Aralık 26, 2022

İlahi Şiir: Rast Makamı


“Vakt, şu an kendisiyle olduğundur” Ebu Ali ed-Dekkak

Sufilerin El-Kitabı’nın vakt bölümünde İbn Acibe, Sufilerin “vaktin çocuğu” olduğunu söyler.  Ve vaktin kılıca benzediğini ona yumuşak davrananın güvende olduğunu; sert davrananın ise yaralanacağını ekler.  Vakt, öyledir. Peki, vaktin de güzeli, doğrusu, hayırlısı, efsunlusu var mıdır? Vardır belki. Hatta makamı bile vardır: Rast Makamı.

Rast makamını zamanın diğer evlatlarından ayıran vasfı nedir peki? Kendiliğinden olanın zamanıdır o. Zamanın büyüsüdür. Birbirine ait olan her şeyi vakti geldiğinde rastlaştıran bir vakti var hayatın: Rast Makamı. “Farsça kökenli rast kelimesi, doğru ve hayırlı demek. Bundan dolayıdır ki bazılarıyla ‘karşı’laşıyor, bazılarına ise ‘rast’lıyoruz.” der Bertan Rona. Şans, tesadüf, nasip... Bambaşka adlar verirler ona. Rast Makamı öyle bir vakittir ki; ona hiçbir müdahale, hırs, entrika işlemez. "Kaderin üstündeki kaderin bilgisi"dir o. O vakit gelmişse her şey tamamdır. Gelmediyse her şey eksik, tüm mümkünler çaresiz. Paulo Coelho kitabı Simyacı’da “Becerebilsem talih ve rastlantı sözcükleri üzerine büyük bir ansiklopedi yazardım” der. Bu noktada ayırdı sıkça yapılan tesadüf (rastlantı) ve tevafuk bahsi önemlidir. Rastlantı için herhangi bir türden sebebe bağlı olmayan karşılaşma der sözlükler. Tevafuk, ilahi zamanın vaktidir. Dünyevilikte tesadüf, uhrevilikte tevafuk vardır bu yüzden.

İlahi Şiir: Rast Vakti

Makamlardan en çok Rast Makamını severim... Rast Makamı üzerine biraz araştırınca Rahmi Oruç Güvenç’in icralarına rast geldim. Sonra doğduğum günün, onun vefat ettiği güne rast geldiğini. Savaş Barkçin 40 Makam 40 Anlam kitabının Rast Makamı bölümünde rast makamını böyle tanıtır: “Rast uhrevi bir makamdır. Yani öteleri, sonsuzluğu terennüm eder. Sekinet yani iç huzurun makamıdır.” Rast Makamı, birliğin makamıdır. Bütün makamların anası kabul edilir, rengi beyazdır. Çünkü rast makamında bütün makamların aslı gizlidir tıpkı beyaz renk gibi. Aklın karıştığı, gönlün huzursuz olduğu vakitlerde rast makamı dinlemek ruhu şifalandırırmış bu yüzden.

Miguel de Unamuno “En üstün sanat rastlantı sanatıdır.” Rastlantı! Rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur" der. Rastlantılar, ilahi bir şiir olsa gerek. Rastlantının zamanı nasıl akar? O kısacık rast anı neden sonsuzca gelir? Salise, saniye, dakika, zaman... O anın ölçü birimleri bunlar değildir sanki. Zaman eşit anlarla ölçülse de aynı şekilde akmaz çünkü. Öyle değil midir? Zamanın bambaşka akışları en çok da sevilenin yanındayken anlaşılır. Tıpkı şöyle: Vakit geçirmek için beraber yürürsün / Beraber yürürsün ve vakit geçmiştir / Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan yürürsün. Vaktin suya benzediği yerdir sevilenleyken an. Bazı anlar o kadar güzeldir ki o "hiç bitmesin" anının bir gün solgun bir anıya dönüşeceği korkusu hücum eder kalbe hemen. Çok güzel anların kısacıklığı o korkudandır hep. Çok güzel an, bir nefes kadar kısa bir yutkunuşa en son da yumruya dönüşür bu yüzden.

Tanrı Misafiri Cevaplar & Doğru Zaman

Günlerdir zihninde cevabını arayıp durduğun bir sorunun, beklenmedik bir ağızdan önüne cevap olarak gelişi... Ve "cevabımı buldum" hissi. Tanrı misafiri gibi gelen cevaplar, muazzam bir şey. Cevapların bile doğru zamanı var. Yanlışı söylemenin bile doğru zamanı var. Doğru zaman, sorunun cevaba kavuştuğu an'a değil "cevabın idrak edildiği an"a tekabül ediyor. İnsanın doğru cevaba varması bir ömür sürüyor bazen. Cevabı yıllar öncesinde duymuş olsa bile. Bazı soruların cevabı "o an"da değildir çünkü. Bazı soruların cevabı geçmiştedir, gelecektedir. Bazı soruların cevabı ise zamansızlıkta...

Zamanın devingen buyruğuyla güncelleriz aşklarımızı, ideallerimizi, fikirlerimizi, gerçeklerimizi, ümitlerimizi... Zaman her şeyi yalanlar, yazgımızı şahit kılarak üstelik. Zamanla baş edebilecek neyimiz var ki? Tüm gerçekleri yalanlayacak kudret zamansa; zamanın ta kendisi midir hakikat? Zaman, en büyük ifşa edici. Zaman, sahte olan her şeyin aslını vakti geldiğinde ifşa edecek kudret. Zamana inanmak, yaşamak ümidini diri tutuyor. Zamanın efsunlu ölçüsü rast makamının bambaşka akışlarını da işaret ediyor. Sayalım o halde:

Akışın zamanı vardır. Zamanın akışınca dilediğince akar hayatın akışı. "Serbest bırakmayı bilmek" muhteşemdir. O ahenkli ritimde insanlar sanatı, müziği, dansı keşfetti. İnsan zihnini ve ruhunu serbest bırakmayı öğrenmeli en çok da. Nasihatçı, didaktik, vaazcı tiplerin felsefi, estetik ve mizah anlayışları bu yüzden gelişemiyor.

“Yardımın tekâmül geciktirici etkisi” vardır bazen. Düşmeden öğrenemeyecek olana yardım etmek; tekâmülünü geciktirmekten başka bir şeye yaramıyor. Bazıları olgunlaşmak için düşmek zorunda. Kaybetmek zorunda. Kahrolmak, pişman olmak zorunda. Kahrın da zamanı var. Kalbin en karanlık gecesinin şafağı var. Ve kalbin en aydınlık sabahının bir gecesi. Gün gibi döner durur kalbin halleri. "Kabz"ın gelişi, "bast"ı müjdeler. Bast'ın gelişi kabz'ın geleceğini hatırlatır. Kalbin lütfu da kahrı da hoştur bu yüzden.

"Kalbin Rabbin kararına dayanmasıdır" İbn Acîbe, sabrı böyle tanımlar. "Kalbî sağlamlık" mühim şey. Büyük acılarla bağışıklık kazanmış güçlü bir kalp, hasret duyduğu her hissin yokluğuna dayanıyor. Fakat en güçlü kalp bile âşk karşısında derman bulamıyor. Aşkın da zamanı var. "Hiçbir zaman aşkı kovalama. Eğer sana serbestçe gelmediyse değersizdir.” der Paulo Coelho. Yalnızca aşk için değil. Hırsla, stratejiyle, tek bir kişinin gayretiyle ya da "bir çiçeğin açışı gibi kendiliğinden gelmeyen" her şey için geçerli. Hırsla elde edilen hırsla elden çıkar. 

Şeylerin Vakti

Bazen kalpten bir dileğiniz yerin yüzüne düşer. Hissikablelvukuyla ya da telepatik bir bağla dostların kalbine, oradan hediye diye varır ellerinize. Cândan yapılan her şey böyle “adrese teslim" olur: Kalpten kalbe kargo hizmeti. Ruhların frekansı vardır çünkü. "Rast Makamı"nda buluştukları istasyonları.  Hologramları vardır aşk auralı. Ve de müzikleri vardır, radyolarında çaldıkları. "İki insan, aynı ya da birbirine yakın frekansta iseler ancak ortak bir şeylere sahip olur ya da yan yana gelebilirler” derler bu yüzden.

Bir ruha, bir insana, bir yüze varmanın bile vakti vardır. "Yüzlerinizin hikâyesi farklı" diyeni anmanın tam zamanı. Yüzlerin de hikâyesi vardır. Her yazgının yüze düşürdüğü, ruhun sîretini yüzde zuhur ettiren hikâyesi vardır. İnsan birinin yüzüne varabilir mi? Yollar, yüzler, gözler... Yüzü yüzünüzün yoluna çıkmayan, gözü gözünüzle çakışmayan, yazgısı yazgınıza rast gelmeyen bir yüze nasıl varabilir ki bir yüz?

Kitapların da vakti vardır. Tıpkı doğru insanlarla rastlama vakti gibi. Kitaplar da insanlar gibi. Vaktinde çıkıyorlar karşımıza. Ya da yıllarca baş ucumuzda, bilincimizin hazır olacağı zamana değin saklarlar kendini. Doğru zamanda karşımıza çıkan doğru insanlar gibi. Tıpkı onlar gibi vakti var bazı kitapları okumanın. İnsan kitabını bulur, kitap insanını bulur... Bazen sadece vakti vardır, vesilesi vardır.

Bitişlerin de zamanı vardır. Çok eski hikâyeler tamamlanmak ister. Sıkıcı virgüller, yapmacık ünlemler, sonsuz üç noktalar... Eski hikâyeler noktaya varmak, nihayetine kavuşmak ister. Bittikten sonra isim konur hikâyelere çünkü. Başlangıçlar bambaşkadır ama tüm bitişler birbirine benzer. Bir gücün bitişi, bir devrin bitişi, bir aşkın bitişi, bir günün bitişi ve bir ömrün bitişi... "Bütün düşüşleri ezberlemiş" gibi bütün sözlerini ezberlemiş oluruz bazen eski şarkılarımızın. Ve de hayatımızın. Artık yeni şarkılar dinlemek lazım.

