Nisan 30, 2022

Röportaj: "Kendilik herkeste nüvesi olan bir ideal, onu ortaya çıkaran şeyse cesaret"


Söyleşi: T24 / Ayfer Feriha Nujen, Yayın Tarihi: 3 Nisan 2022 

Link:

 - "Kendilik" ve "cesaret" çoğu zaman birbirinin içinde hapsolup kalan iki ayrı kavram. Çoğu zaman bu iki kavram birbirinin gerisinde de kalmıştır. Bu iki kavramı yan yana getirmek cesaretinden başlayalım lütfen. "Kendilik Cesareti"ni ortaya çıkaran bu kavramlardan hangisi oldu ilkin sizin için?

İronik bir itirafla bu kavramları yan yana getirme cesareti gösteren ilk kişi olmadığımı söyleyerek başlamalıyım o halde. "Kendilik Cesareti" ifadesi bana ait olsa da sayısız benzer kullanımı var. Kendi olma cesareti / Kendin olma cesareti diye psikolojide kullanımları var mesela. Hatta biri Osho'nun(!) kitabında. "Olma cesareti, Yaratma Cesareti, Yazma Cesareti, Hakikat Cesareti" gibi kitaplar da var. Umarım daha da artmaz, klişe raddesine geldi ve geçiyor çünkü.

Kendilik ve cesaret arasında bir seçim yapmak durumunda kalsaydım önceliğim kendilik olurdu. Lisede yazdığım bir denemenin bile paragraf başlarından akrostişle "Kendimiz" yapmıştım mesela. Kendilik herkeste nüvesi olan bir ideal, onu ortaya çıkaran şeyse cesaret. Cesaret de kendilikten sonra gelen ve onu sona, nihayete erdiren o muhteşem itki.


- Ebu Hayyân et-Tevhidi'nin, "En güzel söz, nesri andıran nazım ile nazmı andıran nesir arasında bir imge niteliği taşıyan sözdür" cümlesi metinlerinizi tanımlamada benim de ileri sürebileceğim bir cümle. Denemecilik tarzınızı siz kendiniz nasıl tanımlarsınız? Bu da kendiliğin bir ürünü ya da özelliği midir sizin yazma biçiminizde? 

Harika bir keşif… Ve ne güzel bir iltifat. Böyle algılanıyorsa üslup anlamında hedefime yaklaşmışım demektir. Ben adına "Ruhça" dediğim bir yazının peşindeyim. Ruhun, için ve zihnin sesini yazıya getirmek istiyorum. Bazı cümlelerimi mısra gibi düşünüyorum, ama şiir olarak kurmak istemiyorum. Oruç Aruoba'nın, şiiri ve felsefeyi bir araya getiren ritmini bu yüzden çok seviyorum. Fikri en estetik biçimde sunmak, yazma idealim bu. 

İnsanlar etkilemek istediklerinde şiirselliği, inandırmak istediklerinde hikâyelendirmeyi, ikna etmek istediklerinde düşünceyi kullanıyorlar. Şiiri müziğe, öyküyü gezintiye, romanı yolculuğa yakıştırıyorum. Denemeyse sohbet etmeye benziyor. Çünkü içler arası, iç sesler arası bir konuşmaya benziyor deneme. Deneme bu yüzden özgün ve özerk olmak durumunda. Kendine ait bir düşünce, üslup ve dünya kurabilen yazarları hazla okuyorum. Felsefi denemelere bayılıyorum. O denemelere edebi bir lezzet katan ve özgün bir düşünce üretebilen her ismi hususi bir dikkatle takip ediyorum. Şu an aklıma düşen başlıcaları; Simone Weil, Cioran, Chul-Han, Oruç Aruoba, Ayn Rand, Irigaray, Kristeva ve Arno Gruen.


- Kitabınıza, metinlerinize bakınca ılımlı, düşün dünyasında birbirinden çok farklı yazanları bile kimi konularda ortak çerçevede buluşturabildiğinizi görüyorum. Fakat birey olarak çok daha radikal ve sert çıkışları ve eleştirileri olan da birisiniz. Bu nokta da cesaret ve kendiliğin birbiriyle çatıştığını düşünebilir miyiz? Burada bir çatışma yaşıyor musunuz kendinizle ilgili olarak?

Nietzsche'nin en sevdiğim sözlerindendi: "Uçurumları sevenin kanatları olmalı." Keşif arzum uçurum kenarlarına götürdü hep ayaklarımı. Tezatlarda raks etmeyi severim. Yazgım da böyle oldu hep. Ruhumu en yakın bulduğum hayvan, kartal. Dışarıdan böyle görünmesine şaşırmıyorum o yüzden. 


