31 Tem 2013

.: benim mi Allah'ım bu bıcır tokalar :.

bıcır bıcır tokalar.
 
“Keşfsever ete kemiğe bürünseydi dazlak olurdu.” ama gel gör ki.
İşte hepiciği burada; çocuk z tokaları. Takılmaktan çok alınması sevilen.
En eskileri 1997’ye kadar giden, çok çok küçükken sayılarak saklanan saç boncukları. Sonra kurdeleler, açık sarı, yeşili de vardı ama en çok pembesi sevilen(!) boncuklu tokalar, renkli, simli lastikler. Şimdi utandıran ponpon tokalar(!) ki lise 1 de bile takılmış.
Ruh yüce, yüce ruh! Ama eşyalar ve saklı, kendi müzelerimiz olmasa insan kendine ve evrimine nasıl şaşırmasın?

Hepsi saklanacak, junior z'ler içün.

25 Tem 2013

.: göklerden gelen bir karar vardır :.

2013, temmuz 25 / 01.06
























dün gece gökyüzü böyle iken, bulutları kahve telvesi,  zifiri perde göğü de siyah bir fincan sanmış olacağım ki, bunu bir 'gök falı' saydım.

iki tane at/kurt/aslan -her ne ise- ve ayaklarıyla kaldırdıkları bir haleli bir küre. -mitlerin, falların ve saçmalamanın sonu yoktur-

kolum titrediği için ay'ı upuzun parlak bir çizgi şeklinde çıkaran onlarca resimden sonra sanırım oldu biraz.


23 Tem 2013

Tanımlar XXIV / Sitem

Gitmek için kalktığı zaman Süreyya’nın “canım, kal da yemek yiyelim!” önerisini umutsuzca ama kesin bir dille reddederken, Suad öyle bir baktı ki. (…)

Fakat Necip bu kadar anlayışlı bir kadına yalnızca yalandan sahip olduğunu görerek daha üzgün hatta Suad’a bile gücenmiş, belki yalnız ona gücenmiş, “hayır, gideceğim, siz kalınız ve mutlu olunuz! beni bırakınız, zira ölüyorum, işte aranızda beni öldürüyorsunuz!” diye haykırmak, haykıramadığı için öfkeyle gitmek istiyordu.

Mehmet Rauf / Eylül
(Syf: 185)
 
*
Ne güzel. Tanzimat, Servet-i Fünun dönemlerinde yazılmış, 17-18’li yaşlarda okunmuş bu romanlar ve bugün rast gele ele geçmiş bu kitabın, hemen her sayfası düş, acı, aşk dolu bu yoğun satırları.

19 Tem 2013

Keşfsever'in Şarkıları



Kadebostany / Walking with a Ghost (Alceen remix)

Bu müzikte bir numara var, kesinlikle. (3.28'den sonrası)

*

Küçük şehir. 5. kat balkon. Sarı, kırmızı ışıklar. Geceden kalma, yıkamış, berrak yağmur. Yine de kapalı gökyüzü. Seher vakti. Ölümlü, sıska göğüs kafesi. Hırlama. Deli yüz yağmuru. Deli aşk.

Ateş'te, kendi öz'lerinde yanan şeytan ağlamaları, şeytan içerlemeleri.

*

3.28'den sonrası özellikle. Sessizlik, sonra endülüs'ü, ispanya'yı anımsatan kısa, müthiş ezgi, sonrası saksafonlu yine müthiş ezgi ve azalarak bitiş.

18 Tem 2013

Kuple XVII

"yağ
muur,
teşek-kür-ler

..kın büyüsü ve
geçmişten gelen
bütün ses
leer

gördüm ki çıkamazdın
gölgesinden sır-rı-nın"

*

Mor ve Ötesi / Yağmur, Teşekkürler

17 Tem 2013

Requiem for a Life

Kabus anlatır gibi.