Varamayışın da vakti vardır. "Biliyorum, sana giden yollar kapalı" demişti Cemal Süreya. Varamayışın vaktini tarif için. Çünkü iç sese denk gelmek de doğru zaman ister. İçtenlik, kalbin derinliklerine giden yolları bilip işaret eden gizli bir pusula sanki. Avcumuzun içi gibi bildiğimiz kalplere bile bazen varamayışımız bundan. Ya yol yok ya pusula kayıp ya da puslu kalmış kalpler.

Özlemsizlik, güzel şey...  "Özlemsiz bir şimdi"de yaşamak, büyük talih. Özlemin; şimdiyi geçmişte esir, gelecekte rehin tutan bir yanı var. Şimdiyi severek yaşamak muhteşem bir şey. Şimdide yaşayış, kendiliğinden olanın sevincini bahşeder. İnsanın hayatında "Hadi!" diyebileceği; hesapsız, çıkarsız, spontane tekliflere "evet!" diyeceğinden emin olduğu birilerinin olması muazzam bir şey. Hayatın gökkuşağı gibi ansızın gelen güzelliklerini ancak böyle yakalayabiliyor insan çünkü.

Yalnızlık Vadesi

“Bekleyişin acziyeti" diye bir şey var. Beklemek, bir tür dilenciliğe benziyor. Seçebilirken zenginiz, seçilmeyi beklerken ise dilenci. İsteyişin dilencisi heves de böyle değil midir? İnsan hevesine yetişemiyor, hayaline dokunamıyor, idealini yaşayamıyor çoğu zaman. Zamanın akmadığı, uzanıp da varamayışın bu zamanlarda durmak en iyisidir. Duran, koşacak dermanı da bulur çünkü. Belki bunca durmak, vakti gelince koşulacak içindir. Zamanı gelince nefesiniz kesilinceye kadar koşmak içindir. Güzel şeyler beklenirken gelmez. Onlar hep birdenbire gelir. İstek gölge gibidir. Kovalanan bir gölge gibi peşine düştüğü hiçbir şeye varamaz insan. Varanlar; nefes nefese koşanlar değil çağırmayı bilenlerdir. Varılan, çağrılandır aslında.

Tenezzül etmeyişin gururu ne fiyakalı gelir. Varlığını en büyük zenginlik sayan insana. İhtiyaç duymak istemeyişin kibri vardır bir de. Hiçbir şeye, hiçbir insana ve hiçbir imkâna... Oysa insan ihtiyaç duydukça insanlaşır. En çok da insana. Kendini başkalarının lütfu, velinimeti görenlerin kendi gerçek değerlerini idrak etmelerinin tek yolu yalnızlıktan geçiyor. Bir yalnızlık vadesi, herkese kendi gerçek değerini ve kimsenin kimseye ihtiyacı olmadığını hatırlatmaya yetiyor çünkü. Mahrumiyet sanılan şeyin esirgenmek olduğunu idrak etmekle gelen o şükran hissi vardır bir de. İnsan yazgısıyla en güzel böyle barışıyor. Yaşayışın saadeti tam bu vakte denk düşüyor. Razı oluşun vakti… Bu bahiste Ahmet Haşim'in merdiveni hâlâ güçlü bir imge. Ağır ağır çıkılıyor merdivenlerden. İster tepelerden bak, ister aşağıların hevesiyle. Nerede durursan dur ne yaparsan yap. Doğduğun basamaktan üç beş basamak öteye yükselebilmekten ibaret işte yaşamak.

Kendimize Çarpmak

"Koşsaydım yetiştirdim, koşmadım" der İbrahim Tenekeci. Ve ekler: “İsmet Özel"in ‘iniyorum ama indirilmedim’ dizesine benzedi. Benzesin.” Ne güzeldir bir mümküne varabilecekken o mümkünden vazgeçebilme kudreti. O bir hürriyettir: Vazgeçişin hürriyeti. Ne güzel bir hürriyet.

“Kendimden kaçmak istiyordum. Böyle bir rastlantı mümkün müydü?” Sadık Hidayet Kör Baykuş’ta. Kendinden kaçtığında en saklı haline çarpar insan. Kendimizi bulmak istediğimizde ancak rastlarız kendimize. Tanışmayı değil rastlamayı, buluşmayı değil karşılaşmayı, aramayı değil önüme çıkmasını severim. Bilinçsiz bir arayışta, yolumuzda giderken henüz adı bile konulmamış o şeye "rast" geldiğini keşfedişin o anı. Yürüyorken... Kaçmamış, kaybolmamış. Ve aramıyorken. Bulmayı, bulunmayı, karşılaşmayı ummamışken ve. Ta karşıda "rast" gelmesi gibi. Aşığım bu hisse.

Kasım 04, 2022

Ekim 28, 2022

Tanrı, Aşk, Ölüm


Tanrı, Aşk ve Ölüm... Bu üçlüyle bağ kurma şekli birini tanımanın en kestirme yolu.

Tanrısı neye benziyor? Aşkı nasıl yaşıyor?
Ölüme nasıl bir mânâ yüklüyor? Tanrı, Aşk ve Ölüm: Sonsuzluk, Haz ve Karanlık bilgisi... Bu üçlünün ardında o kişinin ruhunun sırrı var.

"Kendilik Cesareti"nin en güzel fragmanı,
Sevgili Kübra Sönmezışık'ın dokunuşuyla TRT 2 "Hayat Sanat" programındaydı bu hafta. Tatlı bir hatıra☘️

Ekim 16, 2022

Kendi Peşine Düşen Aşık: Kierkegaard

-Radiohead’tan Creep eşlik edebilir bu yazıya-

"Nereden bildin benim ben olduğumu?" diye sormuştu Oruç Aruoba karşısındaki “sen”e. “Ben” dediğimizin ben olduğundan dahi emin olamıyorken, sen dediğimizden nasıl emin olacağız? “Sen” diye güzelleyip seçtiklerimizden peki? Birini bize en çok tesir eden yer ve zamanda değil de bambaşka koşullarda tanısaydık yine de onu seçer miydik? Bu soruda o kişinin, “gerçek sen”imiz olup olmadığının cevabı gizli.  Mutlak sen, pusulanın kuzeyi gösteren o ibresi gibi her koşulda hep aynı kişiyi işaret eder. Zamansız bir lamekânda birbirine ait iki ruh gibi... Bu kadim sorunun peşine düşen en bilindik örneklerinden biri de Kierkegaard değil miydi? Kierkegaard meşhur kitabı Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nde aşkın peşine düşüyor, sonrasında aşkın yolundan sapıp kendi peşine düşüyordu.

Kendi Peşine Düşmek

Çocukluğunu sert bir Hristiyanlık eğitimi ile geçiren Kierkegaard’ın babasıyla olan çatışması ve yaşamındaki trajik tezatların onun düşüncesinde ve yaşam deneyiminde ciddi tesirler bıraktığını söylemek yanlış olmaz. Ateşli bir muhayyileye, rasyonel muhakeme becerisi de eklenince tanrı, aşk, iman ve yaşam arasında tutkulu bir bağ kurması kaçınılmaz olur. Filozoflar, Yaşamları ve Eserleri kitabında, 1813’te Danimarka’da dünyaya gelen Kierkegaard’ın doğum öyküsü hayli enteresandır. Kierkegaard’ın babası, ilk eşinin ölümünün ardından okuma yazma bilmeyen oda hizmetkarı Ana Sorensdatter Lund’dan çocuk sahibi olup daha sonra onunla evlenir. Kierkegaard da bu evliliğin sonuncu çocuğu olur. Zina yüzünden kök salan suçluluk duygusu ve Tanrı tarafından cezalandırılma korkusunun olduğu bir ev ikliminde, kendiyle şiddetli bir ilişki kurar Kierkegaard.  

Kamuran Gödelek’e göre babasının ölümünden kısa bir zaman önce babasıyla barışması, Kierkegaard’ın ahlaksal dönüşümünün zirve noktasıdır. Kierkegaard babasının sırrını asla onunla paylaşamayacağı ve bu durumun kendindeki infialinin Regina’ya zarar vereceğini düşündüğü için âşık olduğu halde Regina’dan ayrılır. Aşkın başka bir yorumda ise Hamza Celalettin şöyle ifade eder: “Kierkegaard'ın nişanlısı Regine'yi terk edişi, İbrahimî bir kurban girişimi ve yüceleşme talebiydi. İbrahim için feda edilemez olan oğlu, Kierkegaard içinse feda edilemez olan Regine'ydi. Kierkegaard da etik olanı (evliliği) askıya almış ve bütün varlığını Yüce'sine sunmuştu”

Aşk Korkusu

Bir şeyi çok fazla istemek, çok fazla sevmek o şeyi kaybetmenin en kısa yolu. Sevgi ve istek şiddetlendikçe "kaybetme korkusu" galip gelir. Çok sevilen, çok istenen şeyler ürkek bir serçeye benzer. Ve korkunun üşüştüğü yerde çok istenen her şey kuş olup uçuverir. Tıpkı bu şekilde Kierkegaard’ın Regine Olsen’le kurduğu ilişki ve bozduğu nişan farklı bir gözle okunduğunda onun tanrı, yaşam ve aşkla kurduğu ilişkiyi ifşa eder niteliktedir.

Yaşam öyküsünden oluşan ve aşkının anatomisi gibi yorumlanacak kitabı Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nde Kierkegaard kendi aşk felsefesi ve deneyiminden ipuçları sunar. Kitapta bu sapmalı ve dalgalanmalı ilişkiyi çok net görür okur. Sitemkâr aşık, zalim filozof, tutkulu dindar ve alaycı bir çapkın bambaşka kılıklara girer Kierkegaard. “Keşke görseydi beni, keşke ruhumun içine bakabilseydi. Keşke!” dediği yerde sitemkâr bir aşığa bürünür. “Mücadele yoksa aşk sona ermiş demektir.” aşkı kaybetmek korkusunu açık eder. Aşkı kaybetmek korkusu; yeni bir yolu ilham etmiş gibidir: "Ona tensel anlamda sahip olmak beni hiç ilgilendirmiyor, ben onun hazzına sanatsal bir biçimde varmanın peşindeyim." İlham veren bir haz nesnesidir Regine. Eş yerine ilham perisi yapılan aşkın bir imge… Nitekim Regine başkasıyla evlendikten sonra da eserlerinde ilham motifi olarak yer almaya devam eder. “O halde neyim ben? Beden, kütle, toprak, toz ve kül. Sense Cordelia’cığım, ruh ve tinsin.” Aşkın aşkınlaştığı o noktada ise şöyle dile gelir Kierkegaard: “Hiçbir şeye sahip değilim; çünkü yalnız sana aitim, ben, ben değilim, ben, ben olmaya son verdim, senin olmak için.”