- Açıkçası biz ayrı dünyaların insanıyız. Bu bir sır değil ve gayette normal. Düşün dünyamız da duruşlarımız da varoluş biçimlerimiz gibi çok farklı. Ben bu farklılığı seviyorum ama. Hele ki neredeyse akran olmamıza rağmen genç bir yazan olarak birikiminiz beni gerçekten etkiliyor ve sevindiriyor. Yani farklı yaklaşımınıza rağmen yazarlığınızdan bir şeyler öğrendiğimi inkâr edersem, kendimi inkâr etmiş olurum. "Kendilik Cesareti içerisinde bunu yaşadığım yazarlar var" diyeceğiniz örnekler var mı? Kimler ve neden? 

Çok teşekkür ediyorum. Farklı arkadaşlıklar, medeniyettir. Birçok akıllı insan "zihinsel dengelenme"lerini, saygı zarafetini, aklı selim ölçüsünü; kendinden farklı düşünen, yaşayan ve inanan insanlarla kurduğu arkadaşlık ilişkilerine borçlu. Bu zihinsel görgüye sahip olan herkesle saatlerce konuşabilirim bu yüzden.

İdeolojik, yaşam tarzı olarak benzer olmadığım hatta tezat olduğum onlarca yazarı merakla, zevkle, keşifle, ciddiyetle okuyorum: Julia Kristeva, Albert Camus, Ulus Baker, Birhan Keskin, Oruç Aruoba, Orhan Pamuk gibi... Kendi "iyi/doğru/güzel/yüce olan"ımı sağlama fırsatı veriyor bana benzemeyenler. 


- Ben de çok teşekkür ederim. Nezaket yaşatır, samimiyetle. Peki, örneğin, kitapta adı geçen ve yorumladığınız isimlerden Simone Weil bana göre de agnostik ama mistik de ve parçası olduğu, içinde yaşadığı topluma-gruba baktığımda bir anarşist. Fakat siz onu bir azize gibi tarifliyorsunuz. Hakeza Kierkegaard da bana göre dindar değil, ama inançlı (imanlı). Yine Nietzsche din ve tanrı karşıtı biriyken onu da "küskün" diye ifade ediyorsunuz. Bu isimlerin çelişkilerini netleştirdiğinizi söylemek doğru olur mu?

Bazı soruların cevabı net ve mutlak değil çünkü. En basiti bu isimlerin gerçekten nasıl olduğunu "gerçekten" tanımlayamayacak hiçkimse. Tolstoy'u bile Müslüman gibi sunmak bönlüğünden bahsetmiyorum, hayır. Oscar Wilde "tanımlamak, sınırlandırmaktır" diyor. Tanımlamak, indirgemek oluyor maalesef çoğu zaman. Ama her birimiz kendi idrak imkanlarımızla zihnimize düşenleri ifade ederek anlamı çoğaltmalıyız. Böyle çoğalan anlamlar bizi hakikatin o doğru görünen seçeneklerine daha iyi yaklaştıracak çünkü.


- Kitapta, "Tanrı Kierkegaard'la ne kastetmiş olabilir?" başlığı altında Nietzsche'nin Tanrı ile olan çatışmasını da anımsatarak bir şeyin ya da hâlin, söylemin, duruşun tersinden de okunduğunda aynı sonuca varacağına dair -kendimce ben öyle algıladım- ifadeleriniz var. Buradan şunu mu anlamayız, "insan sevdiğiyle uğraşır" yani bu bir çatışma olarak da mı aksiyle vücut bulur yoksa bunu böyle yorumlamak istediğiniz sonucuna mı varacağız? Hangisi?

Modern insan en tutkulu ilişkisini; aşk ve nefret uçlarında Tanrı'yla şiddetli geçimsizlik tezahüründe yaşıyor. Tanrı'ya olan bu antitez üretme telaşından da ateizm değil, anti-teizm çıkıyor çoğu zaman.

Duygusal ihtiyaçtan filizlenen dini seçimler gibi bazı ateizm yorumları da Tanrı'yı terk eden eski sevgiliymiş(!) gibi görmeye benziyor. Tuhaf nispetler, aşağılama hırsı, eğlenerek intikam almak vs. İnanmamak değil de hala acıyan bir yarayı saklamaya çalışmak sanki. Kitaptaki o bağlamda bu ihtimale kapı açmıştım.