4 yol ağzında. Yorulmuş ve kaybolmuş bir çocuk gibi. Zırlak. Kavşakta duramam çünkü hava kararmak üzere. Yollardan birine sapmam lazım. Koşa koşa birine gidiyorum, sonra vaz geçip diğerine, sonra ağlamaklı, çok ağlamaklı geriye. Hareket halindeyim, debeleniyorum ama hep aynı yerdeyim. Nereden geldiğimi hatırlamıyorum, bilmiyorum. Pardon, nereye ait olduğumu. Yolların hepsi bir yönüyle acı veriyor, tekin görünen de, yeşil görünen de. Bakışlarım gök'e.

Beni sadece gökyüzü kurtarabilir.

15 Tem 2013

ZM / Huzr

Her huzur biraz fakir'dir.

bana huzurun resmini çizebilir misin Abidin?

Ortaokuldaydım sanırım, şu an kendisine sırf bu özelliğiyle dahi minnettar kaldığım Türkçe öğretmenimin konuşmasıyla düzenli kitap okumaya başlamıştım. Serimin ilk kitabı Tavuk Suyuna Çorbalar serisinin Çocuk Öyküleri'ydi. -satın aldığım ilk kitap bu, ki ilk sayfasına attığım tarih hala belli; 2002-

Sonra elime ne geçerse fazla ayrımlamadan okuduğum -sürükleyici olması yeterliydi çünkü "alışkanlık" kazanmam için- bir dönem başladı. Babacığımın gençlik döneminden kalmış olacak Ahmet Günbay Yıldız'lar olsun, okulda rast geldiğim Ayşe Kulin'ler olsun, onlarca kitap yazsa da konunun ve ana fikrin hep aynı olduğu Halit Ertuğrul'lar olsun -neyse ki bir kitabı yetmişti, -lar çoğulundan kurtulmaya- Ömer Seyfettin'ler olsun bu tarz kitaplarla devam etti. İyi ki Dünya Klasikleri'ne geçmişim sonra.

Sanıyorum gözlerimi pırıldatan ilk kitap/yazar ve kitap okumak ne güzel şey dediğim çocuksu ilgi Tolstoy'un İnsan Ne İle Yaşar'ına oldu. Bu kadar olmasa da bu tarzdan bir huzuru hissedebildiğim diğer kitaplar Don Kişot, diğeri de şimdi ekranlarda 'sevgili Kutsi'nin boy gösterdiği, sırıtan ağzımla bir iki kez takıldığım Huzur Sokağı oldu. -gece, ranzamda okumaya başlardım, hatılıyorum Don Kişot'u sabaha karşı bitirmiştim ve o kitapta da aldığım huzuru asla unutamam.-

Gereksiz tüm bu ayrıntıları işte bu kitaplarda bahsettiğim hem saf, hem mütevazi hem de tuhaf bir sıcaklığa; huzur'a götürecek diye yazdım. Bu kelime nasıl bir şey bilmiyorum, tuhaf bir şey ama içimde bu kelimeye karşı tuhaf bir sevgi, hatta delice bir şefkat var. O kadar ki, bir gün bu kelimeye olan zaafım yüzünden yanlış kararlar alabilirim. Vasat bir hayatı yaşamaya "gönüllüce" razı olmak gibi, çirkin -çirkin dediysem bu zalım dünyanın sıfatıyla dedim-, mahzun ama şefkat uyandıran bir yüze aşık olduğumu zannetmek gibi.

*

Gece iyi ki var dediğim, şahsına olmasa da yazılarıyla çok sevdiğim o bey'in -Dücane Cündioğlu- tvdeki programını seyrediyordum. Belli etmeyi sevdiğini de düşündüğüm, kültürlü, seçkin bir aileye mensup, Üsküdar beyefendisi halleriyle. Nasıl sığdırdığını hakikaten merak ettiğim kocaman olmalı belleğinde -yanlış yazmadım, bir tanımlama; 'kocaman olmalı belleği'- filozof adları sıralamıştı ki, birden konu felsefenin bayıldığı, felsefede bayıldığım, "fayda/iyi/güzel/haz" kavramlarına geldi. Ve "köylü"lerin genelde 'fayda'yı göz ettiğine. -aşağılama değil elbette, gerçekçi bir çıkarım-

-Ve şimdi yazı gelişme bölümünden sonuç bölümüne evriliyor- Elbette ki Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi de sağ olsun. Temel ihtiyaçlarını zar zor karşılayan biri 'fayda' dışında neyi gözetebilir hakikaten? İyi'yi algıladı, hissetti diyelim, güzel'e, dahası haz'za varabilir mi?