Seçme Kudreti

Kierkegaard felsefesinde “seçim anı” özel bir yer tutar. Seçim konusunun hafife alınmaması gerektiğini çünkü en küçük kararın bile insanın hayatında en temel meselelere yansıyacağını düşünen Kierkegaard’a göre bireyler kendilerini seçimleriyle ifşa ederler. Çünkü Kierkegaard’a göre seçim yapamayan kişi aynı zamanda birey olamayan kişidir. Seçimin kişilikle ilgisi olduğunu düşünen Kierkegaard; kişinin bir seçimi ertelese bile bilinçdışıyla bir seçim yapacağını yahut içindeki karanlık yanın ona bir seçim yaptıracağını ileri sürer. Kierkegaard seçimlerin ve seçmenin tüm gerginliğinde umutsuzluğu bir seçim alternatifi olarak bireye sunar.

"Seçici olmayan bir sevgi, nesnesine haksızlık ederek değerinin bir kısmını yitirir. Dahası, her insan sevgiye layık değildir.” der Freud. Freud gibi hiyerarşik bir yapı kuran Kierkegaard; etik ve estetik seçim olarak iki seçimden bahseder. Estetik seçimin gündelik ve geçici; etik seçimin ise mutlak seçim olduğunu düşünür. Kierkegaard, seçim anında bir nüansa dikkat çekerek “Eğer bir genç kız, kalbinin seçimini izlerse, bu seçim, ne kadar güzel olursa olsun dar anlamda seçim değildir. Eğer kişi mutlak olarak seçmiyorsa, yalnızca o an için seçiyor demektir ve bu nedenle bir sonraki anda başka bir şeyi seçebilir.” der. Kierkegaard’a göre böylesi seçimler tutkuya karşılık ruhta yalnızca bir ritim olacak spiritus lenis (cılız arzu)'tir.

Ayartılma Korkusu

Her çağın kendine özgü bir ahlaksızlığı olduğunu düşünen Kierkegaard, günahın sürekliliğinin de yeni bir günah olduğunu ekler. Çünkü ona göre Her günahtan sonra pişmanlığın olmayışı yeni bir günahtır, hatta bu günahın pişmanlıktan yoksun kaldığı anların her biri yeni bir günahtır.”

Kierkegaard, “umumiyet itibarıyla insanlardaki sevgi mefhumu onun üstünlük ve mükemmellik arayışı içindeki beğeninin uyanık gözü olduğu şeklindedir” diyerek insanların çoğunda olan özne değil sıfat sevgisine dikkat çeker. Kierkegaard, salt beşerî sevginin, sevgilinin mükemmellikleri peşinden ve onlarla yok olup gittiğinden bahis açarak; tüm beşerî sevgilerde bir tür hırsızlık olduğunu ve sevenin, sevilenin mükemmelliklerini çaldığı anlamına geldiğini ileri sürer.

Benim Senim Sensin

Kendine ait olanı bilişin o sessiz ilmi… Dilsiz bir sezgi, kör bir bakış ve topal bir ayakla bile nasıl da bulur insan onu. Kendine ait olan şeyi kaybedemez ki insan. Ait olan, kaybedilemez. Zamansız bir lamekânda bizimdi. Bizimdir. Ve yalnız bize aittir ancak. Zarif ürperti, korkak heyecan, şaşkın telaş, muhteşem kifayetsizlik, tokat gibi bir sersemlik... Ruh, yücelikle karşılaştığı o an nasıl da sezer. Tanrısal olanın ışıltısıdır bu. Ondan bir zerre olsun taşıyan dilsiz sezgiyle tanır onu.


“Kendinin sahibi olmayan bir adamın bir şeylere sahip olması çelişkilidir.”
der Kierkegaard. Kendinin sahibi olmayı ister. Kendini ayrıca bir özgürlük tutkunu olarak tanımlar ve “bana özgürce gelmeyen bir şeyle uğraşmam bile” der. Kendinin sahibi olma bilinci ve özgürlük tutkusuna bir de âşık olmak eklenince aşkın, gerçeğin ve nihayetinde kendinin peşine düşmüş; “aşkı” ve “sen”i ararken, “aşkınlığı” ve “ben”ini bulmuştu.

 

Kaynaklar

Emrah Bozkurt, (2017, Kasım-Aralık). Estetik Felsefesi ve Søren Kierkegaard. Havâss Dergisi, Sayı 3, s. 26-32.

Harold John Blackham, (2012). Altı Varoluşçu Düşünür. Soren Kierkegaard. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

Filozoflar - Yaşamları ve Eserleri, (2021) İstanbul: Alfa Yayınları.

Kamuran Gödelek, (2008). Kierkegaard'ın İnsan Görüşü. Uluslararası Sosyal Arastırmalar Dergisi.

Kierkegaard, (2013). Baştan Çıkarıcının Günlüğü. İstanbul: Ayrıntı Yayınevi.

Kierkegaard, (2014). Ölümcül Hastalık Umutsuzluk. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Kierkegaard, (2020). Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Ağustos 06, 2022

Keşif Yarası

Alex Andreyev
''İnsanın gözlerini açması bazen çok acı verici olabilir"

 Gizlilik keşfedilme özlemi çeker” demişti Ali Şeriati. Pervanenin ateşi, aşığın maşuku, sorunun cevabı aradığı gibi gizli olan da keşfi arar. Her keşif bir kavuşmadır. Keşif her zaman haz dolu mudur peki? Keşif, acıya ve yaraya mecburdur bazen. Her keşfin bedeli vardır çünkü. Dehşetli, çarpıcı, kötücül şeylere tanık oluşun açık bir yara gibi izi kalır gözlerde. Göz bir yaraya benzer, bakış zehirli bir ok’a. Bazen de doğrulmuş bir namluya. Gözün tanıklığıdır bu; baktıkça acır ve acıtır. Keşif yarası da böyledir işte. Keşif yaraları nedir, nasıldır, kaç tanedir peki? Sayalım o halde:

Dil Yarası

Dil yarası... Yıllar geçse bile dilin dikeniyle açılmış yaralar kapanmıyor. Hele de kötülüğün zehrine bulanmışsa dil dikeninin yarası iyileşmiyor. Dilimizin dikeniyle incittiğimiz her kalbin kanı elimizde. Vakti geldiğinde başka bir dil dikeni öyle batacak kalbimize. İbn Arabî, kelimenin "yara izi" anlamını hatırlatır. Kelimelerin yaralayıcı gücü vardır çünkü. Dilin şifasını diliyle yaralar aça aça keşfediyor insan. Ya da başkalarının diliyle yaralana yaralana. Söz bir büyü, bu büyünün zehri de şifası da kendisinde.

Özlü sözler, aforizmalar, mısralar, şarkı sözleri... Güzel sözler kendimizi aklama aracına dönüştü iyice. Her marazına, yarasına, hatasına özlü söz bulma telaşı var çoğu insanda. Sözlerin büyüsünü kendini aklama aracı olarak marazı, yarayı, hatayı örtmek için kullanmak; kendini kandırmanın en güzel hâline dönüşüyor. Oysa söz dönüştürmeli, en başta o sözü kullanan kişiyi hatta.

Aşk Yarası

Kor ve Sır. Ne çok benziyor birbirine. Kalpte durdukça ateşe döner. Duramayıp dışarı çıksa ateşe verir ortalığı. Sır, en büyük harareti verir kalbe. Ama ateşten başka ne dönüştürür ki ham bir kalbi? “Sana büyük acılar vereceğim, çünkü senin büyük sevinçler yaşamanı istiyorum.” demişti Oruç Aruoba. Sizi kaybetme korkusuyla titreten kişi en büyük mutluluğu verecek kişidir. Ve size en büyük sevinci veren en büyük acıyı yaşatacak kişi. Birinin sevgisini istemeyi sevgi zannediyor çoğu insan. Sevgiyi istemek, sevmek değil. Sevgiye sahip olmak isteği hırsa dönüşüyor zamanla. Bunca sevilmek yarası bu yüzden.

Aşkın yarasının derininde, onursuz aşkların gölgesinde tutkunun karanlık yüzü var: Verdiği hazzı misli acılarla geri alan kahreden tutku. Yüksek tutku duyulan bazı şeyler, uçurum etkisi yapar. Uçurum kenarındayken ihtirasla dans eder insan. Sonra birden aşağı düşer. Mahvolur acıyla yavaş yavaş, paramparça olana dek… Karanlık mutluluk diye bir şey var. Gizlidir, saklıdır, kirlidir ama mutluluktur. Hem mutluluk verir hem aydınlıktan meneder. Simsiyah bir gökyüzü altında, güneşsiz bir kuytuda durur. Ve verdiği mutluluğu misliyle kahrederek geri alır.

Hüzün Yarası

"Olası olanın olmamasında ne büyük bir hüzün var..." diyor Ahmet İşcan. Bize ait olandan uzak düşmek hüzün verir insana. Oysa kaybetme hüznü, bize ait şeyler için anlamlıdır. Bir şey bize ait olsaydı, bizimle olurdu. Bizimle olmayan, bize ait değildir. Ancak kendisine ait olan şey eksik bırakabilir insanı çünkü. Güzel, uzak; uzak, güzeldir… Bütün güzeller uzak mıdır ki? Düşlediği o uzağın güzel olacağını zannediyor insan hep. Güzel, uzak değil oysaki. İnsanlar özlemeyi çok seviyor sadece.

Ruhun tutkuyla meyledip sahip olamadığı uzak güzelliklere has bir hoşnutluk hali var.  O kadar güzel bir hâl ki, sahip olmasa da hoşnut. Uzakta ama hoşnut. Asla varamayacak ama yine de hoşnut. Platonik aşk huşusu gibi tıpkı.

İncelik Yarası

"İçtenlik" ve "incelik" arasında “incecik” bir fark var. İnce olan her şey içten değil. İçten olan, ince olduğu kadar samimi ve sahicidir de. Oysa ince olan ve zarif görünen bazı şeyler içten değil çoğu zaman. İçtenlik bir büyü. İçten, zarif, incelik dolu tek bir hareketle birinin gününü eşsiz hale getirebilir insan. İçtenlik bu kadar azken herkes neden bu kadar kaba? Bencilliği şiddetinde kabalaşıyor insan çünkü. Ve bencillik, öldürüyor içtenliği.