- Denemelerinizin felsefi derinliğini ben belirleyemem, ama bana göre de tabii ki felsefi bir derinliği, felsefeyle bir biçim aldığı ortada. Sorgulamak kadar yorumlamak da felsefeyle ilgilidir çünkü. Felsefeye yatkın bir millet olmadığımızı söylerdi merhum Prof. Dr. Teoman Duralı. Fakat "Kendilik Felsefesi" de bir başına bunun aksi değil midir? Biz felsefeye yatkın bir toplum değil miyiz? 

Şiir, öykü gibi nesirler de birbirine benziyor artık. Oysa nesir en önce üslûp yazısı olmalı. Klas kitaplar, seçkin referanslar... Yoğun veri, malumat, ama bir savı bile olamayan, bittiğinde zihne tek bir soru bırakmayan yazılar... İyi nesir zihni tahrik eder, güçlü bir soru bırakır oysa. Bugün maalesef birçok yazının bir savı, bir tezi bile yok. Sayfalarca yazılmış bir yazıyı okuyorsunuz, zihninize düşen bir soru bile kalmıyor bittiğinde. İyi üslup çoğu kez parfüm etkisi yapıyor, ama iyi bir nesir daha fazlasını da yapmalı. Böyle yazılara "parfüm yazı" diyorum ve bu açıdan Teoman Duralı'ya katılmamak elde değil. Bu anlamda şiir, öykü, roman gibi türler yerine denemede ısrar ederek riske giriyorum. Ama bu riskin bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Bir de özellikle "genç yazar", "deneme birikim yazısı"dır klişeleri var. Cioran en iyi metinlerinden biri olan "Gözyaşı ve Azizler"i yazdığında 25-26'larındaydı. Evet, tecrübe, deneyim, birikim yaşla artıyor çoğu zaman ama özgünlüğün ilk işaretleri o ilk metinlerde var. Ben ilkel metin diyorum onlara. Çünkü yazı süreçlerinin de insanlar gibi büyüme evreleri var: Doğum-çocukluk evresi, ergenlik evresi ve erginlik evresi. 


- Kitabınız sadece felsefi açıdan ya da edebi açıdan düşünleri ele alan düşünler değil. Psikanalizler de içeriyor. Bu bir yöntem elbette... Ben bu yöntemle de metinlerinizi oluşturduğunuzu düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Multidisipliner çalışmanın ve okumanın etkisi sanırım. Cömert bir tespit, zevkle katılabilirim buna. Evet, böyle anlaşılmasından fazlasıyla mutlu olurum. İnsanın ilkel, kötücül ve karanlık doğası ilgimi çekiyor. Fakat bunu çoğunun yaptığı gibi kendini mutlak özne, başkasını nesne tahakkümüyle yapmak yerine bazen kendimi nesne etmeyi tercih ediyorum. Bu yöntem kaçınılmaz olarak psikanalize itiyor. Irigaray, Kristeva, Arno Gruen gibi birçok kuramcının denemelerini de bu yüzden seviyorum sanırım.


- Kitap dolu dolu bir kitap, pek çok yazarın pek çok konuda -bugünün merkezindeki pek çok sorununa dair çözümlerini de içeren- yaklaşımları ve eserlerin varoluş biçimlerini de içeriyor. Bütün bunlar ve yazan biri olarak sizin varoluş ve yaklaşımlarınızla ilgili ne söylüyor peki "Kendilik Cesareti" okura?

Kendilik Cesareti 6 yılda yazılan 36 denemeden oluşuyor. Tezli bir kitap gibi kurgulamak istedim, kitabın en sonunda 40 soruluk bir mülakat var. Kitabın zihnimde kurgusu, bölümleri hep vardı, ama sırf kaynakça kısmıyla bile 2 ay uğraştım. Hem kaynakça olsun hem de kitabın en sonunda güzel bir kitap listesi gibi dursun istedim. Ayn Rand, Camus, birçok yazar felsefesini kurmacayla okuruna anlatma yolu seçmiş. Ben yolu uzatmak istemedim. 


- Kadın yazarlar, kadınlar ve kadınlık üzerine yazmış erkek yazarlar, kadınlık, feminizm üzerinde yoğunlaşmış bir çalışma da bu aynı zamanda. Her fikirden -sadece kadınlar değil erkekler de- yazarın kendine göre bir feminist tanımlaması ya da kendini feminist tanımlama biçimi var. Örneğin, Bell Hooks, "Feminizm Herkes İçindir" derken, kimi feministler buradaki "herkesin" kimler olduğuna odaklanır. Siz feminist misiniz ya da size göre feminizm nedir, ne değildir? 

