30 Eyl 2015

Kıyas Habislik Doğururdu Çünkü

Hangisi hangisine selam durdu bilmiyorum -ama yıl önceliğine bakarsak, "habis" Demirkubuz- Bulantı'nın fragmanını izleyince aklıma Bir Zamanlar Anadolu'nun o güzelim sahnesi vurdu. Fazlasıyla mukayese edilmiş iki yönetmenin fazlasıyla cılkı cıkmış üstünlük yarışı belki ama ben yine de kendi mukayesemin birinciliğini Nuri Bilge Ceylan'a veriyorum.

Bir Zamanlar Anadolu'da, 2011.
Bulantı, 2015.

29 Eyl 2015

Deli Düş

Keşke, bir satırla bir ruhu katledebilecek kadar şair olsaydım.

26 Eyl 2015

Son Mektup

Şefkatten ölmemek için, şefkatle öldürmek... 

çok mektup yazdım. çocukluğumdan beri. mektuplarda her zaman daha ben oldum. ruhum harflerle her zaman daha akıcı konuştu. konuşmak aksaktı, mimikler müphem ve yüz mahiyetini örtbas edecek kadar saklı bazen.
çok mektup yazdım. çok mektup aldım. ama hepsi gözlerimi doldurmadı. burası benim müzem. burası ruhumu övdüğüm, çorak yazgımı zorla, inatla, esefle, yeisle güzellediğim ve burası ruhuma ufacık olsun temas eden herkesi, her şeyi içinde sonsuza kadar gururla gösterdiğim yer.
bu yüzden, bu mektup, buralarda bir yerlerde olmalıydı.

“:)

my friend, as you see, there's something that leads me to write to you frequently.

and as i already said, i don't want to bother you or you think i'm a psychotic or i want to hook up.

so, after reflexion, i will close my deviantart account.

i think it's the best solution.


i never thought before i met an unknown person on internet that disturbs me like you (disturb in the good way).

i still appreciate each photo of you and i still feel something strange as i never felt before.
and, as you said, it's not good.
you were right. i have to disappear, to make a distance.

you really are someone special for me, i tell you.
i told you so many times but... it's strange ! :-)
maybe too strange for me.

a last music... last sounds... for you, for your soul : 
https://www.youtube.com/watch?v=_w9Equ41ZWo

you really are someone beautiful.
i'm proud to know you.

i am a solitary man. i have always be.
but in this world, now, i know that there is a woman different.

i saw you are dressed in black but... your soul is like a rainbow.
in france, there's a expression : "l'habit ne fait pas le moine".
that means : hayvanın alacası dışında, insanın alacası içinde.

bye zeynep.

your friend,
that now can use the word "love" and doesn't consider that it is a bad feeling,
because
i love your soul
i love your mind

i love you."

david.

16 Eyl 2015

ZM / Uzak



"Ashes to ashes, dust to dust
No you can't amuse me, so leave you must
Ashes to ashes, dust to dust
If the spell won't kill you, your ego does"

İçten, başka bir iç'e -içtenlikle- seslenildiği halde, "Duymayacak. Kesin duymayacak" vehmine -ya da yeisine- uzaklık denir. İçsel uzaklık.

Gözlerin uzak. Duruşun. Yüzündeki mağrur, kibirli, zengin tebessüm. Üzerindeki yeni ve görmediğim elbiseler. Onları taşıyışın. Önünde poz verdiğin mekân. Hepsi. Çocukken kalbini kırdığım ve yılların kalbimden söküp atamadığı vicdan azabıyla karşısına çıkıp, helallik bahanesi altında yüzünde bulmayı umduğum ama çok değil 4-5 sene sonra tek bir tanıdık ifade bulamayışımdaki esef gibi uzak. Sırf gözleri annesininkilerle çakışsın diye ilgi çekmeye hebalanan çocuğun ağlayışı kadar uzak. 15 yaşında yazılıp, adına "adresine gidemeyen mektuplar" denilen ve asıl muhatabının asla ulaşamayacağı cümleler kadar uzak. Yani; çok uzak.