Jestler, incelikler parfüm kokusuna benziyor. İçten bir iyilikse taze çiçek kokusuna... Biri etkiliyor, biri kalbe işliyor bu yüzden. Kompleksli, alıngan, kırılgan, yaralı insanlara yaklaşmanın, yardımın meşakkati var. Onlara ulaşmaya çalışmak, cam kırıkları olan zeminde yürümeye benziyor. Ne kadar dikkat etsen de daha çok kırıyor, tuz buz ediyorsun. Yaralanıyorsun.

Anlamak Yarası & İnançsızlık Yarası

Dostoyevski'nin "her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır" sözü zekânın acıtan yanını ifşa ediyor. Benlik yaraları zekâ, yetenek, entelektüel birikimle birleştiğinde en büyük bahtsızlığa dönüşüyor bazen. Yaşam, böyle nicelerinin ihtişamlı yanılgılarıyla dolu.

Tanrı'yı terk eden eski sevgiliymiş gibi gören bir inanmama stili var bazılarında: Tuhaf nispetler, aşağılama hırsı, eğlenerek intikam almak vs vs. İnanmamak değil de acıyan bir yarayı saklamaya çalışmak sanki. Hakiki inançsız, kayıtsızdır oysa. İnanmamak ve Tanrı'dan & dinlerden nefret etmenin farkı burada ortaya çıkıyor işte. Bazı inançsızların inanmama gerekçeleri bile yok; duygusal saiklerle nefret, küçümseme gibi hisler duyuyorlar sadece. His varsa bastırılmış bir inanç da vardır oysa.

Kibir Yarası

Gururun dayanılmaz ağırlığı var. Dokunur gözyaşı, gurura. Dokunur dokunmaz, gözyaşı düşmüş kâğıt gibi kabarır kalp. Gözyaşı bazen en ağır şey. İnsana yük olan ne hayat ne de başkaları çoğu zaman. Kendini ve haddini aşan gurur, en büyük yükü insanın. Kendini ve sınırlarını kabullendikçe yükü de sızısı da hafifliyor insanın bu yüzden.

Kırılgan ego ve kırgın kalp arasında çok fark var. Kırılgan ego, hassasiyet radarına giren her şeyi kırıcı zanneder. Dirençsizdir. Kırılmış bir kalpse dirayetlidir, tuz buz edilene dek kırılmaya direnç gösterir. Egosu incinince kibrine kaçan insanın şifasızlığı en kötü şey. İnsanın varlığına, tekamülüne en büyük hasarı verir kibir. Küçük bir incinişi yara; yarayı ise kanser yapar.

Kimlik Yarası

"İğrenç de olsa bırak her şey açığa çıksın! / Değersiz de olsa yaşamımın gizini çözmeliyim / Kendimden başkası olmak istemiyorum / Nasıl doğmuşsam öyle / Kim olduğumu bulacağım." Oedipus

Yalnızca kendisi olduğu için sorun yaşadığında şunu hatırlatmalı insan kendine: Kendim olduğum için hiç kimseden özür dilemeyeceğim. Hiç kimsenin beni suçlu, kötü, kabahatliymişim gibi hissettirmesine izin vermeyeceğim. Kendilikte ve kendi yolunda olmaya başka bir katkıyı da Simone de Beauvoir yapıyor: “Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur” sözü ruhumuzdaki yaralar için de işlevsel. Şifayı başkasından ummak, daha da derinden yaralanmanın en acı verici yolu çünkü.

İnsanların yakındıkları dert, acı, sıkıntıların üreticisi çoğu zaman kendisi. Derdi doğuran da kendisi. Dertten yakınan da kendisi. Öyle bir bataklık ki bu kimse kurtaramıyor insanı kendisinden. Kendi bataklığına düşeni kim kurtarabilir ki? Kendini bir türlü sevemeyen, beğenemeyen ve “kendinden bir türlü razı olmayan insan bozgunculuğu” diye bir şey var. Sürekli kaşınan bir deriyi kazıyan bir sivri bir tırnak gibi rahatsızdır varlıkları. Rahatsız etmekten başka oluş bilmezler bu yüzden.

Büyümek Yarası

Bazen yaralanmak gerekir. Buhranlı bir ergenlik çağı gibi... Büyümek isteyen buhranı, keşif isteyen acıyı deneyimlemek zorunda. Nietzsche'nin "Dans eden bir yıldızı doğurabilmek için insanın içinde bir Kaos olması gerek" sözü ne güzel teskin ediyor. Bazen kaos, sancı, mücadele gerekir. İçimizle, kalbimizle, zihnimizle... Dans eden yıldızlara erişebilmek için. İnsan bazen kendi kendini öyle güzel yaralıyor ki; bütün şifalar, dermanlar çirkin kalıyor.

Büyük dertler, büyük acılar, büyük sınavlar, büyük aşklar. Büyük, “olağan”ı büyütmek içindir çoğu zaman. Deniz ne kadar büyükse, dalga o kadar büyük olur. Büyük insanlar, büyüklüklerini o büyük acılara borçlu değil midir zaten? Muhteşem olanın riski var. Muhteşem olan, riskle var. Olağanın üstüne varmak için; vasatı aşan çaba, cesaret, meziyet gerekir. Muhteşem insanlar, başarılar, hikâyeler... Muhteşem, bu yüzden bedel ödeme riskini alanlara bahşedilir.

Yaradaşlık & Yaranın Yararları

"Yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni" demişti Birhan Keskin. Ya da şöyle: En iyi keskin nişancılar yetiştirdi beni. Her saldırı savaşma kabiliyeti kazandırır aynı zamanda. Vuruldukça, vuruldukça ve ölmedikçe daha da güçlenir insan. Yaralananlar, yaralayabildikleri yerine onları asıl yaralayanları yaralayabilseydi; ne bu kadar çok insan yaralanır ne de bu kadar çoğalırdı yaralar. Yaralanma korkusundan yahut yara acısından olmayan, yaralanmanın erdemini bilen şefkat bu yüzden duyguların en yücesi. Şefkatin bu bilgisine canı yanmadan varan var mıdır peki?

Yaraların kardeşliği, yaradaşlık vardır. Yaranın içinde büyüyen güzellik vardır. Yaranın içinde şifası vardır. Yara neremizde olursa olsun şifa kendimizde çoğu zaman. Kendi yarasının şifası olabilen, kurtarıyor kendini her tür acıdan. Kendine şifa olamayana ise değen her şey yara zaten. Kendini kaybettiğinde çıkıp yürümek, kafası dağıldığında etrafı toparlamak, kırıldığında bir şeyleri onarmak ne iyi geliyor insana. Eylem, içte çözülemeyen her şeyin yolunu işaret eden en güzel şifa bazen. Büyük acıların küçük acıları bastırışı gibi...  Bazen bir yarayı keşif arzusu, o yaranın acısını bastırabiliyor. Yaranın keşfinden hem teşhis hem de sanat çıkıyor. Bu ilhamı insana sanatçılar ve filozoflar bahşetmiş olmalı. Acıyı dindirmenin en estetik biçimi bu olsa gerek. Çünkü yaranın keşfi de şifaya dahil.

Bu yazı Muhit Dergisinin 31. sayısında yayınlanmıştır.

Temmuz 22, 2022

Kısa Ömürlü Kraliçeler

-Khaled Mouzanar / Mreyte Ya Mreyte eşlik edebilir bu yazıya-

“Güç kazanabilmek için güzelliğin hâkimiyetinden başka bir şey tanımayan kadınlaşan aklın zenginleştireceği doğuştan haklarından feragat eder ve eşitlikten kaynaklanan saygın hazlara ulaşmak için emek sarf etmek yerine, kısa ömürlü kraliçeler olarak yaşamayı seçerler.” Feminist teorinin ilk kaynak kitaplarından olan Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi (1792) kitabında konfor için kendiliklerinden vazgeçen kadınlardan böyle bahsediyor Mary Wollstonecraft. Bugün bu tespit güncel görünümleriyle her çağın "prenses kadını"nın tanımı olarak hala yürürlükte gibi.

Kısa ömürlü kraliçeler olmak uğruna en tabi haklarından vazgeçen kadınların, kafeslere kapatıldığı halde tüylerini kabartan ve gülünç bir saygınlıkla duran kuşlara benzetir Wollstonecraft. Kadınların kendi varlıklarıyla nadiren baş başa kaldıklarını söyleyen Wollstonecraft; kadınların bu yüzden hislerinin esiri olduklarını, tefekkür yalnızlığından uzak kaldıkları için de düşünce boyutuna bir türlü geçemediklerinden bahseder. Tıpkı doğadaki kendini koruma yasasında olduğu gibi kurnazlığın zayıf zihinlerin bir tür kendini koruma yolu olduğunu vurgular. Çünkü zihin, düşünmekten haz alacak kadar gelişemediğinde tüm özverisini bedenine ve güzelleştirilmesine ayırır. Wollstonecraft ayrıca kadınların güzellik kaygılarının onları birbirine rakip kılacak bir etki yarattığının da altını çizer. Erdemli kadınların bile başka insanların yanındayken cinsiyetlerini unutmadıklarını çünkü her an diğer insanların hoşuna gitme kaygısı güttüklerini söyler. 

Wollstonecraft, bu görüşleriyle kadını yermek kastı taşımaz bilakis kadınların böyle eğitildikleri için böyle davrandıklarının altını çizer. Çünkü Wollstonecraft kitabını en çok da Rousseau’nun aydınlanma dönemi ilkelerini halka öğretmek amacıyla kaleme aldığı cinsiyetçi Emile’i kitabını eleştirmek için yazar. Kitapta Rousseau’nun ideal kadın öğrencisi olarak tanımladığı Sophie sanat, şiir, müzik, ev işleri gibi alanlarla kendini yetiştiriyorken; ideal erkek öğrencisi olan Emile beşerî, doğa ve sosyal bilimlerine dayalı bir eğitim almaktadır. Wollstonecraft tam da bu ayrım yüzünden eğitim eşitliğinin üzerinde durur ama kadınları da entelektüel ilgisizlikleri nedeniyle objektif bir şekilde eleştirmekten geri kalmaz. Günümüzde etkisi iyice kaybolmakla beraber kadınların erkeklere nazaran entelektüel & ilmî faaliyetlerde daha az bulunmasının bir nedeni de bu tip saçma ve hayalî kadınsal rekabetlerle zihinlerini daha fazla meşgul etmeleri. Üstelik dişil rekabetin yeni çehreleri var artık; kadın rekabeti günümüzde zihinsel, entelektüel ve ruhsal boyutta da çeşitleniyor artık.