Sorun tam olarak burada işte, bizler yani ihtiyaçlar hiyerarşisindeki evrilmesini dahi tam olarak gerçekleştiremeyen biz'ler, ben'ler, ben gibiler; hakikaten güzel'i algılayabilir miyiz? İş bulma, kpss kursuna yazılma kaygılarıyla uğraşırken sanattan, üstelik 'haz' alabilir miyiz hakikaten?

Peki, huzur neydi o zaman? -al yazmalım'ın son sahnesine gittim, geldim- Fayda ve iyi'yle ancak sağlanan, güzel'e, haz'za istese de varamayacak, payına razı olmak düşen, orta gelirli/orta algılayışlı/orta hisli, tümünden vasati bir beşer mutluluğu mu? Bu mu Allah'ım? Bu mu babama "ne yani şimdi, evin var, çocukların yanında, bu kadar mı istediğin, beklediğin hayattan?" diye sorduğumda, babamın verdiği "başka ne olacak? insan daha ne ister?" cevabı mı?

*

Eğer durulacaksam, eğer sonra bir şekilde razı olacaksam, eğer fikrimi son itibariyle değiştireceksem, ne anlamı kalır?

"Fayda/iyi/güzel/haz" en fazla ikinci ve üçüncü seviye arasında debelenip duracağım. Haz'za varacak kadar hiçbir zaman rahat olmayacağım belki de. Zalim şüphem, çaresiz yeisim, beceriksiz kibrim olduğu müddetçe haz'zı zaten geçiyorum, güzel'i dahi algılayabilecek miyim hakikaten?

Eğlenmeyi dahi beceremeyen, her türünden eğlenceyi salak bulan bu ben'le?

*

Belki de "ben" için en tehlikeli şeylerden biri huzurdu ve huzur'a olan bu saf şefkatim.

12 Tem 2013

Çakışan Satırlar I / De Profundis

Aynı kitap, farklı iki çeviri, farklı iki ruh ve çakışan satırlar.

Tırnak içini ben, üstteki satırları da farklı bir ruh seçti. Önce kitaptan seçtiği tüm satırları yazdı, sonra farklı bir çeviride o satırların kendi kitabımdaki yerlerini aradım. Sonunda ortaya, çakışan bu kadar satır çıktı. Kesinlikle uğraştırıcıydı ama değdi.

 
*
 
İster evlilik olsun, ister arkadaşlık, dostluğun harcı konuşmadır.
 
"Evlilikte olsun, dostlukta olsun, her tür arkadaşlığı ayakta tutan bağ, eninde sonunda karşılıklı konuşmadır."
 
*
 
Tanrılar tuhaftır. Bizi kırbaçlamak için kötülüklerimizi kullanmazlar yalnızca; iyi yanlarımız, yumuşaklığımız, insancıllığımız, sevgimiz yüzünden de yıkım getirirler bize.
 
"Tanrılar tuhaftır. Bizi cezalandırmak için yalnızca kötü huylarımızı kullanmazlar. İyi, yumuşak, insancıl, şefkatli yanlarımızla da mahvederler bizi."
 
*
 
Çekilen acı, süre olarak tek ve uzun bir andır. Bunu mevsimlere bölemeyiz.
"Acıçekmek uzun süren bir andır. Onu mevsimlere bölemeyiz."
 
*
 
Robbie kasvetli bir koridorda bekliyordu beni, ellerim kelepçeli ve başım eğik olarak önünden geçerkenşapkasını çıkarıp selamlamak için tüm ağırbaşlılığıyla ve koca kalabalığısessizliğe boğarak bu içten ve güzel davranışıyla. İnsanlar bundan daha küçükşeyler için cennete gittiler.
 
"Robbie uzun, kasvetli koridorda bekliyordu, ellerim kelepçeli, başım öne eğik yanından geçerken sade ve zarif hareketiyle susturduğu bir kalabalığın gözleri önünde gururlaşapkasını çıkarıp beni selamlayabilmek için bekliyordu. "bundan daha küçükşeyler bile insanların cennete gitmesini sağlamıştır."
 
