşadığını sanat yapar. Sanatın vasatı olmaz.

Sonra 1 Rast Makamı. Tezatın yolundan gelip 1 şiirde rastlaşan iki varlık. En sevdikleri şiirde varlıkları çakışmış iki varlık. Birbirlerine bulunmak için değil birbirlerinde 1irini bulmak için karşılaşan. Onun İsmail’i vardı. Benim yoktu. O İsmail’ini öldürecek kudrete sahip değildi, benim bir İsmail’im bile yoktu. Benim İsmail’im de, İbrahim de ve hatta gökten inen kurban da ben’imdi. Ben ben’imi öldürsem bu hem intihar hem cinayet hem de kurtulmaktı. O halde bu rast neden olmuştu? 

*

Hicri II. Yüzyıl Arap âleminin ünlü soybilim, tarih ve hadis bilgini İbn Al Kalbi’nin Kitab al-Asnam(Putlar Kitabı) yüzyıllar öncesindeki putlar ve tapınma biçimini izah ediyordu:

“Onları putlara ve taşlara tapmaya sürükleyen sebep şu oldu: Mekke’den uzaklaşan bir kimse Kutlu Eve saygısından ve Mekke’ye olan derin bağlılığından ötürü yanına Kutlu Bölgeden bir taş almaksızın uzaklaşamazdı. Nerede konaklarsa onu bir yere koyarlar ve tıpkı Kâbe’yi tavaf ettikleri gibi kendilerine uğur getirsin diye ve saygı ve sevgilerini ifade amacıyla onu tavaf ederlerdi. Kâbe’ye ve Mekke’ye olan saygıları da devam ediyordu. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den öğrendikleri üzere haccediyor ve umre yapıyorlardı. Bu davranışları onları gitgide hoşlarına giden şeylere tapmaya götürdü, asıl dinlerini unuttular, İbrahim’in ve İsmail’in başkasıyla değiştirdiler. Putlara taptılar ve kendilerinden önceki toplumların durumuna döndüler.”

İbn Al Kalbi’nin Kitab al-Asnam(Putlar Kitabı)
(Syf: 26-27)

*

Post çağın yeni insanları putların geçmişte kaldığını zannederek büyük bir yanılgı içine giriyor. Oysa kırılmadı putlar. İsim değiştirdiler, mevcudiyetlerine çağdaş formatlar atıldı sadece. Moda putu oldu, birbirinden seksi vücutlarıyla salınırken put kadınlar. Makam putu oldu, heybetli koltuklardan bir yer kapmak için varlıklarını ardında bırakırken insanlar. Para putu oldu, şahsiyeti değil de mülkiyeti kadarıyla kendini var ederken varlıklar. Narsisizm putu oldu, en büyük putu beni olan, İsmaili de İbrahim’i de ben’i olan, akıbeti ya intihar ya cinayet olacak ben insanlar.

Şimdi ise; İbrahim, gönlümüzü put sanıp da kıran putlar kırılmadı İbrahim diye acıyor aklımız.

Hodbinliğimizden, habisliğimizden olmadı her zaman. Bazen en büyük putlar avunduklarımızdan oldu. Sinemizi teskin için, yumru yumru bağrımıza bastığımız taşlardan oldu. Sevgimizden oldu. Sevdiğimizden. Sevildiğimizden. “Ya benimsin ya kara toprağın” meczupluğunda sözde en çok sevdiğimiz dediklerimizden. Bazen öylesine âşık olduk ki, Basir’in gözünden nasipsiz, basarın gözüne dikildi putlarımız.

*

“Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina'da kurban etmen gerek. İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır.”

Ali Şeriati / Hac

İsmail’i bulmak da yetmiyor. Teşhis yetmiyor ki şifaya. Teşhisin de, tebliğin de en kifayetsiz olduğu bu post zamanda en zoruydu sınanmak ve bulmak 1 baltayı.
“O sahip olduğu en iyi işi feda etmiş olsa da, İbrahim olamazdı. İbrahim’in öyküsünden unuttuğumuz şey ıstıraptır.”

Kierkegaard / Korku ve Titreme (syf:71)

Ve, ıstırap. Acı vermeyen İsmail olabilir mi? Yokluğu tasavvur edildiğinde can yitmiş kaygısı vermeyenden?