En yakın olduğum an'ı aramaya çalışıyor da zihnim, ilk üç listesi bile yapamıyor hatırladıklarıyla. O kadar uzaktım madem, şimdi mi varılamaz bir mesafenin sitemini ifadeye yelteniyor ruhum? Hem sahi, yüzlerce kez göz göze gelmiş insanlar nasıl uzak olabilirlerdi ki? Baktı, yüzlerce kez baktı da ne gördü? Bunu bile hatırlayamayacak kadar mı uzak? Yaralarını dahi birbirine göster(e)meyen, sarıldıkları halde, içlerinin seslerini birbirlerine duyuramayan insanlar ne kadar yakın olabilirlerdi ki? Söylesenize, bencillik bu kadar mı müsebbibi, uzaklığın? 

Acz içinde nefes aldıkları yetmezmiş gibi, o ahmakça birbirine güçlü görünme kaygısı yüzünden, muhatabının değil acımak ya da merhamet, gözündeki şefkate dayanamayacak kadar gururlu olan iki ruh ne kadar yakınlaşabilirdi ki zaten? Boşa sitem...

İki bencil için, gerçekte gerçek bir tebessüm kadar kısa ve anlık bir hareketle kurulabilecek yakınlık mesafesi varılamaz.
İki bencil için, aylarca ve onlarca sarılmakla pekişmiş bir yakınlık, 'bir boş bakış'la yerle bir olarak kadar onarılamaz.
İki bencil için, bir kavuşmak bahanesi bile tasavvur edilemez kadar umulamaz. 

*

Hani bazı yüzler vardır, çakıştıkları anda tüm kurulası cümleleri daha sarf edilmeden israf eden. Öyle ki, konuşurlar yüzleriyle. Tebessümleriyle latifeleşir, bakışlarıyla kavga eder, barışır, sonsuza dek birbirlerine gözleriyle yemin ederler. Yüzünün bir an'ında ruhumu bulmak için neler verme... Boşa sitem... Bunu söylemek, parmak uçlarına basarak bir kapıyı kapatıp, sessizce gitmek gibi, bir yıldızın zamanla, sessiz sönüp gidişi gibi ama ne fark eder, çok uzak.

*

Gittiğim her yer; varacağım ya da kaçacağım. Hepsi daha gitmeden. Hiç tanışmadığım insanlar, daha tek bir kelam etmemişken.

Uzak. Her yer. Her kişi. Her şey.
Ya da her neyse. Çok uzak.

(Zeyl: Görünen o ki "Adresine Gidemeyen Mektuplar" serisine bir mektup daha.)

11 Eyl 2015

ZM / A-vaz

Ona İbrahim Tenekeci yazısı bir başlığı iki satırlık bir şiir yapıp adını "vaz makamı" koyduğumu söylemedim. O iki satırlık şiirin ruhumu ne denli özetlediğini de söylemedim. Ona, anla Mona Rosa ben bir deliyim demedim. Ama, o beni anladı. Dibine kadar.

Ben:
"Koşsaydım, yetişirdim
Koşmadım."

A:
"Koşarsan yetişemeyebilirsin. Bu riski göze alamazsın sen."

*

Evet, kibrim sandığım korkumdu belki. Haklıydı, korkuydu bu. Koşup yetişememekten öylesi korkuyorum ki belki, tenezzül etmiyorum ben'e sığınıyordum. Korkaktım ben!

Ama. Durunuz bir dakika! Hayır, bana korkak diyemezsiniz, hayır!
Sonra kibrimi teskin edecek ve ruhumun izzetine toz kondurmayacak o gerçekle dudaklarımdaki tebessümü belirginleştirdim.

Tespiti zekiceydi hakikaten de ama bir eksik vardı.
Yetişseydim? Yetişseydim mütmain olmayacaktım ki. Olamayacaktım ki. İster yetişerek ister başka bir yolla, elde ettiğim tek şey beni mütmain edemeyecekti ki.

"Koşsaydım, yetişirdim
Koşmadım."

Çünkü yetişip, elde etseydim
Bulmuş olmayacaktım.
Peşinden koşulası hiçbir şey, aradığım olamazdı A.