*
 
Şunu unutmuşum; sıradan bir günden bile en küçük eylemler, kişiliği oluşturur ya da oluşturmaz. Bu yüzden, bir gün gelir ki, kuytularda yaptığı birşeyi insan, çatıya çıkıp bağırarak herkese duyurmak zorunda kalır. Kendi kendimin efendisi olmayı bıraktım. Ruhumun yönlendiricisi değildim artık, üstelik farkına varamıyordum bunun. Zevk düşkünlüğümün bana egemen olmasına göz yumdum. Sonum, korkunç bir yüz karasıyla geldi. Şimdi benim için tek bir şey var tutunacak; tam bir alçak gönüllülük.
 
"...şimdi elimde sahip olduğum tek şey var: mutlak "tevazu"
 
*
 
Benliğimin uzak bir yerinde, ıssız bir yerdeki define gibi, gizli olup bana böyle söyleyen şey, alçak gönüllülüktür. Bu bende kalan şey son şey, hepsinin en iyisi; keşfettiğim sonuncu yer, taze gelişmenin boy vereceği yer. Bu bana, benim kendimden geldi, bu yüzden, tam zamanında geldiğini biliyorum. Ne daha önce gelebilirdi, ne daha sonra. Birisi bana bundan söz etseydi, dinlemezdim bile. Bunu bana getirselerdi, kabul etmezdim. Bunu ben bulduğum için korumak istiyorum, korumalıyım. Yalnızca bunda var öğeleri yaşamın, yeni bir yaşamın. Bundan daha acayip bir şey yok. İnsan bundan vazgeçemez ve bir başkası, insana bunu veremez. İnsan bunu elde edemez, eğer sahip olduğu her şeyi feda etmezse.İnsan, ancak, her şeyi yitirdiği zamandır ki, kendisine böyle bir şeyin kaldığını anlar.
 
"İçimde kalan son ve en iyi şey o; son keşfim; yeni bir gelişme için başlangıç noktası. (...)birisi bana ondan söz etmiş olsa reddederdim. Bana sunulsa geri çevirirdim. Kendim buldum onu; korumak istiyorum. (...)son derece tuhaf birşey. İnsan onu başkasına veremiyor, başkasından alamıyor. Onu elde edebilmek için sahip olduğun her şeyden vazgeçmen şart."
 
*
 
Benim gözümde hiçbir şey, en ufak bir değer taşımaz, insanın kendi özünden elde ettiği şeye kıyasla.
 
"İnsanın kendi içinde yarattıkları dışında hiçbir şeyin en ufak bir değeri yok gözümde."
 
*
 
Yapmam gerekenler bu kadar değil elbette. Yoksa işim daha kolay olurdu. Daha yapmam gereken çok şey var. Çok daha sarp dağları aşmam, çok daha karanlık vadilerden geçmem gerekiyor. Üstelik bunu kendi gücümle başarmalıyım. Bana ne din yardım edebilir, ne ahlak, ne akıl.
 
"Ve tüm bunları kendi içimde bulmalıyım. Bana ne "din" ne "ahlak" ne de "mantık" yardım edebilir."
 
*
 
Cezaevine girişimin ilk zamanında bazıları bana, kim olduğumu unutmaya çalışmamı salık verdiler. Yıkıcı bir öneriydi bu. Kim olduğumu bilmeliyim ki kendime bir avuntu bulabileyim.
 
"Hapse ilk girdiğimde kimileri bana kim olduğumu unutmaya çalışmamı öğütledi. Berbat bir öğüttü. Ancak ne olduğumu kavrayarak ufak da olsa avuntu bulabildim. Şimdi de başka kişiler, serbest bırakıldığımda hapse girdiğimi unutmaya çalıştığımıöğütlüyor. Bunun da aynı derecede hatalı olduğunu biliyorum."
 