Kendimizin Annesi

Wollstonecraft’tan bugüne kadınların zihinsel ve ruhsal olgunlaşmaları noktasında büyük merhaleler alındı. İlk dönem feminist hak taleplerinin bugün hemen hepsi elde edilmiş durumda. Fakat aşırı telafilerin zararları engellenemeyebiliyor. Örneğin Türkiye'de Y ve Z kuşağı genç kız ve genç kadınlar "annelerinin antitezi"ne dönüşüyor. Baskılanmış, engellenmiş, dışlanmış annelerine yaşatılmayan hayatı yaşamak istiyorlar. Çünkü bu ülkede birçok kadın seçemediği hayatları yaşadı. Okutulmadan ergen yaşlarda evlendirilip ergen yaşlarda anne oldu. Bu mahrumiyet kuşağının çocukları olan genç kadınlar, seçtikleri hayatı özgürce yaşamayı o yüzden bu kadar çok istiyor. Hemen her genç kızın belleğinde ya da çevresinde bu hüzünlü kuşağın taze trajedileri var. Sınırsız özgürlük isteği, taşkın öfke ya da radikal feminizmle ifadesini buluyor. Çünkü çoğu şey kolektif bilinçaltındaki bu açık yaralar yüzünden.

Fakat kadınlar zayıf ve savunmasız değil artık. Kadını zavallı, kurban, çaresiz göstermek isteyen her tür algının önüne geçilmeli. Kolektif bilinçaltına olumsuz etki ediyor böyle şeyler. Mücadele eden, güçlü bir varlık imgesi olmalı artık. Bu yüzden kadınlar en önce kendisinin annesi olmalı. Tıpkı bir bebek gibi görüp öz benliğini, koşulsuzca sevmeli varlığını. Yeni doğmuş bir bebek gibi korumalı her tehlikeden mevcudiyetini ve bir anne şefkatiyle, bilgelikle büyütmeli kendini.  Çünkü kadınlar olarak en çok kendimizin annesi olamıyoruz. Hemen herkese verdiğimiz şefkati, yaptığımız anneliği kendimizden esirgiyoruz. Ve kendimizi doğuramadan, büyütemeden ölüyoruz. Aynı hassasiyet ve adil bakışla, erkekler de en önce kendisinin babası olmalı. Kol kanat gerdikleri gibi bebeklerine; kollarını açmalı, kollar açmalılar kendilerine. Ve uçmayı öğrettikleri gibi öğrenmeliler uçmayı. 

Kara Venüs

Kadınların yeterince kanatlanamayışının önünde başka engeller de var. Chul Han’ın "Neoliberal performans öznesi kendinin girişimcisi olarak kendini gönüllü ve tutkulu bir şekilde sömürür." teşhisi kadının ontolojik statüsünü teşhir nesnesine ve kâr marjı yüksek ürüne indirgeyen ve nihayetinde insan bedeninin metalaştırılması üzerine mühim bir noktayı işaret ediyor.  Özellikle kadın bedeninin bir haz nesnesi olarak kullanılması gönüllü bir ifşa halinde kadınlar tarafından da destekleniyor. Üstelik bu gönüllü ifşa çok defa kadınlara özgür bir varoluş yolu olarak sunuluyor. Kendini gerçekleştirmenin sayısız entelektüel, bilimsel, sanatsal imkânı varken; özellikle kadınların varoluş biçimleri neden yalnızca giyinme, çıplak olma, cinsel özgürlüğüne indirgeniyor? En çok bu soru üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Başka yolu yokmuş gibi teşhir özgürlüğüne indirgenen kadın varoluşu, kadınlığı sömürüyor. Kadınlar çok daha nitelikli şekillerde var olabilirler. Kanatlandırma iddiası taşıyan çoğu şey kadınları kötücül sistemlerin hazzına hizmet ettiriyor sadece. Herhangi bir şekliyle "hazzın köle"si olan ya da edilen kadınlar geçerken var olabilir mi? Yolu bir şekliyle sömürüden geçen hangi varoluş gerçek bir varoluştur ki? Kadın bedeninin iradi ya da gayri iradi sömürülmesi kadına yine zarar veriyor çünkü. 

Tam bu noktada kadın bedeninin sömürülmesi üzerine Sarah Baartman'ın gerçek hikayesinden uyarlanan Vénus Noire (Kara Venüs) filmi en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Hotanto Venüsü olarak bilinen Sarah Baartman’ın yaşamı, yüzyıllardır değişen güzellik algısına rağmen kadın bedeninin sömürü nesnesi olmaktan kurtulamayışının en trajik örneklerinden biri olacaktı. 1789’da Güney Afrika’da doğan Baartman, yalnızca mensup olduğu Hatonta Kabilesi kadınlarına has bir şekil farklılığıyla büyük göğüs ve kalçalara sahip olduğu için yaşamını korkunç bir istismar olarak geçirir. Bir çiftlikte hizmetçi olan ve sonraları bakıcılık da yaptırılan Baartman’ın fiziksel farklılığı dikkat çekerek en sonunda bir teşhir ve sömürü nesnesi olarak İngiltere’ye gönderilecek ve zorla dans ettirilen haz nesnesine dönüştürülecekti.  Hendrick Caesar tarafından Fransa’da teşhir edilmek üzere satılan ve “beyaz erkeğin” fantezileri kışkırtması için gösteri yapmaya zorlanan Baartman, en sonunda Paris’teki (Museum d’Histoire Naturelle)’da (Doğal Tarih Müzesi) dönemin sanatçılarının, bilim adamlarının merakı için sergilenecek ve her türlü istismar, sömürü ve ırkçılığa maruz bırakılacaktı. Sadece yirmi beş yıl süren yaşamının sonunda bile cesedi yine rahat bırakılmayacak, sıradan bir kadavra uygulaması bile yapılmadan bilim ziyaretleri için teşhir edilen açık bir gömüt olarak sunulacaktı. 

Kadınların “kısa ömürlü kraliçeler” yahut kendi ülkesinin en kıymetli mücevheri mi olacağı bilinmez ama Sarah Baartman’ın hikayesinde yeterince kanlı elmas var. 

1 Film & 1 Kitap

Abdellatif Kechiche / Vénus Noire (2010)     

Mary Wollstonecraft / Kadın Haklarını Gerekçelendirilmesi

Mayıs 25, 2022

Çevrimiçi Zamanlar & Sanal Mezarlık


(Mono / Are You There? eşlik edebilir bu yazıya)

Sana, yıllar önce yazılmış ama verilmemiş bir mektubun ruhuyla başka bir mektup yazıyorum. Muhatabı sen misin? Yıllar önce ‘sen’ dediğim, şu anki sana ne kadar benzeyebilirse o kadar sen. Belki insanın içinde tek bir sen vardır da aslında, sen olan o senler zamanla başka yüzler giyindiklerinden onları başka kişiler sanarız ve sayarız. Sen kimdir, sen kimsin bilmiyorum. Ama Sen hep Sen'sin.

Gelecek zamanlardaki “Sen”e bir hitaptır ve bir zaman sosyal medyaya bıraktığımız her şey için de geçerli olacaktır belki de bu. Ben, o, biz, siz, onlar... Hepsi ne çok değişiyor zamanla. Adları, yüzleri, varlıkları, yoklukları. Oysa Maşuk hep Sen. Hitap edilen hep Sen. Sen bambaşka hâlde, yüzde ve kılıkta. Tıpkı böyle… Çok defa bir mektuba başlar da devamını getiremeyiz. Bazen adres yoktur, bazen hitaba düşecek bir isim. Ama hep bir mektup vardır içimizde. Göndermesek de. Yazmasak da.  Bazen de içimize atarız o mektubu. Öyle değil midir?  Asla okuyamayacak birine yazılan mektuplar, mektupların en güzelidir. O mektuplara "rast makamı"yla ulaşan muhatabı, okurların en güzelidir.

Kişisel Müzeler & Tutkunun Şiddeti

Kahramanı Kemal’in hikayesini anlattığı ve bir müzesi de olan kitabı Masumiyet Müzesi’nde Orhan Pamuk, bir tutkunun günden güne nasıl nesneleştiğini gösterir. Kitaptan ya da bir kitabın müze oluş fikrinden ve gerçek olan kahramanlarından bahsetmek yerine bir hissi nesneleştirip muhteşem bir somutluğa dönüştürebilen o tutkudan bahsetmeli. İstanbul Çukurcuma’daki müze, konuklarını her birinin altına tarih ve not düşülmüş ruj izli sigaralarla karşılar. Girişteki onlarca sigara ilk bakışta ürkütür çünkü Kemal'in tutkusunun muhteşemlikten korku verici bir saplantıya dönüşmeye başladığı o eşiktedir sigaralar. Tutkunun nesneleştiği o en yüksek nokta; tutkunun şiddeti böyledir. Tıpkı tutkuların hatırası gibi "Hatıraların Masumiyeti" ve hatıraların müzesi var. Ve hatıraların mezarı da var. “İnsan vedalarda da en sevdiğini sona saklar.”der Orhan pamuk.  Belki son notlarda da böyledir. 

Zaman aidiyeti mühim şey... İnsanların yaşadıkları zamana ait hissetmeyişi çağın melankolisinin nedeni. Özlediğimiz zamana aitiz, o zamanlarda hiç yaşamamış bile olsak. Zaman, bu kadar hatıranın yükünü nasıl kaldırabiliyor peki? O özlemin yükünü kaldıramayanlar bu yüzden müzelere sığınıyordur belki: Ruh Müzelerine. Saklanmazsa, yazılmazsa, kaydedilmezse kaybolacak muhteşemlerin yitip gitmesine dayanamayan, incelikleri ve güzellikleri gerçekten görebilen gözlere göstermek, anlatmak, keşfettirmek isteyen ve bununla hazların en büyüğünü duyan ruhlar bu yüzden müzelere tutulurlar. Ama bu teşhir, gösterme arzusu ya da egoist bir biriciklik hırsından değildir. Bu yalnızca güzelliği bir hazine gibi saklama isteğidir. Belki bir ruhdaşı tarafından keşfedilir de seyredilir diye. 