Evet, dominant bir düşünce ve ortamına itirazla başlamak cesaret istiyor bugün. Böyle bir ortamda yeni ve farklı bir şey söylemek linç edilme, itibarsızlaştırılma gibi riskleri göze almayı gerektiriyor çünkü. Hırçın bir feminizm var bugün. Duygusal bir feminizm. Daha ağzınızı açtığınız an bir şeyleri yanlış ifade ettiğiniz için sizi azarlayan bir feminizm. Bu şiddetli feminizm şekli kadınlara daha çok zarar veriyor oysa. 

Daha önce de ifade ettiğim gibi popülist ve radikal feminizme itirazım var benim. Çünkü ikisinin de faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum kadına ve kadınlığa. Kadının tarihsel konumu radikal feministlerce rövanşist ele alınıyor ve mesele ontolojik bir değerdeyken cinsiyet kavgasına indirgeniyor. Erkeklerle, erkle yahut herhangi bir türden muktedirle olan savaşa indirgenen intikamcı bir feminist yorumuna itirazım var.

Varlık, insan, kadın sıralamasıyla temellenen bir feminizmin kadının varlığına hak ettiği itibarı getirecek en saygın yöntem olarak görüyorum. Kendiliğinden filizlenen, güçlü bir kendilik feminizmi belki de. Bugün hepsinden önce aklı selim bir feminizme ihtiyaç var. Aklı selim, otantik bir feminizmden yanayım. "Feminist değil, Skotusçuyum" diyen Kristeva gibi kendimi "feminist" kelimesiyle sınırlandırmak istemem ama.


- Sizce bir yazar kendi varoluşuyla ilgili ortaya koyduğu bir kitapla -bu çoğunlukla ilk kitabı olur- sonradan tavır ve söylem olarak çatışmaya başlar ve çelişirse yazın geleceğiyle ilgili ne yapmalı? Olmaz demeyin, olabilir çünkü. Siz örneğin, bir gün yazdıklarınız ve söylemlerinizle çeliştiğinizi fark ederseniz, "Kendilik Cesareti" bağlamında nasıl bir karar alırdınız? 

Yıllar önce kendime mahlas diye seçmiştim: Vitam Vero Impendenti. Hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi demek. Rousseau'nun "Yalnız Gezerin Düşleri" kitabında geçiyor. Rousseau bu sözün hakkını ne kadar vermiştir ki? Böyle sözlerin altını doldurmak kolay değil. Hayat büyük sözler için büyük bedeller istiyor çoğu zaman. Bazı sözlerimin büyüklüğünün farkındayım, onların altına sığmanın hiç kolay olmadığının da. Belki bu yakışıksız duruma düşmeyi göze almak da yazmanın bedelidir ne dersiniz?

"Asla gözlerini kaçırma Kurt, gerçek olan her şey çok güzeldir." Geçtiği filmi hâlâ izlememiş olsam da bu repliği çok severim. Gerçeğe yenilmekten korkmuyorum. Gerçeğin şiddeti karşısında acı çekmekten de. Yeter ki gerçek görünen, gerçekten "gerçek" olsun. Kendimle çelişmekten korkmuyorum bu yüzden. Çünkü her çelişkim bana kendimi doğrulama imkânı sunuyor. Altını çizdiğimiz bazı şeyler en güçlü değil, en ihtiyacımız olan şeyi gösteriyor çoğu zaman. Kendi vurgularımı da böyle görüyorum. Ben kendi idealimi yazıyorum. 


- Kesinle doğru ve yerinde. Gerçekten ne söylediğini bilen bir yazanla sohbet etmenin saadetine erdim şimdi. Daha uzun bir söyleşi olmasını dilerdim, fakat her şey her yere sığmıyor. İnsanın dünyaya sığmaması gibi… Bir gün yan yana gelmek dilerim. Karşıtlar da konuşabilir, beni yanıtladınız, teşekkür ederim. 

İyi sorulara muhatap olmak büyük şans. Böyle sorgu-soruları çok seviyorum. Zihnimin ve ruhumun tetiklendiğini hissediyorum. Farklı olan çoğu şey tehdit algısı bırakıyor birçok insana ama ben bu tetiklenme hâlini seviyorum. Sıkı sorularınız için ben teşekkür ediyorum asıl.

Röportaj: “Hep bir keşif hazzı vardı içimde.”