8 Eyl 2015

ZM / Simple is the Best

Hediye denen şey budur canım insanlar. 
Keşfi seviyorum. Keşf’i deli gibi seviyorum. Maşuğunu seyr eden bir meczup gibi, tükenmez bir ümitle icadını arayan bir kâşif gibi, yolun değil, varmak’ın değil, yürümenin yol olduğu bilgisi kendisine lütfedilmiş seyyah gibi, inci küpeli kızın gözünün ışıltısının tonunu bulmaya çalışan Johannes Vermeer gibi seviyorum.

Hayattaki başarımızın sahip olduğumuz somut özelliklerle, vasıflarla ölçüldüğü talihsiz bir zamanda ve sonradan görme kibirlerine –evet, kibir sonradan görme bir haldir çünkü insan kibirli olamaz.- yüksek maaşlarına, kibirli vekil adaylıklarına, takipçi sayılarıyla, like sayılarıyla var olan “popüş kültür”ün zavallılarına, TV köşelerinde sanki dünyanın en önemli işini ve şeyini icraa ediyormuş gibi yorum buyuran bir yaşamlık doku torbalarına rağmen “küçük dünyaları olan insanlar”ı seviyorum.  Evet, seviyorum. Amelie’yi sevdiğim gibi seviyorum.

Ve biliyorum ki benim yazgımda da -en azından bir kısmında- bu var. Belki de bu yüzden seviyorum. “-İnsan memleketini neden sever? –başka çaresi yoktur da ondan” kadar çaresiz olsa da, yine de seviyorum.  Belki sevmek değil, şefkat. Ama ne fark eder? Sevmek’e neden buyuracak kadar mı arsızlaştım? Sevmek, sevmektir.

O ‘ne yaşarsak yaşayalım yine sıradan olacak’ olan, o ‘sayısı belli günlerin toplaması olan yaşamak’tan kalan tek güzellikler bunlar değil mi zaten? American Beauty’in en güzel sahnesi olan poşetin rüzgârla raks edişi gibi, hayat ve hakiki güzellikler basit’te saklı. “Hazinelerin viranelerde olduğu gibi” saklı. Simple is the best’te olduğu gibi saklı.

Fotoları ve -kısmen- dünyası burada;
http://darkcromb.deviantart.com/
Birkaç ayı bulmamıştır, adamın dünyasıyla tanıştım. Büyük insanlara(!) göre ortayaşlarını süren bir Fransız ya da kendini;

I'm what the others called a "misanthrope". When I see the world today and how people destroy it and kill for money, for religion, for pleasure... I hate the "others". In general, I prefer to be with animals.

Tanımlayan, belli ki kendi yaşamak’ında ülkesinin en varoluşçu düşünürü Sartre’ının “cehennem başkalarıdır”ını düstur edinmiş ama Farisilerin Sartre’dan daha güzel dediği “merdumgiriz”liği huy edinmiş bir adamın dünyasıyla. Bir deviantart hesabı var. Kimi zaman “where i live” etiketiyle, kimi zaman pembe saçlı bir oyuncak bebeğinin halet-i ruhiyesinde ruhunu paylaşıyor. Paylaşmak ne itici kelime; yansıtıyor'la düzeltelim hemen. Popülerlik, like sayısı, karşı cinsten gördüğü ilgi kabilinden gibi kaygıları olduğunu sanmıyorum. Belki de iyi çıkmamış, hatta yırtılmış fotoğrafların koleksiyonunu yapan Nino idealizminde. Belki de gerçekten fazla hayalperest ve kendi Amelie’sini arıyor.

Kendi küçük gündemim, küçük hırslarım, küçük sevgilerim, küçük acılarım, küçük başarılarımdan ya da büyük dünyanın büyük insanlarının büyük sorunlarından öylesi sıkılmış olacağım ki, ruhumu bu adamın ruhunu seyr ederken buldum. Pişman mıyım? Asla! :) Çünkü büyük ve küçük sıfatlarının ne kadar yalancı olduğunu, bir gözbebeğinin içine âlemi sığdıran Rab’bin ilhamıyla seziyorum.

Keşf’in her türüne meftun bir ruh için de öyledir; Simple is the best!