*
 
Birçok insan, cezaevinden çıktıktan sonra tıkılmış oldukları ve cezaevini açık havada, yanlarında taşırlar. Hükümlülüklerini gizli bir yüzkarası olarak yüreklerinde saklarlar ve sonunda, zehirlenmiş zavallı bir hayvan gibi, bir deliğe sürünerek girerler ve ölürler. Sonlarının böyle olmasın ne kadar acı birşeyse, toplumun onları böyle yapmak zorunda bırakması da o kadar yanlış,korkunç bir şey. Bireyleri ağır cezalara uğratma hakkını kendine alan toplum, aynı zamanda sığlık gibi bir kusura sahiptir ve kusurların en büyüğü olan sığlığıyla, ne yapmış olduğunu algılayamaz. İnsanı, ceza süresi bitince, kendi haline bırakır, yani terk eder. Aslında toplum, yaptıklarından utanır, işte bu yüzden, sanki kaçar, cezalandırdığı kimselerden, alacaklısından, borcunu ödeyemediği için kaçan biri gibi ya da gideremeyeceği, bedelini ödeyemeyeceği bir zarara uğrattığı kimseden uzak duran biri gibi. Kendi payıma ben, neden acı çektiğimin farkındaysam, toplum da bana ne yaptığının farkında olsun diyorum, her iki tarafta, ne dargınlık olsun ne nefret.
 
"(...)ben diyorum ki, ben çektiğim acıyı anlıyorsam "toplum" da bana verdiği cezayı anlamı ve karşılıklı nefret ve şiddet ortadan kalkmalı."
 
*
 
Artık biliyorum ki insanın en yüce duygusu olan keder, büyük sanatın hem modelidir, hem ölçütü.
 
"Şimdi anlıyorum ki insanın ulaşabileceği en üstün duygu olan "keder", gerçek "sanat"ın hem ideal örneği hem de ölçüsüdür."
 
*
 
Çok iyi anımsıyorum. Londra'nın daracık bir sokağında bile, Tanrı'nın insanısevmediğini gösterecek kadar acı bulunduğunu ve nerede bir keder varsa, orada, küçük bir bahçede, işlediği ya da işlemediği bir suç yüzünden ağlayan çocuğunkinden başka – tüm yaratılmışların yüzünün çirkinleşmiş olduğunu söylemiştim, o bayan bir keresinde. O da, yanlış düşündüğümü bildirmişti bana, ama bir türlü ona inanmamıştım. Böyle bir inancı benimseyecek düzeyde değildim henüz. Şimdi ise, dünyayı kaplayan sonsuz acının, sevgiden başka bir nedenle açıklanamayacağını düşünüyorum. Artık farkındayım ki, başka bir kederden yapılmışsa, bunu yapan eller sevginin elleridir, eğer böyle yapılmasaydı,dünyanın kendisi için yaratıldığı insanın ruhu kusursuzluğa ulaşmanın yolunu bulamazdı. Güzel bir beden için zevk gereklidir, ama güzel bir ruh için acı.
 
"(...)şimdi bana öyle geliyor ki, dünyada var olan olağanüstü miktardaki acının tek açıklaması bir tür "sevgi" olabilir. (...) güzel bir bedene "haz", güzel ruha ise "ıstırap" gerekir."
 
*
 
... Dünya bahçelerinin tüm meyvelerinden yemek istediğimi, ruhumda böyle bir tutkuyla dünyaya çıktığımı söylemiştim. Gerçekten de, söylediğim gibi çıktım bu dünyaya ve öyle de yaşadım. Tek bir yanlış yaptım. Bu bahçenin, bana güneşli görünen tarafındaki ağaçların meyvesini topladım yalnızca, karanlık ve kasvetli bulduğum tarafına girmekten sakındım. Başarısızlık, gözden düşme, yoksulluk, keder, umutsuzluk, acı çekme, hatta gözyaşı, dudaklardan acı içinde dökülen kırık sözcükler, insanı dikenler üzerinde yürüten pişmanlık, kınayan vicdan, cezalandırıcı alçak gönüllülük, tövbe ettiren derin üzüntü, giysi olarak çula bürünüp içkisine öd katan büyük acı; bütün bunlar, bana korku verenşeylerdi. Ama ben ne kadar bunlarla tanışmamaya karar vermiş olursam olayım, sonunda bunların tümünü tatmak, bir zaman bunlardan başka bir şey yememek zorunda bırakıldım. Zevk uğruna yaşamış olmaktan hiç pişmanlık duymuyorum. Böyle yaşamayı son sınırına vardırdım, çünkü insan, yapacağı her şey yapmalıdır. Tatmadığım zevk kalmadı. Şarap kadehinde balık oldum. Flüt seslerinin geldiği cümbüş, eğlence dünyasına koştum. Bal peteğinde besledim kendimi. Ama bu yaşamısürdürmek yanlış olacaktı, çünkü insanın önüne bir sınır koyuyordu. Ben ilerlemek zorundaydım, bahçenin öbür yanında beni bekleyen gizler vardı.
 