Söyleşi: Dünya Bizim / Emre Orhan Gökalp, Yayın Tarihi: 15 Nisan 2022 


Sohbete ilk olarak sizinle yani hikâyenizle, yolculuğunuzla başlamak isterim. Mesela, nasıl bir çocuktunuz? Geçmişiniz, aileniz ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Taşrada, kitaplığı olan bir eve doğdum. Kaçınılmaz bir bağ kurdum bu yüzden kitaplarla. Okula gitmeden defterlere ve kitaplara ilgim vardı. Anasınıfına başlamadan önce kardeşlerimin peşine okula gitmek için düştüğümü ve bir defter bulup ödevlerini taklit ettiğim zamanları hatırlıyorum. İlkokulda popüler, çalışkan bir çocuktum; ilk gençlikte fazlasıyla içe dönük… Kitaplarla aram hep iyiydi ama. Hayatla aramın bozulduğu her zaman kitaplarla daha güçlü bir bağ kurdum. Babam öğretmen, onun gençlik kitapları da miras oldu ve başka bir dünyanın yolunu işaret ettiler bana.


Peki, yazmak ve okumak sizin için ne ifade ediyor? Bu ikisini tam olarak hayatınızın neresine konumlandırırsınız?

Yazmak ve okumak, benim temel ihtiyaçlarım. Ontolojik ihtiyaçlar, varoluşsal yatkınlıklar ve gizli arzular yaşamımızın merkezinde duruyorlar. Okumak ve yazmak için bir prosedürüm yok ama. Uzanırken, yürürken, yolculuk yaparken, gece ya da sabah fark etmez, her an yazıp okuyabilirim. Yolda yürürken aklıma bir cümle düşer, hemen telefona kaydederim mesela. Sanırım en çok da bu spontane cümlelerden yonta yonta inşa ettiğim yazılarımı seviyorum.


“Onun için zihnimi reşit kılan yazar diyorum…”

Hayat serüveninizde özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce insanları kimlerdir?

Saydıklarımdan daha fazla ama üç kişiyi seçiyorum bu soru için: Tolstoy, Ali Şeriati ve Oruç Aruoba. Tolstoy, zihnimi ve ruhumu ayartan ilk yazardı. On iki yaşında “İnsan Neyle Yaşar?” kitabıyla tanıştım, o kitap bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazanırdı. O yılın yaz tatilinde baya kitap okuduğumu hatırlıyorum. Diğeri Ali Şeriati… Onun için zihnimi reşit kılan yazar diyorum çünkü sadece yaşımız değil, aklımızı da reşit kılan kitaplar ve o kitapların yazarları vardır; işte benim aklımı reşit kılan da oydu. Diğeri ise Oruç Aruoba… Özgünlük kaygısını, sadece yazmanın yetmediği, yazarın kendi yazısını kendi benliğince, ruhunca nasıl işleyebileceğini ve bunun ne kadar mühim olduğunu onda keşfettim.


“Kendilik Cesareti” adlı deneme kitabınızın oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi?  Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Üçe ayırıyorum bu süreci de çünkü yazma süreçlerinin de insanlar gibi büyüme evreleri var: Doğum-çocukluk evresi, ergenlik evresi ve erginlik evresi. Lise yıllarıma ait kırk yazılık bir dosyam var, en ilkel yazı formum o. Ardından blogdaki yazılar geliyor. Blogdaki asi, tutkulu, kalıba sığmayan, türsüz yazılar da ergenlik sürecine tekabül ediyor. Ardından süreli dergilere yazı gönderdiğim dönem var, orada ergin hâline varıyor yazılar. Edebiyat dergileri insanı disipline ederek yazı görgüsü kazandırıyor kesinlikle.

Kitap süreci kolay oldu diyemem. “Kendilik Cesareti”, altı yılda yazılan otuz altı denemeden oluşuyor. Tezli bir kitap gibi kurgulamak istedim, kitabın en sonunda kırk soruluk bir mülakat var. Kitabın zihnimde kurgusu, bölümleri hep vardı ama sırf kaynakça kısmıyla bile iki ay uğraştım. Hem kaynakça olsun hem de kitabın en sonunda güzel bir kitap listesi gibi dursun istedim.


“Eğer hakikati arıyorsanız hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” cümlesinden yola çıkarak size şunu sormak istiyorum: Zeynep Merdan’ın arayışı nedir?

Bu cümle, Ian Dallas’ın (Abdulkadir es-Sufi) Garipler Kitabı’nda geçen bir cümle ama benim arayışımın istikametine de uyuyor fazlasıyla. Arayışımdan bahsetmek yerine arayışımın itkisinden bahsedebilirim. İçimde kendimi bildiğimden beri duyumsadığım bir keşif hazzı var, sanırım tüm arayışlarımın nedeni de o hazzın kendisi.


Yazılarınızın da yer aldığı “Ruh Müzem” adlı blog sayfanızdan da konuşmak isterim. Böyle bir sayfa açma fikriniz ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? Nasıl ve ne şekilde ilerledi? Bu sayfanızı ilerleyen zamanlarda farklı bir mecraya dönüştürme fikriniz var mı?