İnternetin muhteşem nadirlikteki güzelliklerinden biri sanal miras bırakmak... Tıpkı böyle sosyal medya hesapları ve ruhumuza tesir eden şeyleri paylaştığımız her platform, sanal müzelere, kişisel müzelere dönüşecek zamanla. Bizden sonra gelenler müze gezer gibi gezinecekler postlarımız arasında. 

Ölmek Hırsı

Peyami Safa, Bir Tereddüdün Romanı (1933) kitabında "İnsanda yaşamak hırsıyla beraber her an ölmek hırsı da var." der. Benzer bir rast makamıyla Albert Camus da Tersi ve Yüzü (1937) kitabında “Benim ölüm korkum, yaşama hırsımdan geliyor.” der. Ölmek bazen hırs mıdır? Ölüm, en büyük sorunun cevabının sırrını saklar bazen içinde. Ölüm bir cevaba dönüşür bazen de. Tutkuyla beklenen bir cevaba. İntihar bile o sorunun cevabına gitmektir bazen. Beşir Fuat en dramatik örneği değil midir bunun? Olmamayı, hiç olmamış olmayı istemek ölmeyi istemek değil. Ama... Olmanın yükünden ancak ölüm kurtarıyor insanı. İntihar, çok nadir şekilde de intihar ölüm tarihini seçmektir bazen. Bergman’ın The Seventh Seal (Yedinci Mühür) 1957 filmindeki ölümle satranç oynama sekansı muhteşemdir. Ölüm tutkulu bir cevap arayışıdır. Karakterlerin aralarında şöyle konuşur: -Tanrı’nın elini uzatıp kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum. -Ama o suskun. -Karanlıkta ona sesleniyorum ama sanki hiç kimse yok. -Belki de kimse yoktur. -O halde yaşam korkunç bir şey. İnanç, var saymak / yok saymak arasındaki o incecik çizgidedir bazen. Var sanan, yok sayanı; yok sanan da var sayanı asla anlamıyor. İsteyen var saysın isteyen yok. Ölüm, her şeyi ifşa edecek nasılsa. 

Mutlu, rengarenk bir yaz günü, soğuk bir esintiden sonbaharın gelişini hissedip hüzünlenmek gibi ölümü hatırlamak. Bazen de çok mutlu anlardan hemen sonra kalbe düşen kaybetme korkusu gibi... Sevginin taşkınlaştığı o noktada, sevileni kaybetme korkusu çıkagelir ve ölüm tüm kasvetiyle hatırlatır kendini. Taze bir ölüm haberinin, dünyanın beyhudeliğini insanın yüzüne tokat gibi vurduğu bir şuur hâli var. Bazı şeyler de o kısacık şuur anının birkaç dakika sürmüş hâli. Bu şuur bir ömür kadar sürseydi peki? İnsan, yaşamazdı. Ölüm ve yaşlanmaya dair çoğu şey olumsuz çağrışımları saklıyor içinde. "Saç ağarması" tabiri içinde yaşlılık ve ölüm korkusunu saklıyor. Oysa “saçların aklanması” büyülü bir şey. Dünya'nın kirinin üzerini örten kar gibi tıpkı. Ölüm gibi, ölümler de güzeldir bazen. İyi insanlar ölümüyle bambaşka iyilikler doğurur. Alimin ölümü sayısız ders bırakır ardında. Güzel insanlar ölümü bile güzelleştirir. Bazen de güzele en çok yakışan olur ölüm. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Ölümü Hatırlatan Kadın ve Yahya Kemal’in Rindlerin Ölümü şiiri gibi. 

Sonsuza Dek Çevrimdışı

Ölmüş insanların sosyal medyasına bakmak... Kendimi sıkça bunu yaparken yakalıyorum. Bir yaşamın kısıtlı da olsa seyrine bakarken. Bir çerçevenin içine görünmek istedikleri hallerini sunmuş, artık ölmüş insanlara bakıyorum. Bilhassa gözlerine. Sonra düşlerine, heveslerine, umutlarına, acılarına, hırslarına, aşklarına. Dinledikleri müziklere, giyindikleri şeylere, sarıldıkları dostlara, her şeylerine. Fotoğraf albümlerinden daha canlı üstelik. Videoları, sesleri, cümleleri var. Kendi yaşamlarının filmlerini çekmişler sanki. Selfieleriyle başroldeler. En hüzünlü kısmı tıpkı bir cümlenin noktasına denk düşen son postları... Filmin "the end" kısmı son postlarına denk düşüyor sanki. Sonra upuzun bir "çevrimdışı" Yeni bir ölüm tasviri: Sonsuza dek çevrimdışı... Artık ONLINE değil. Sonsuza kadar OFFLINE.

“Hayat, zaman kavramı olduğu için doğmakla başlıyor; ölümle sona eriyor. Zamanın olmadığı her yer ve her şey sonsuzlukla tanışacak.” Böyle demişti Bülent Parlak twitter hesabında, ölümünden yalnızca birkaç gün önce. Bazı soruların cevabı "o an"da değildir. Bazı soruların cevabı geçmiştedir, gelecektedir. Bazı soruların cevabı ise zamansızlıkta.

İsmimizin bir zaman, bir yerde, bir mezar taşında yazacağı fikri öyle tuhaf ki. Belki bu yüzden yazıyoruz biraz da. Mezar taşından daha güzel yerlerde yaşasın diye... Varlığımız. Yazıma başlarken yaptığım gibi tıpkı, bu satırların okuyacağı bir zamana saklıyorum bu fikrimi. Bir zaman sonra ölmüş olacak birinin bir paylaşımına dönüşeceğimi bilerek. Başka bir çevrimiçi zamanda bu satırları okuyacak o kimselere saklıyorum. Hüzünle ve keşifle.

2020’lerin baharında, bir gece vakti yazıyorum bunları. Bir zaman sonra ölmüş olacak, şimdide çevrimiçi olduğum herkese. Belki de artık şimdiki zamana bir alternatif olarak "çevrimiçi zaman"ı sunmalıyız.

Çevrimiçi dostlarım;

Yüzyıllar önce çekilmiş, sepya fonlu fotoğraflara nostaljik bir merakla baktığımız gibi tıpkı bakılacak bizlere de. Bu çevrimiçi beraberlikte, bir zaman, sanal bir mezarlığa dönüşeceğiz hepimiz. Kalan her şeyimizle hatıralara ve mezarlıklara dönüşeceğiz.

Nisan 30, 2022

Röportaj: "Kendilik herkeste nüvesi olan bir ideal, onu ortaya çıkaran şeyse cesaret"


Söyleşi: T24 / Ayfer Feriha Nujen, Yayın Tarihi: 3 Nisan 2022 

Link:

 - "Kendilik" ve "cesaret" çoğu zaman birbirinin içinde hapsolup kalan iki ayrı kavram. Çoğu zaman bu iki kavram birbirinin gerisinde de kalmıştır. Bu iki kavramı yan yana getirmek cesaretinden başlayalım lütfen. "Kendilik Cesareti"ni ortaya çıkaran bu kavramlardan hangisi oldu ilkin sizin için?

İronik bir itirafla bu kavramları yan yana getirme cesareti gösteren ilk kişi olmadığımı söyleyerek başlamalıyım o halde. "Kendilik Cesareti" ifadesi bana ait olsa da sayısız benzer kullanımı var. Kendi olma cesareti / Kendin olma cesareti diye psikolojide kullanımları var mesela. Hatta biri Osho'nun(!) kitabında. "Olma cesareti, Yaratma Cesareti, Yazma Cesareti, Hakikat Cesareti" gibi kitaplar da var. Umarım daha da artmaz, klişe raddesine geldi ve geçiyor çünkü.

Kendilik ve cesaret arasında bir seçim yapmak durumunda kalsaydım önceliğim kendilik olurdu. Lisede yazdığım bir denemenin bile paragraf başlarından akrostişle "Kendimiz" yapmıştım mesela. Kendilik herkeste nüvesi olan bir ideal, onu ortaya çıkaran şeyse cesaret. Cesaret de kendilikten sonra gelen ve onu sona, nihayete erdiren o muhteşem itki.


- Ebu Hayyân et-Tevhidi'nin, "En güzel söz, nesri andıran nazım ile nazmı andıran nesir arasında bir imge niteliği taşıyan sözdür" cümlesi metinlerinizi tanımlamada benim de ileri sürebileceğim bir cümle. Denemecilik tarzınızı siz kendiniz nasıl tanımlarsınız? Bu da kendiliğin bir ürünü ya da özelliği midir sizin yazma biçiminizde? 

Harika bir keşif… Ve ne güzel bir iltifat. Böyle algılanıyorsa üslup anlamında hedefime yaklaşmışım demektir. Ben adına "Ruhça" dediğim bir yazının peşindeyim. Ruhun, için ve zihnin sesini yazıya getirmek istiyorum. Bazı cümlelerimi mısra gibi düşünüyorum, ama şiir olarak kurmak istemiyorum. Oruç Aruoba'nın, şiiri ve felsefeyi bir araya getiren ritmini bu yüzden çok seviyorum. Fikri en estetik biçimde sunmak, yazma idealim bu. 

İnsanlar etkilemek istediklerinde şiirselliği, inandırmak istediklerinde hikâyelendirmeyi, ikna etmek istediklerinde düşünceyi kullanıyorlar. Şiiri müziğe, öyküyü gezintiye, romanı yolculuğa yakıştırıyorum. Denemeyse sohbet etmeye benziyor. Çünkü içler arası, iç sesler arası bir konuşmaya benziyor deneme. Deneme bu yüzden özgün ve özerk olmak durumunda. Kendine ait bir düşünce, üslup ve dünya kurabilen yazarları hazla okuyorum. Felsefi denemelere bayılıyorum. O denemelere edebi bir lezzet katan ve özgün bir düşünce üretebilen her ismi hususi bir dikkatle takip ediyorum. Şu an aklıma düşen başlıcaları; Simone Weil, Cioran, Chul-Han, Oruç Aruoba, Ayn Rand, Irigaray, Kristeva ve Arno Gruen.