"...dünya bahçesinin tüm ağaçlarının meyvesin tatmak istediğimi ve dünyaya ruhum bu tutkuyla dolu olarak adım attığımı söylemiştim. (...) zevk için yaşamışolmaktan bir an olsun pişmanlık duymadım. (...) bahçenin öbür yarısında da benim için bazı sırlar saklıydı."
 
*
 
Başkaları için yaşamak, onun inancının esas hedefi değildi. Onun, 'düşmanlarınızı bağışlayın' demesi, düşmanı düşünerek söylenmemiştir. İnsanın, kendi kurtuluşu için ve sevgi, nefretten daha güzel olduğu için söylenmiştir.
 
"... 'düşmanlarını affet' dediğinde bu düşmanının iyiliği için değil, insanın kendi iyiliği için ve "sevgi", "nefret"ten daha güzel olduğu için söyler."
 
*
 
Sanatçı için, dilsiz şeyler ölü demektir. Ama İsa için durum böyle değildi. O, insanı ürkünç bir saygıyla dolduran hayal gücü genişliğiyle, dilsizliğin dünyasını, acının sessiz dünyasını aldı, kendi ülkesi haline getirdi.
 
"Sanatçıiçin, yaşamı algılamanın tek biçimi ifadedir. Onun gözünde dilsiz olan şey, ölüdür."
 
*
 
Herkes sevilmeyi hak etmiştir, hak ettiğini düşünenler dışında. Sevgi, kutsanmış bir ekmektir, alınırken diz çökülmeli ve 'Tanrım ben buna layık değilim' bulunmalıdır bunu alanların dudaklarında ve yüreklerinde.
 
"Herkes sevgiye layıktır, layık olduğunu düşünenler dışında.
'...domine, non sum dignus' (ya rab, ben layık değilim)"
 
*
 
İnsan ruhunun, Tanrı'nın elinden, 'ağlayan ve gülen küçük bir kız çocuğu gibi' çıktığını söylemiştir.
"Hazretiİsa da her insanın ruhunun "a guisa di fanciulla, che piangendo e ridendo pargoleggia" (ağlayıp gülerek oynayan küçük bir kız gibi) olmasıgerektiğini anlamıştı."
*
Çağdaş sanatta, genişlik değil, yoğunluk aranmalıdır.
 
"Çağdaşsanatın gerçek amacı genişlik değil derinliktir."
 
*
 
Biz kederin soytarılarıyız, kalbi kırık palyaçolarıyız.
 
"Biz kederin maskaralarıyız."
 
*
 
Bütün bunları ben, kendi hakkımda söyleseydim, ne güzel olurdu. O zaman anladım birden, bir insan hakkında söylenenler hiç önemli değildi. Önemli olan, bunları kimin söylediğiydi.İnsanın en yükseldiği an, bundan hiç kuşku duymuyorum, tozun toprağın içine diz çöktüğü, göğsünü dövdüğü, yaşamın tüm günahlarını anlattığı andır.
 
“Birden "hakkımda tüm bu söylenenleri ben söyleyebilseydim harika olurdu!" diye düşündüm. O zaman anladım ki, bir insana ilişkin söylenenlerin hiçbir değeri yoktur. Önemli olan, kimin söylediğidir. Hiç kuşkum yok ki, bir insanın hayatındaki doruk noktası, tozların içine diz çöküp göğsünü yumruklayarak yaşamının tüm günahlarını saydığı andır.”
 