Buhranlı, başarısız ve ilginçliklerle dolu bir gençlik ve üniversite sürecim oldu. Seçilmiş bir yalnızlıkla, aksi bir asosyallikle en arka sırada Nietzsche olduğum zamanları hatırlıyorum. Dünyayı, kendimi ve kendimi protesto ettiğim zamanlar… Kitaplara yaslanıyordum, kitaplardan güç aldığım bir zamandı. O zamanları hayatımın en mühim zamanları olarak görüyorum şimdi.

Kelimelerin büyüsüne inanıyorum. Ruh kelimesine çok yoğunlaştığım bir zaman vardı on sekiz yaşlarda, blogumun ismi de -Ruh Müzem- buradan geliyor. Ardından “Keşf” kelimesi geliyor. Kendimi tanımlama kaygısıyla “Keşfsever” koymuştum adımı, otuz bir yaşındayım ve bu, hâlâ yürürlükte. Şimdi bakıyorum da tüm bu kelimeler -ruh ve keşf-, ilk gençliğimin o patikaları hâlâ yürüdüğüm rotamı çizmiş. Blogu başka bir mecraya dönüştürmek gibi bir düşüncem yok, bir müze gibi gördüğüm için antika bir hâlde kalsın istiyorum.


Deneme türünde en çok sevdiğiniz, defalarca okuduğunuz, size yol gösterici niteliğinde bir başucu kitabınız, kitaplarınız veya bir yazar var mı? Varsa isimlerini ve nedenlerini öğrenmek isteriz.

Çok var. Felsefî denemelere bayılıyorum. O denemelere edebî bir lezzet katan ve özgün bir düşünce üretebilen her ismi özel bir dikkatle takip ediyorum. Bu kapsama giren her tür kitap zihnimi cezbediyor. Şu an aklıma düşen başlıca isimler: Simone Weil, Emil Cioran, Chul-Han, Luce Irigaray, Julia Kristeva… Ve en son da Arno Gruen.


“Kitapların da bir vakti olduğuna inanıyorum.”

Okumalarınız belli bir program, konu veya düzen dâhilinde mi?

Bir yazı ve tez için değilse hayır. Kitapların da bir vakti olduğuna inanıyorum. Bilinç hazır olduğunda kitap ve okur çarpışıyor çünkü birbirine. Ama bir tarifi olacaksa faydasını çok gördüğüm okuma biçiminden bahsedebilirim: Ruha, zihne ve göze yapılan okumalar. Asla birinden ibaret bir okuma güncelim olmuyor.

Sadece ruha yapılan okumalar, insanı dünyadan fazlasıyla koparıyor. Ağır tasavvuf klasiklerine daldığım dönemler öyleydi. Dünyayla sağlıklı bir bağ kuramayacak kadar yeryüzü gündeminden uzaklaşmıştım. Sadece zihne yapılan okumalar -akademik okumalar genelde bu minvalde- idrak ve derinlikten fazlasıyla yoksun bir malumat ukalalığı veriyor. Göze yapılan, estetik bir edebî bakış kazandıran roman, öykü gibi okumalar ise ruhî bir derinlik ve entelektüel birikim vermekte nakıs kalıyor genelde. Okuma alışkanlığı kazanabilmek için bu kulvar müsait ama derinleştirmek için yetersiz. Üçünü eş zamanlı götürmek bence en güzeli.


“İnsanın istikametini tutkuları tayin ediyor.”

Son olarak neler söylemek istersiniz? Gelecekte hayata geçirmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

İnsanın istikametini tutkuları tayin ediyor. Şu an tek düşündüğüm şey, tezimi nihayete erdirmek. “Kendilik” üzerine daha akademik çalışmalar yapmak istiyorum. Ardından on dört ila on sekiz yaşlarımda yazdığım ilkel metinlerim üzerine bir çalışma düşünüyorum. Başka bir gözle yeniden okuma, bir nevi kendimi okuma… Eski bir beni, yeni benler tezahürüyle okumak.  Bunu kendi benliğimden ziyade yeni bir okuma pratiği olarak kurgulamak istiyorum. Umarım hakkını verebilirim.