“Sana "Kurbanın nedir?" diye sormuyorum ey talib, sadece rüya görüp görmediğini merak ediyorum.
Söyle, senin rüyan nedir? Hangi rüya uğruna neyi kesiyorsun? Hangi rüyanın gerçekleşmesini istiyorsun? Nasıl bir rüyanın?
Rüyan ne ki ey talib, kurbanın ne olsun?
Rüyan kadar kurban kesebilirsin! Düşün kadar. Düştüğün, düşebildiğin kadar.
İnan bana, ancak günahların kadar.”

Dücane Cündioğlu / İbrahim’inki Bir Rüyanın Eseriydi Ya Seninki?

*

O kâbusunu yazdı. Düş edemediği, düşünü düşürtüp doğurduğu kâbusu. İsmail’ini öldürme kudreti bulamayandı o. Ben ise kudreti olup 1 İsmail bulamayan. O’nun İbrahim’i yoktu, benim İsmail’im. Ben O’na İbrahim oldum, o bana İsmail. Ben onu boğazlarsam; belki gökten İsmail yerine geçecek bir kurban yerine bu kitap düşer…

*

“Sen İbrahim’sin artık! İsmail’ini kurban et, kendi ellerinle hem de. Boğazına bıçağı daya.
Fakat… İsmail’lerin fidyesini o Allah, o İbrahim’in ilahı bizzat ödüyor:
Öldürmezsin, korkma! İsmail’ini kaybetmezsin. Amaç, iman yolunda İsmail’ini, kendi ellerinle kesme noktasına kadar ilerlemendir.
Ta ki ‘en acı verici şehadet’e eresin.
Ve şimdi sen ey aşk tavafından gelen Makam-ı İbrahim’e durmuş, İbrahim mevkiine erişmişsin erişmişsin!”

Ali Şeriati / Hac (syf: 69)

26 Eyl 2017

.: Rüzgar Ruhlu Mermerler :.

Ruh 1 rüzgar... Bazı varlıklar rüzigar.
Bir mermere rüzgarla ruh veren bu kadının ruhu muazzam.
(Heykeller: Luo Li Rong)









14 Eyl 2017

Derviş Gözlü Kadınlar

Ayşe Şasa.
Bazen Ruhça’dan dahi daha tesirli: Göz Dili. 1 varlıkla tanışmanın en kısa, en kestirme, en hakiki yolu gözleriyle buluşmaktır. İki varlığın tüm bir ruhi cephanesiyle kuşanıp muhatabı olan varlığa karşı durması... Sonra o iki varlığın şiddetle çarpışması... Beden Dili üzerine onlarca vurgu yapıladursun; Ruh Dilinin, Ruhça’nın en hakiki iletişim yolu gözlerdir. Bedenin canlı görünen tek uzvu. Sıretin aynası... Birinin yüzünde gezindikten yahut zihninizdeki görüntüsünü ilk hatırladıktan sonra aklınıza ilk gözleri geliyorsa o insan etkileyicidir, gözlerin kudreti böylesine büyük, Gözlerin Dilini göz açıp kapayıncaya kadar konuşanlar böylesi efsunludur çünkü.

Kimi gözler hakikate cevaptır. Kimi gözler mürşittir. Kimi gözler irşad eder muhatabını. Kimi gözler öldürmekten beter anlar insanı.* Kimi gözler aynasıdır kalbin. Kimi gözler ok oktur, maktulünü bir bakışıyla kurban eder. Kimi gözler namludur. Bakışlarında patlamaya hazır fişekler saklar hep. Kimi gözler sobadır, iç ısıtır. Kimi gözler kutup yıldızıdır. Karşısında durmanız gereken yeri işaret eder size. Kimi gözler kuyudur. Bakışlarla yüzünde yürür, gözlerine düşersiniz. Ancak gözyaşıyla doldurursunuz kuyusunu. Kimi gözler karadeliktir. Karadelik gözlere düşeni Yakup bile bulamaz.