(Sanırım bu yazıyla onun güzel ruhuna ve keşf'imin optimumuna ulaştım, zarar vermeden uzaklaşsam iyi olacak...)

1 Eyl 2015

Les Fleurs du Bonté*

Bazı insanlar çok güzel. Gerçekten.

Söylemeseler bile birine şiir yazdırabilmek her kızın hayali. Hatta bazen hevesi. Muhatabın geçmişte yazdığı biliniyorsa ve sizin öznenize hala lütfedilmemişse durumu abartıp hırs meselesi yapanlar da var. Böyle hırslarım, heveslerim olmadı hiçbir zaman ama ruhuna şiirler yazılmış biri olmak ne demektir biliyorum. Ve şiir gerçekten ruhefza ise, getirdiği mutluluğu da biliyorum. Ama Kelebeğin Rüyası'nda geçen o bahisteki gibi en güzel şiirin, en çok sevilen muhataba ait olmadığını, hatta her şiirin 'iyi şiir' olsa da ruha dokunmadığını da biliyorum. 

Bu sanırım 4.üncü. -Hadi biraz şımarıklık yapıp, bildiğim 4. özne diyeyim :)- Ama bir yönüyle farklı diğerlerinden çünkü farklı dilde. Hatta Farsça'yla beraber en iyi şiir dili olduğunu düşündüğüm Fransızca. Üstelik ruhevza da oldu, o halde tebessüm çiçeklerini cömertçe bağışlayabilirim... İsimsiz ama muhatabıyla yaptığımız Kötülük Çiçekleri bahsinden kalan bir hatırayla adına "Les Fleurs du Bonté" dedim ben, Google çeviriye kurban gitmediysem "İyilik Çiçekleri" kastında.

Les Fleurs du Bonté*

Le temps passe, comme s'écoule la rivière,
Je regarde ton visage, auréolé de lumière,
Je n'ai besoin d'aucun mot, je te comprends de suite,
Ton âme et ton esprit si beaux, depuis longtemps m'habitent.


Le temps passe, comme s'écoule la rivière,
Il y a juste quelques jours, je croisais ton âme pure et sincère,
Mais en réalité, je la connaissais depuis l'éternité,
Car le temps n'est rien comparé à ta beauté.

David for Zeynep.
(Sorry, I'll try to translate it in Turkish but it will take time)

*

Bu da bonusu;

Sırf Baudelaire seviyorsunuz ama anlayamıyorsunuz diye hiç bilmediği bir dilin çevirisini bulup, size gönderiyorlar.

Charles Baudelaire / Çalar Saat


Çalar saat! uğursuz Allah, korkunç, bir karar,
Parmağı bizi tehdit eder, bize der: "Hatırla!"
Bir hedefteymiş gibi dikilecek yakında
Dehşet dolu kalbinde ürpermiş ıstıraplar;

Kaçacak ufka doğru o buharı andıran
Zevk, kulisin nihayetinde bir rakkas gibi;
Her insanın bütün ömrü boyunca nasibi
Nimeti bir parça yiyor senden de her an.

Ve saniye, üçbin altıyüz kere saatte
Fısıldıyor: Hatırla! Hatırla! - Koşan böcek
Sesiyle, şimdi der: Ben 'Geçmiş Zamanım' gerçek,
Ve emdim kirli hortumumla ömrünü işte!

'Remember!' Hatırla ey sefih! 'Esto memor!'
(Aşinasıdır hançerem bütün lisanların.)
Dakikalar o külçelerdir ki fani çılgın,
Altınını almadan atmaması doğrudur!

'Hatırla' ki zaman muhteris bir kumarbazdır
Hilesiz kazanır, bu bir kanun, her koyuşta.
Gün sona eriyor; gece büyüyor; hatırla
Susuzdur her girdap; su saati boşalır.

Yakında çalacak saat ve ilâhî kader,
Ve şan dolu Fazilet, henüz bâkire zevce,
Ne nedamet o dahi (ah! son misafirhane!)
Ve hepsi diyecek: "Vakit, koca ödlek! geber!"

Les Fleurs du Mal*