Nisan 23, 2022

İçine Açan İnsan


Her insanın bir çiçek açma zamanı var. Tohumuna göre, toprağına göre, güneşine göre… "Ben tam kendime göre" diyordu Turgut Uyar. Hiçbir şey için geç ya da erken değil bu yüzden. Çünkü çiçek açma zamanı da kendimize göre. Çiçek zamanı gibi çiçeklenişin sessizliği de var. Çiçek açar ama açığını söylemez. Belki söyler ama kendi diliyle söyler. Çiçeklerin hallerinde ne çok sessiz işaret var. “Dış görünüşe rağmen, kuş, çiçek ya da yağmur formundaki bir kaligram, ‘bu bir güvercindir, bu bir çiçektir, bu bir sağanaktır’ demez; bunu deyince ve sözcükler konuşmaya başlayıp bir anlam sununca, kuş uçmuştur ve yağmur kurumuştur bile” der Michel Foucault Bu Bir Pipo Değildir kitabında. Çünkü bir çiçek de yalnızca bir çiçek değildir. 

Herkesin herkesle yarıştığı, her şeyin her şeyle boyunun ölçüldüğü bir zamanda insanın kendi zamanını, çiçek açma zamanını bulması bir ömür sürüyor bazen. Kendi ritmini, hızını, vaktini bilen, bilmenin telaşsızlığında bekliyor kendini. Gayretten sonraki bekleme hâli, yağmur sonrası toprak kokusuna benziyor. Gayret, yağmurun telaşına; dinmiş ve nemli topraksa insanın teskin olmuş kalbine benziyor. Geriye filizin müjdesini beklemek kalıyor. Zorluktan sonraki ferahlık bir çiçeğin açısındaki gerilime benziyor. Ruhu hırpalayan her zorluk, tekâmül vesilesi oluyor. Katlanışın şiddeti kadar varlığındaki güzeli açıyor insan.

İçine Açmanın Güzelliği

İçe vurumcu ya da dışa vurumcu olamayışın arasında bir hal var; içini dışarı vurmak, içini açmak, içine açmak… Dünyalara sığmayan, kabına sığmayıp taşan o şeyi içine sığdırmanın suskunluğu, içe açan tomurcuk: Güzel suskunluk gibi tıpkı. Bazı insanlar içine açar. İçine de açamazsa sinesinde ukde çiçeği patlar. Bazen bir hevesin öylesine canına kastedersiniz ki; kurtulma kudreti bulup ümit olacaksa yaşasın, değilse zavallı bir hevesken ukde kalıp ölsün diye. Heves bir çiçektir çünkü. Açamazsa ukde olur, sinede yumrusu kalır.

Gözyaşı, kalbin bahçelerinden binlerce filiz çıkaran bir yağmura benziyor. Yağmurun bereketi insanın bahçesine ne denli güzel düşerse insanın zihninden ve kalbinden çiçekler patlar. Varlık Çiçekleri... Bakımı özen, zarif bir dikkat ve özel bilgi isteyen nadir çiçek türleri gibi bazı insanlar. Eşsizce açmak için hususî alâka bekliyorlar. Ama... Yaşamın meşakkatli yollarından zorlukla geçenlerin ne hâli ne de "vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" İçine açmak, içini açmaktan ne kadar farklı içini dökmek…  Dertleşmek ve "içini çöp gibi dökmek" arasında büyük bir fark var. Dertleşilen muhatabın ikamesi yoktur. Sohbet biriciktir. İçindekileri çöp gibi dökmekte ise muhatap önemsizdir. Amaç, kendine çöp kutusu olacak birini bulup içini boşaltmaktır.

Yanlış Çiçek

Ters çiçekmiş o... Dışına saçaklarını, içine yapraklarını açarmış. Yerin yüzündekiler saçaklarını görürmüş de yeraltındaki çiçeklerinin kokusunu duyamazlarmış... Kurumuş çiçeklerden, yalnız çiçeklerden bile hüzünlüdür yanlış zamanda açan çiçek. Çünkü tüm çiçeklerden önce ölür yanlış çiçek. Kurumuş çiçek ki bir vakitler açmıştır. Yanlış çiçekse henüz ilkinde, ölümüne açmış. Halis bir niyete tohumlu ama o zaman ve zeminde açılıverse filiz vermeyecek -ve hatta budanacak- güzelliklerin beklediği bir vakit var toprak altında. Bırakın saçaklarıyla ters bir çiçek büyütsün yeraltında. Günyüzü görmeyiversin açınca ölüvereceğine.

Yaşamımızdaki küçük olaylar büyük şeyler işaret eder bazen. Annemin açmasını yıllarca sabırla beklediği kaktüsünün kocaman çiçeğini hayranlıkla seyrettiğim o gün anladığım gibi. Annemin açan tüm çiçeklerinin arasında tek çiçeksizi oydu. Çiçeksizliği, tekliği, dikenleriyle bana benzerdi.  Muhteşem çiçeğini gördüğümde anlamıştım ki kendi vaktini bekliyormuş yıllardır. Vaktini yıllarca bekleyen başka çiçekler de var. Meksika çöllerinin yüzeyini oluşturan Agave bitkisinin çiçek açması yüz yılı buluyor mesela. “Sabır otu”, “Yüzyıl bitkisi” gibi isimleri de olan Agave kaktüsü, ömrü boyunca bir defa çiçek açmasıyla biliniyor. Belki kimilerinin çiçeklenişi tıpkı böyledir.