*

 “Çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.”
Alexander Pope

“Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır; İbn-i Rüşt’ün akl-ı faali bütün kadınlar arasında bölüştürülmüş gibi adeta. Kadınların duyuş, düşünüş ve isteyişlerinde gördüğümüz farklar sadece bedeni farklardan, yani ırk, iklim, gıda vesaire ayrılıklarından ileri gelir, bu yüzden çok önemsizdir bu farklar. Kadınların birbirine benzemesi erkeklerin birbirine benzemesinden çok daha fazladır; kadınların hepsi bir ve aynı kadındır da ondan…”

Miguel de Unamuno / Sis

"Kişilikten yoksun" "Hepsi aynı kadındır" Platon, Nietzsche, Schopenhauer'ın -ve diğerlerinin- hınç ve haz dolu tahkirlerinden bahsetmiyorum bile. Peki dertleri ne bu adamların? Neden tahkir etmişler kadınları? Bu kadar akıllı adamların kadınları bu denli hakir gören sözleri Femme Fatale’lerin gazabından nasiplerini almış, kalpleri küsüp, zekâları acıyınca çatallaşan dilleri yüzünden değildir herhalde.

Bir insanı dolayısıyla kadını yücelten tek ve yekpare şeyin; ruh'unun idrakinde olmayan dişileri muhteşem teşhislemişler. Yaratıcı'nın en büyük lütfunu idrak edememiş bir insan; 1 dişi, bir türdür, prototiptir. Bedendir. "Kişilikten ve ruhtan tümüyle yoksun."

*

Simone Weil.
Post Çağ bize Feminizmi pazarlıyor. Bizleri vitrinlere hapseden, güzel doğmamış ve estetik müdahalelerle dahi güzel olmak değil güzel bulunamamışsak yok ve çirkin sayan bir kadın prototipine hapsediyor. Vitrinlerdeki kadınlara benzediğiniz kadar güzelsiniz diye bağırıyor yüzlerimize yüzlerimize. En vasat yüz dahi burun, dudak estetiği, en sıradan göz dahi lens, eyeliner, kaş dizaynı gibi takviyelerle ‘güzelimsi’ görülebiliyor. Sonunda öyle bir hal alıyor ki, bu kadar güzel göz, burun, dudak, yüz suret, beden falan filan var ki; insan güzelliğin dahi başkasını arıyor artık.

Benimse Platon'un yüzyıllar önce sorduğu o soruya gidiyor şimdi aklım; "Ti esti to kalon?" Hakikaten, neydi hakiki güzel olan? Milyonlarca güzelimsi beden, yüz, kaş gözle doluyken vitrinlerimiz neydi hakiki güzel olan?

Ruhların mezara gömüldüğü bu Post Çağda belki de çoğu kadının seksapalite sandığı şey, hemcinslerinin tutmuş ve denenmiş taktiklerini sonradan bir öğrenmişlikle uygulamaktan ibaret. Başka bir kadının ruhundan devşirme bir hareketi belli ki silik, zayıf ve çelimsiz ruhuna adapte ederek nasıl çekici olabilir bir kadın? Başka bir kadının saç rengini, göz rengini, giyinme stilini çalarak nasıl kendi kalabilir bir kadın? Belki de bu yüzden 10 adımda karşı cinsi etkileme, ilişki taktikleri, 1 bakışta erkeği tahrik etme yöntemleri pazarlanabiliyor.

*

"Kalplere asıl mutsuzluk sızısı veren şey... Sarışın Inge'nin, kendilerini olduklarından da Avrupalı hissetmek için çırpınarak saçlarını sarıya boyayan, kaşlarını yolan ve butik butik gezip kıyafet seçen sosyete kadınlarına, ten renginin ve ırk yapısının da ne yazık ki kolay telafi edilemeyecek önemli bir eksiklik olduğunu hatırlatmasıydı."

Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi

Garp’ın Beden Kadını bile olabilmeyi başaramamış. Hüzünlü ve çaresiz bir heveskârlıkta kalmış kadınlar olarak kalıyorlar.