- Kitabınıza, metinlerinize bakınca ılımlı, düşün dünyasında birbirinden çok farklı yazanları bile kimi konularda ortak çerçevede buluşturabildiğinizi görüyorum. Fakat birey olarak çok daha radikal ve sert çıkışları ve eleştirileri olan da birisiniz. Bu nokta da cesaret ve kendiliğin birbiriyle çatıştığını düşünebilir miyiz? Burada bir çatışma yaşıyor musunuz kendinizle ilgili olarak?

Nietzsche'nin en sevdiğim sözlerindendi: "Uçurumları sevenin kanatları olmalı." Keşif arzum uçurum kenarlarına götürdü hep ayaklarımı. Tezatlarda raks etmeyi severim. Yazgım da böyle oldu hep. Ruhumu en yakın bulduğum hayvan, kartal. Dışarıdan böyle görünmesine şaşırmıyorum o yüzden. 


- Açıkçası biz ayrı dünyaların insanıyız. Bu bir sır değil ve gayette normal. Düşün dünyamız da duruşlarımız da varoluş biçimlerimiz gibi çok farklı. Ben bu farklılığı seviyorum ama. Hele ki neredeyse akran olmamıza rağmen genç bir yazan olarak birikiminiz beni gerçekten etkiliyor ve sevindiriyor. Yani farklı yaklaşımınıza rağmen yazarlığınızdan bir şeyler öğrendiğimi inkâr edersem, kendimi inkâr etmiş olurum. "Kendilik Cesareti içerisinde bunu yaşadığım yazarlar var" diyeceğiniz örnekler var mı? Kimler ve neden? 

Çok teşekkür ediyorum. Farklı arkadaşlıklar, medeniyettir. Birçok akıllı insan "zihinsel dengelenme"lerini, saygı zarafetini, aklı selim ölçüsünü; kendinden farklı düşünen, yaşayan ve inanan insanlarla kurduğu arkadaşlık ilişkilerine borçlu. Bu zihinsel görgüye sahip olan herkesle saatlerce konuşabilirim bu yüzden.

İdeolojik, yaşam tarzı olarak benzer olmadığım hatta tezat olduğum onlarca yazarı merakla, zevkle, keşifle, ciddiyetle okuyorum: Julia Kristeva, Albert Camus, Ulus Baker, Birhan Keskin, Oruç Aruoba, Orhan Pamuk gibi... Kendi "iyi/doğru/güzel/yüce olan"ımı sağlama fırsatı veriyor bana benzemeyenler. 


- Ben de çok teşekkür ederim. Nezaket yaşatır, samimiyetle. Peki, örneğin, kitapta adı geçen ve yorumladığınız isimlerden Simone Weil bana göre de agnostik ama mistik de ve parçası olduğu, içinde yaşadığı topluma-gruba baktığımda bir anarşist. Fakat siz onu bir azize gibi tarifliyorsunuz. Hakeza Kierkegaard da bana göre dindar değil, ama inançlı (imanlı). Yine Nietzsche din ve tanrı karşıtı biriyken onu da "küskün" diye ifade ediyorsunuz. Bu isimlerin çelişkilerini netleştirdiğinizi söylemek doğru olur mu?

Bazı soruların cevabı net ve mutlak değil çünkü. En basiti bu isimlerin gerçekten nasıl olduğunu "gerçekten" tanımlayamayacak hiçkimse. Tolstoy'u bile Müslüman gibi sunmak bönlüğünden bahsetmiyorum, hayır. Oscar Wilde "tanımlamak, sınırlandırmaktır" diyor. Tanımlamak, indirgemek oluyor maalesef çoğu zaman. Ama her birimiz kendi idrak imkanlarımızla zihnimize düşenleri ifade ederek anlamı çoğaltmalıyız. Böyle çoğalan anlamlar bizi hakikatin o doğru görünen seçeneklerine daha iyi yaklaştıracak çünkü.


- Kitapta, "Tanrı Kierkegaard'la ne kastetmiş olabilir?" başlığı altında Nietzsche'nin Tanrı ile olan çatışmasını da anımsatarak bir şeyin ya da hâlin, söylemin, duruşun tersinden de okunduğunda aynı sonuca varacağına dair -kendimce ben öyle algıladım- ifadeleriniz var. Buradan şunu mu anlamayız, "insan sevdiğiyle uğraşır" yani bu bir çatışma olarak da mı aksiyle vücut bulur yoksa bunu böyle yorumlamak istediğiniz sonucuna mı varacağız? Hangisi?

Modern insan en tutkulu ilişkisini; aşk ve nefret uçlarında Tanrı'yla şiddetli geçimsizlik tezahüründe yaşıyor. Tanrı'ya olan bu antitez üretme telaşından da ateizm değil, anti-teizm çıkıyor çoğu zaman.

Duygusal ihtiyaçtan filizlenen dini seçimler gibi bazı ateizm yorumları da Tanrı'yı terk eden eski sevgiliymiş(!) gibi görmeye benziyor. Tuhaf nispetler, aşağılama hırsı, eğlenerek intikam almak vs. İnanmamak değil de hala acıyan bir yarayı saklamaya çalışmak sanki. Kitaptaki o bağlamda bu ihtimale kapı açmıştım.


- Denemelerinizin felsefi derinliğini ben belirleyemem, ama bana göre de tabii ki felsefi bir derinliği, felsefeyle bir biçim aldığı ortada. Sorgulamak kadar yorumlamak da felsefeyle ilgilidir çünkü. Felsefeye yatkın bir millet olmadığımızı söylerdi merhum Prof. Dr. Teoman Duralı. Fakat "Kendilik Felsefesi" de bir başına bunun aksi değil midir? Biz felsefeye yatkın bir toplum değil miyiz? 

Şiir, öykü gibi nesirler de birbirine benziyor artık. Oysa nesir en önce üslûp yazısı olmalı. Klas kitaplar, seçkin referanslar... Yoğun veri, malumat, ama bir savı bile olamayan, bittiğinde zihne tek bir soru bırakmayan yazılar... İyi nesir zihni tahrik eder, güçlü bir soru bırakır oysa. Bugün maalesef birçok yazının bir savı, bir tezi bile yok. Sayfalarca yazılmış bir yazıyı okuyorsunuz, zihninize düşen bir soru bile kalmıyor bittiğinde. İyi üslup çoğu kez parfüm etkisi yapıyor, ama iyi bir nesir daha fazlasını da yapmalı. Böyle yazılara "parfüm yazı" diyorum ve bu açıdan Teoman Duralı'ya katılmamak elde değil. Bu anlamda şiir, öykü, roman gibi türler yerine denemede ısrar ederek riske giriyorum. Ama bu riskin bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Bir de özellikle "genç yazar", "deneme birikim yazısı"dır klişeleri var. Cioran en iyi metinlerinden biri olan "Gözyaşı ve Azizler"i yazdığında 25-26'larındaydı. Evet, tecrübe, deneyim, birikim yaşla artıyor çoğu zaman ama özgünlüğün ilk işaretleri o ilk metinlerde var. Ben ilkel metin diyorum onlara. Çünkü yazı süreçlerinin de insanlar gibi büyüme evreleri var: Doğum-çocukluk evresi, ergenlik evresi ve erginlik evresi. 


- Kitabınız sadece felsefi açıdan ya da edebi açıdan düşünleri ele alan düşünler değil. Psikanalizler de içeriyor. Bu bir yöntem elbette... Ben bu yöntemle de metinlerinizi oluşturduğunuzu düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Multidisipliner çalışmanın ve okumanın etkisi sanırım. Cömert bir tespit, zevkle katılabilirim buna. Evet, böyle anlaşılmasından fazlasıyla mutlu olurum. İnsanın ilkel, kötücül ve karanlık doğası ilgimi çekiyor. Fakat bunu çoğunun yaptığı gibi kendini mutlak özne, başkasını nesne tahakkümüyle yapmak yerine bazen kendimi nesne etmeyi tercih ediyorum. Bu yöntem kaçınılmaz olarak psikanalize itiyor. Irigaray, Kristeva, Arno Gruen gibi birçok kuramcının denemelerini de bu yüzden seviyorum sanırım.


- Kitap dolu dolu bir kitap, pek çok yazarın pek çok konuda -bugünün merkezindeki pek çok sorununa dair çözümlerini de içeren- yaklaşımları ve eserlerin varoluş biçimlerini de içeriyor. Bütün bunlar ve yazan biri olarak sizin varoluş ve yaklaşımlarınızla ilgili ne söylüyor peki "Kendilik Cesareti" okura?

Kendilik Cesareti 6 yılda yazılan 36 denemeden oluşuyor. Tezli bir kitap gibi kurgulamak istedim, kitabın en sonunda 40 soruluk bir mülakat var. Kitabın zihnimde kurgusu, bölümleri hep vardı, ama sırf kaynakça kısmıyla bile 2 ay uğraştım. Hem kaynakça olsun hem de kitabın en sonunda güzel bir kitap listesi gibi dursun istedim. Ayn Rand, Camus, birçok yazar felsefesini kurmacayla okuruna anlatma yolu seçmiş. Ben yolu uzatmak istemedim. 


- Kadın yazarlar, kadınlar ve kadınlık üzerine yazmış erkek yazarlar, kadınlık, feminizm üzerinde yoğunlaşmış bir çalışma da bu aynı zamanda. Her fikirden -sadece kadınlar değil erkekler de- yazarın kendine göre bir feminist tanımlaması ya da kendini feminist tanımlama biçimi var. Örneğin, Bell Hooks, "Feminizm Herkes İçindir" derken, kimi feministler buradaki "herkesin" kimler olduğuna odaklanır. Siz feminist misiniz ya da size göre feminizm nedir, ne değildir? 

Evet, dominant bir düşünce ve ortamına itirazla başlamak cesaret istiyor bugün. Böyle bir ortamda yeni ve farklı bir şey söylemek linç edilme, itibarsızlaştırılma gibi riskleri göze almayı gerektiriyor çünkü. Hırçın bir feminizm var bugün. Duygusal bir feminizm. Daha ağzınızı açtığınız an bir şeyleri yanlış ifade ettiğiniz için sizi azarlayan bir feminizm. Bu şiddetli feminizm şekli kadınlara daha çok zarar veriyor oysa. 