Çiçeksizlik Hıncı & Dikenin Hıncı

Kasıtsız olsa da insana en çok zarar veren en yakınları bazen. Tıpkı bir çiçeğin yanı başında tüm mevcudiyetiyle ona sarılan, varlığını kuşatan ve zamanla yok eden sarmaşık gibi... Sarmaşıklar gibi çiçeklenişe diken olan başka şeyler de var. Çiçekleniş, varlığımızın nüvesinden kendimizi filizlendirmeye benziyor. Çiçeklenemediğinde ise bir çalı kadar hırçın, çaresiz ve hırpani budaklanıyor insan. Varlığı nefretten kurumuş insanlar; dikenli, kuru bir dala benziyor. Ne sulanıyorlar ne budanıyorlar. Hayatının hiçbir anında çiçeklenemeyen, filizlenemeyen, yeşeremeyenler etrafını da kurutuyor.

Böylesi kurutucu bir kin, bir tür budama ısrarına benzer. Kin, yıllarca elinden düşürmediği makasla, yabani ot bellediği köklere darbeler savurur da yine de kökünü kazıyamaz güzelim çiçeğin. Ellerindeki yaraların yorgunluğuyla kala kalır sadece. Tıpkı böyle içimizde saçaklanan her kötü his o saçağı dallandırıp budaklandıranları; filizlenen her güzel his de o filizi çiçeklendirenleri çağırıyor. İçinde besleyip büyüttüğü her his böyle yaşamına dolanıyor insanın. Güzel her şey, çiçekleri sallandırabilecek kadar ince bir esintiye benzer. Kötü şeylerse; hızla yayılan azgın tomurcuklara.

Çiçek Koparma İtkisi

Sevinmek, çiçek toplamaya benziyor. Kırılmak, çiçekler gibi koparılmaya. İç, çiçeğin ta kendisi. Her şey kopuşta gizli. Kurumuş bir bahçede, bataklıkta ya da bir çölde kendiliğinden bir çiçek açıvermesin, hemen koparırlar onu. İnsanların kendiliğinden bir güzellikle kurmayı başarabildiği tek bağ bu bazen: Onu koparmak. Bazen bir çiçeği dalından koparmak öylesine hazindir ki, kalp öylesine dayanamaz ki onun zarif ölümüne, gidip o çiçeği dalından koparıverir. Çiçeği değil. İçini… Öldürmek için…

İki kız çocuğunun dostluğu kadar zarif, masum ve muhteşem çok az şey vardır. Onlar bir dalda tomurcuklanan iki çiçek gibi, biri diğerini kendi varlığına tehdit görmeden güzelliği çoğaltmanın inceliklerini bilirler. Masumiyetin bu güzelliği neden hüzün verir peki? Masumun seyri henüz açmış bir çiçeğin tazeliğine benzer. Ardından o tazeliğin bitimsiz olmadığını, sonsuza dek sürmeyeceğini fısıldar bilge zaman. Solacak olanı bilmenin hüznüdür bu.

Mezarlık Çiçekleri

Kalp, içinde bir zamanlar yaşattığı her şeyin gömüldüğü mezarlığa dönüşüyor zamanla. Kalbin artık yaşamayanlara duyduğu özlemse; soğuk bir mermerin uyuyan toprağında rüzgârın savurduğu o çiçeklere benziyor: Mezarlık çiçeklerine.

Görüntüsü kusursuz bir güzelliğe sabitlense de solmayan, açamayan, cansız duracak kadar yapay olan plastik çiçeklere benziyor bazı güzel görünen şeyler. Uzaktan muhteşem görünen ama bir gelincikle bile baş edemeyecek kadar cansız, kokusuz ve tohumsuz plastik çiçeklere. Bakana trajik bir hüzün veriyor. Tıpkı böyle kokusuz, cansız, plastik çiçeklere benziyor aslını yitirmiş her şey. Bunu gerçek bir çiçeğin has kokusunu unutacak kadar özleyince idrak ediyor insan. Olan, aslına rücû edene dek.  Özlem, özü işaret eder hep. Özlediği yer, zaman, insan ve her şey... Özlenenler, aidiyete dair ne çok şey söyler. Özlemin olduğu yerde kendimiz çıkar karşımıza. Özlediği şeyler, özünü hatırlatıyor insana.