*
 
Eğer bir çocuğa, küçük aklının alamayacağı kadar görkemli bir oyuncak verilirse, bu çocuk onu inatla parçalara ayırır ya da ilgilenmeden yere bırakır ve arkadaşlarını bulmaya gider. Senin durumun da aynıböyleydi.
 
“Bir çocuğa, küçük aklının alamayacağı fevkaladelikte, yarı açılmış gözlerinin göremeyeceği bir büyüklükte bir oyuncak verildiğinde, çocuk inatçıysa oyuncağı kırar, kayıtsızsa elinden bırakıp arkadaşlarına döner. Senin için de durum buydu.”
 
*
 
Bizlerin oluşturduğu bu toplum, bana hiçbir şey ayırmayacak ve sunmayacak. Ama haklıyla haksızın üzerine aynıyumuşak yağmuru indiren Doğa, kayalıklarında gizlenebileceğim bir kovuk, sessizliğinde rahatsız edilmeden ağlayabileceğim gizli vadiler verecek bana. Karanlıkta tökezlemeden yürüyeyim diye yıldızlı geceyi asacak üzerime, hiçbir düşman beni izlemesin diye ayak izlerimden rüzgârı geçirtecek, beni büyük sularda yıkayacak ve acı otlarla iyileştirecek.
 
“(...)sessizliğinde gönlümce ağlayabileceğim gizli vadiler olacak.”

Kuple XVI

"o bir gölgedir
varlık sanırsın."

Zeki Müren / Sevil de Sevme

*

tüm bir malayani'ye karşı. yüzüne yüzüne.

11 Tem 2013

ZM / Srebrenički




Bu ağıtı seviyorum. Lanet olsun’lu kısımlarını da. Küçük kızın sesini de. Müslüman olduğum ve Müslüman oldukları için değil sadece. Sevdiğim için seviyorum.

Adalet bu dünya kıstaslarıyla neden anlaşılmaz bu kadar. Neden asla sağlanamaz. Niye hepsi karmaşık. Niye taraf tutmak dahi bu kadar anlamsız. Her savaşın, kimine göre zulmün, kimine göre kahramanlık öyküsünün, tüm cılkı bilinmeden taraf tutmanın bir anlamı olabilir mi. Niye her .oku bilmek zorundayız.

Aleviler niye böyle. Aleviler niye kötü. Aleviler niye haklı. PKK’ya niye karşı olalım. Kimin ırkı aşağılansa dağa çıkmaz. Kimin ırkının falan aşağılandığı yok, nankörlük edip dağa çıkıyorlar. TC’yi feyz bokunda niye adımızın başına alalım. Ulu Önder’i niçün sevelim, niçün düşman olalım. Allah Tayyip firavunun belasını versin, Allah Tayyib’i başımızdan eksik etmesin.
-..haberler adedince, taraflar adedince, gezi parkındaki ağaçlar adedince, amaçsız hayatlarına amaç katarım umuduyla Fransız filmlerine özenen, hem devrim yaparız, hem isyan ederiz, hem sevişiriz, yaşasın özgürlük gerzekleri adedince..-
*
Hangi birinin “hakiki” ve gerçek cevapları bilinebilir ki.
Sığınmaktan başka çaremiz yok. Başka bir dünyada adaletin sağlanacağı vaadine sığınmaktan başka çaremiz yok. Adaletine ve Adl ismine sığınmaktan başka çaremiz yok.

7 Tem 2013

ZM / Koku

Ernst, Rodolphe / The Perfume Maker
Ben aslında parfümler üzerine yazacaktım. Hem malzemem de vardı. Biriktirmiştim, liseden beri kullandığım parfüm ve deodorantların şişelerini -çoğu 5–10 liralık ucuz, zevksiz şeyler- ve üzerine kullanıldıkları zaman dilimleri iliştirilmiş notlarını.