“Öğrenilmiş seksapalite"ye duçar olmuş 1 kadının ruhu, zekâsı, sezgileri eksiktir. Dişil zekâ ve özgün tahrik edebilme yetisinden yoksundur. Bu yüzden bazı kadınlara bakınca gördüğümüz tek şey bu. Tek farkı feromon salgılamak olan taze hoş kokulu 1 çiçek beden. Üzgünüz. Tüm sermayesi 'erkeğinin' burnuna hoş 1 koku getirmek olan bu ıstırapsız 'çiçek kadınlar'a saygımız yok. Aramayan, ıstırabı, 1 derdi olmayan kendi dünyasının müslümanı ya da 1 ömürlük dünyasının müsrifi insanlara saygımız yok. Doku torbası bedenlerini kullanarak kadınlık haysiyet, onur ve zekâsının ırzına geçen; ruhu, zekâsı, karakteri ve onlarca meziyeti varken eti ile kendini var eden kadınlara saygımız yok.

*

Samiha Ayverdi.
‘Başka bir güzel’e tanım diye söylüyor ya Özdemir Asaf;

"Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir,
Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir;
Onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir,
Yalnız ben biliyorsam bu aşktır,
Hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır."

Güzel ol(a)madığı için güzel olmayı umursamamaya çalışanlarda değil ama 'güzellik kaygısı' olmayanlarda 1 güzellik olduğunu düşünüyorum. 'Vasatlık hıncı' menbaalı anti olan üzerinden benliğini var etme bu ama bu kadar çok güzelin(!) olduğu 1 dünyada güzel olmak istemiyor kadınsı başkalığımız.

“Benim muhtaç olduğum şey, bir ruhtur, bir ruh! Ruh, ruh, ruh! Ateşli bir ruh; onun gözlerinden, Eugenia'nm gözlerinden saçıldığı şekilde. Vücudu... Vücudu... Evet, vücudu şahane, mükemmel, ilahi; ama bu; vücudu baştanbaşa ruh da, baştanbaşa hayat ve fikir de onun için öyle. Vücudum beni eziyor Orfeo, bıktım usandım ondan, çünkü ruhtan mahrumum. Yoksa bende ruh olmayışı vücudumun bana ağırlık oluşundan mı? Ruh nerede, Acaba ruhum var mı?”

Miguel de Unamuno / Sis

*

“27 Eylül 1317
Ve Allah' ın hikmetini bilmeyenler için her felaket abestir. Ben de bilmedim. Hala da bilmem. Ne günahım vardır? Bana hayatım neden cehennem olmuştur? Çilem ne zaman dolacaktır? Artık hiçbir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de derunumdaki binihaye hüzün nedir? Neden yolların, pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hala arzu etmemekten başka ne arzu ederim?”

Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

*

“16 yaşındayım… Şişli’de La Paix Hastanesinin önünden geçiyorum. O dönemde inançlı biri değilim ama o hastanenin önünden geçerken içime bir şey doğuyor; bir dua değil de bir dilek, ‘hakikate vasıl olmama vesile olacaksa, yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım’ demiştim içimden; niyet tutar gibi. ‘Hakikat’ (truth) kelimesine aşırı bir ilgim, abartılı bir merakım var.”

Ayşe Şasa / 1 Ruh Macerası

Evet, ruhumuz var. Samiha Ayverdi gibi. Ayşe Şasa gibi. Simone Weil gibi. Matmazel Noraliya’nın muhayyel varlığındaki gibi. Ruhumuz var. Yüzünde, hâlinde derviş nakışı olan, başında örtüsü olsun yahut olmasın "hicâplı" kadınlar var.
Bizler Post Çağın varlıklarıyız. 1 Yüzümüz instagramda. Bizleri vitrinlere, instagramlara hapseden ve güzelliği dahi başka olamayan, birbirine benzeyen ve ikame edilebilir olan post çağın varlıklarıyız.

Oysa 1 yüzümüz hep Ruh kadın. Ne kadar çok suret varsa o kadar az sıret var çağındaki Ruh Kadınlarız. Ruhumuzun gözlerini keşf ettiğimiz an hakiki güzel’i o kadar temaşa edeceğiz.
Ve o olacağız bir o kadar kadar 'başka' güzel.

Gözleri derviş olan kadınlara selam olsun.



*: Özdemir Asaf'tan Mevhibe Beyat'a (Lavinia): “Öldürmekten daha beter anlıyor insanı. Çok keskin gözleri vardı.” demişti.