Parfümlerin isimlerini yazacaktım, peşine anımsattıkları ve bıraktıklarını. Ama yazamayacağım. Çünkü hediye bir sandığa zor zor sığdırdığım kutuları, şişeleri kaybettim. Çünkü babacığım atmış. Taşınırken. Ben yok’ken. Gereksiz ve “çöp” bulduğu için. Kızdım. Ama bir anlamı yok. Çünkü ne şişeleri ne de üzerine özenle iliştirilen notları bir daha bulamayacağım. Kapaklarını açar açmaz “o zaman”a gittiğim kokuları bulamayacağım. En fazla aynı parfümleri kullanan insanlarının kokuları bir şekilde burnuma değerken.
Koku, zamanlar arasında yolculuğun sihirli ve en kestirme yolu. An’ları saklamak için. Mutsuz da olsa, acı da olsa, bir an’ı, bir zaman dilimini sonsuz’a kadar saklamak için.

Bir sandık, bir şişe, açılan bir kapak ve koku, o kokuyu ilk kez aldığın zamanda insan;
Cecile, İris: Bunu net hatırlıyorum, midemi bulandıran, tuhaf bir heyecan, en kakalısından kaygı veren kokusuyla. Sandıkta şişesini ve kapağını her açışımda istediğim kadar uzak bir zaman ve mutlulukta olayım o ruh haline girdiğim, heyecanlı ve kaygılı.
Mandalina kokusu: Kesinlikle ilkokul. Yanan sobanın üzerine mandalina kabuklarını koyan babam ve biz ödev yaparken burnumuza gelen yanık mandalina kokusu. Ve yerli malı haftası, aralıkta en çok bulunan ve hepimizin getirdiği mandalinaların kokusu.
Kazablanka, beyaz zambak ya da mis zambağı: Dershane zamanı. Bir tane alsam da, nerdeyse 1 hafta süren kokusuyla. Belki üç dört kez okuduğum Vadideki Zambak, belki o vakitler içinde bulunduğum melankolik ve hastalıklı halin etkisiyle, bir iç çekişle başka diyarlara götüren o tuhaf koku. Güzel, zarif, kırılgan ve şair koku.
Islak beton kokusu: Mahallede, çocukken ve evin önünde oynanan oyunlar, merdivenleri annem ya da kadınlar yıkamış, üzerine güneş vursa da kokusu iyi fark edilen ıslak beton kokusu.
Kokulu not defterler: Çok, çok eski ve birinci, ikinci sınıflara götüren ucuz parfüm kokularına benzeyen ve oldukça yoğun olan kalpli, geneli Barbie bebekli figürlü o defterlerin kokusu.
Cami kokusu: Gül suyu, esansla karışmış, bazen güzel bazen kirli de kokabilen o koku.
Anne kokusu: Her annenin vardır ve özellikle üzgünken hissederiz.
Anneannemin evinin kokusu: Sakin, yalnız ve temiz.
*

Ne çok değil mi.

5 Tem 2013

5 Temmuz

Bugun 1 kez daha benim dogum gunum. Farkina vardigim her kez'de oldugu gibi bu gunu de ozel bir sey yasamayi beklemekle gecirecegim. Bitmis 23 ve baslamaya hazir 24. Kez. Ve hepsinde oldugu gibi siradan gececek.

Belki de oldu, evet oldu. Aramasina artik sasirilan bir dost ve hickimsenin nedenini asla bulamayacagi cocuk zeynep gozyaslari. Tam 3 sene once altina birseyler yazilan bir 5 temmuz basligi ve inadina bir bumerang olan, hala cumleye donusmemis 24. 5 temmuz'un cevaplari.

Bir pastam yok, hediyem umarim olmasin ama yine de bugun unutulmasin.

-ingiliz klavyeli cep kaydim bu -cunku bilgisayarim tam da bugun lanetlendi- ve okunuyorsa, bunu buraya cepten olsa da ilistirmis olmayi basarmisim demektir.-

5 temmuz 2013 / 3.22.

2 Tem 2013

Kuple XV

"yağmur,
yağmur,
yağmur,
yağmur,
geri verecek buharlaşan sevgimizi.

yağmur,
yağmur,
yağmur,
yağmur,
sessizce silecek kibrimizi."

Bertuğ Cemil / Yağmur