Daha önce de ifade ettiğim gibi popülist ve radikal feminizme itirazım var benim. Çünkü ikisinin de faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum kadına ve kadınlığa. Kadının tarihsel konumu radikal feministlerce rövanşist ele alınıyor ve mesele ontolojik bir değerdeyken cinsiyet kavgasına indirgeniyor. Erkeklerle, erkle yahut herhangi bir türden muktedirle olan savaşa indirgenen intikamcı bir feminist yorumuna itirazım var.

Varlık, insan, kadın sıralamasıyla temellenen bir feminizmin kadının varlığına hak ettiği itibarı getirecek en saygın yöntem olarak görüyorum. Kendiliğinden filizlenen, güçlü bir kendilik feminizmi belki de. Bugün hepsinden önce aklı selim bir feminizme ihtiyaç var. Aklı selim, otantik bir feminizmden yanayım. "Feminist değil, Skotusçuyum" diyen Kristeva gibi kendimi "feminist" kelimesiyle sınırlandırmak istemem ama.


- Sizce bir yazar kendi varoluşuyla ilgili ortaya koyduğu bir kitapla -bu çoğunlukla ilk kitabı olur- sonradan tavır ve söylem olarak çatışmaya başlar ve çelişirse yazın geleceğiyle ilgili ne yapmalı? Olmaz demeyin, olabilir çünkü. Siz örneğin, bir gün yazdıklarınız ve söylemlerinizle çeliştiğinizi fark ederseniz, "Kendilik Cesareti" bağlamında nasıl bir karar alırdınız? 

Yıllar önce kendime mahlas diye seçmiştim: Vitam Vero Impendenti. Hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi demek. Rousseau'nun "Yalnız Gezerin Düşleri" kitabında geçiyor. Rousseau bu sözün hakkını ne kadar vermiştir ki? Böyle sözlerin altını doldurmak kolay değil. Hayat büyük sözler için büyük bedeller istiyor çoğu zaman. Bazı sözlerimin büyüklüğünün farkındayım, onların altına sığmanın hiç kolay olmadığının da. Belki bu yakışıksız duruma düşmeyi göze almak da yazmanın bedelidir ne dersiniz?

"Asla gözlerini kaçırma Kurt, gerçek olan her şey çok güzeldir." Geçtiği filmi hâlâ izlememiş olsam da bu repliği çok severim. Gerçeğe yenilmekten korkmuyorum. Gerçeğin şiddeti karşısında acı çekmekten de. Yeter ki gerçek görünen, gerçekten "gerçek" olsun. Kendimle çelişmekten korkmuyorum bu yüzden. Çünkü her çelişkim bana kendimi doğrulama imkânı sunuyor. Altını çizdiğimiz bazı şeyler en güçlü değil, en ihtiyacımız olan şeyi gösteriyor çoğu zaman. Kendi vurgularımı da böyle görüyorum. Ben kendi idealimi yazıyorum. 


- Kesinle doğru ve yerinde. Gerçekten ne söylediğini bilen bir yazanla sohbet etmenin saadetine erdim şimdi. Daha uzun bir söyleşi olmasını dilerdim, fakat her şey her yere sığmıyor. İnsanın dünyaya sığmaması gibi… Bir gün yan yana gelmek dilerim. Karşıtlar da konuşabilir, beni yanıtladınız, teşekkür ederim. 

İyi sorulara muhatap olmak büyük şans. Böyle sorgu-soruları çok seviyorum. Zihnimin ve ruhumun tetiklendiğini hissediyorum. Farklı olan çoğu şey tehdit algısı bırakıyor birçok insana ama ben bu tetiklenme hâlini seviyorum. Sıkı sorularınız için ben teşekkür ediyorum asıl.

Röportaj: “Hep bir keşif hazzı vardı içimde.”

Söyleşi: Dünya Bizim / Emre Orhan Gökalp, Yayın Tarihi: 15 Nisan 2022 


Sohbete ilk olarak sizinle yani hikâyenizle, yolculuğunuzla başlamak isterim. Mesela, nasıl bir çocuktunuz? Geçmişiniz, aileniz ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Taşrada, kitaplığı olan bir eve doğdum. Kaçınılmaz bir bağ kurdum bu yüzden kitaplarla. Okula gitmeden defterlere ve kitaplara ilgim vardı. Anasınıfına başlamadan önce kardeşlerimin peşine okula gitmek için düştüğümü ve bir defter bulup ödevlerini taklit ettiğim zamanları hatırlıyorum. İlkokulda popüler, çalışkan bir çocuktum; ilk gençlikte fazlasıyla içe dönük… Kitaplarla aram hep iyiydi ama. Hayatla aramın bozulduğu her zaman kitaplarla daha güçlü bir bağ kurdum. Babam öğretmen, onun gençlik kitapları da miras oldu ve başka bir dünyanın yolunu işaret ettiler bana.


Peki, yazmak ve okumak sizin için ne ifade ediyor? Bu ikisini tam olarak hayatınızın neresine konumlandırırsınız?

Yazmak ve okumak, benim temel ihtiyaçlarım. Ontolojik ihtiyaçlar, varoluşsal yatkınlıklar ve gizli arzular yaşamımızın merkezinde duruyorlar. Okumak ve yazmak için bir prosedürüm yok ama. Uzanırken, yürürken, yolculuk yaparken, gece ya da sabah fark etmez, her an yazıp okuyabilirim. Yolda yürürken aklıma bir cümle düşer, hemen telefona kaydederim mesela. Sanırım en çok da bu spontane cümlelerden yonta yonta inşa ettiğim yazılarımı seviyorum.


“Onun için zihnimi reşit kılan yazar diyorum…”

Hayat serüveninizde özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce insanları kimlerdir?

Saydıklarımdan daha fazla ama üç kişiyi seçiyorum bu soru için: Tolstoy, Ali Şeriati ve Oruç Aruoba. Tolstoy, zihnimi ve ruhumu ayartan ilk yazardı. On iki yaşında “İnsan Neyle Yaşar?” kitabıyla tanıştım, o kitap bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazanırdı. O yılın yaz tatilinde baya kitap okuduğumu hatırlıyorum. Diğeri Ali Şeriati… Onun için zihnimi reşit kılan yazar diyorum çünkü sadece yaşımız değil, aklımızı da reşit kılan kitaplar ve o kitapların yazarları vardır; işte benim aklımı reşit kılan da oydu. Diğeri ise Oruç Aruoba… Özgünlük kaygısını, sadece yazmanın yetmediği, yazarın kendi yazısını kendi benliğince, ruhunca nasıl işleyebileceğini ve bunun ne kadar mühim olduğunu onda keşfettim.


“Kendilik Cesareti” adlı deneme kitabınızın oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi?  Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Üçe ayırıyorum bu süreci de çünkü yazma süreçlerinin de insanlar gibi büyüme evreleri var: Doğum-çocukluk evresi, ergenlik evresi ve erginlik evresi. Lise yıllarıma ait kırk yazılık bir dosyam var, en ilkel yazı formum o. Ardından blogdaki yazılar geliyor. Blogdaki asi, tutkulu, kalıba sığmayan, türsüz yazılar da ergenlik sürecine tekabül ediyor. Ardından süreli dergilere yazı gönderdiğim dönem var, orada ergin hâline varıyor yazılar. Edebiyat dergileri insanı disipline ederek yazı görgüsü kazandırıyor kesinlikle.

Kitap süreci kolay oldu diyemem. “Kendilik Cesareti”, altı yılda yazılan otuz altı denemeden oluşuyor. Tezli bir kitap gibi kurgulamak istedim, kitabın en sonunda kırk soruluk bir mülakat var. Kitabın zihnimde kurgusu, bölümleri hep vardı ama sırf kaynakça kısmıyla bile iki ay uğraştım. Hem kaynakça olsun hem de kitabın en sonunda güzel bir kitap listesi gibi dursun istedim.


“Eğer hakikati arıyorsanız hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” cümlesinden yola çıkarak size şunu sormak istiyorum: Zeynep Merdan’ın arayışı nedir?

Bu cümle, Ian Dallas’ın (Abdulkadir es-Sufi) Garipler Kitabı’nda geçen bir cümle ama benim arayışımın istikametine de uyuyor fazlasıyla. Arayışımdan bahsetmek yerine arayışımın itkisinden bahsedebilirim. İçimde kendimi bildiğimden beri duyumsadığım bir keşif hazzı var, sanırım tüm arayışlarımın nedeni de o hazzın kendisi.


Yazılarınızın da yer aldığı “Ruh Müzem” adlı blog sayfanızdan da konuşmak isterim. Böyle bir sayfa açma fikriniz ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? Nasıl ve ne şekilde ilerledi? Bu sayfanızı ilerleyen zamanlarda farklı bir mecraya dönüştürme fikriniz var mı?

Buhranlı, başarısız ve ilginçliklerle dolu bir gençlik ve üniversite sürecim oldu. Seçilmiş bir yalnızlıkla, aksi bir asosyallikle en arka sırada Nietzsche olduğum zamanları hatırlıyorum. Dünyayı, kendimi ve kendimi protesto ettiğim zamanlar… Kitaplara yaslanıyordum, kitaplardan güç aldığım bir zamandı. O zamanları hayatımın en mühim zamanları olarak görüyorum şimdi.

Kelimelerin büyüsüne inanıyorum. Ruh kelimesine çok yoğunlaştığım bir zaman vardı on sekiz yaşlarda, blogumun ismi de -Ruh Müzem- buradan geliyor. Ardından “Keşf” kelimesi geliyor. Kendimi tanımlama kaygısıyla “Keşfsever” koymuştum adımı, otuz bir yaşındayım ve bu, hâlâ yürürlükte. Şimdi bakıyorum da tüm bu kelimeler -ruh ve keşf-, ilk gençliğimin o patikaları hâlâ yürüdüğüm rotamı çizmiş. Blogu başka bir mecraya dönüştürmek gibi bir düşüncem yok, bir müze gibi gördüğüm için antika bir hâlde kalsın istiyorum.


Deneme türünde en çok sevdiğiniz, defalarca okuduğunuz, size yol gösterici niteliğinde bir başucu kitabınız, kitaplarınız veya bir yazar var mı? Varsa isimlerini ve nedenlerini öğrenmek isteriz.

Çok var. Felsefî denemelere bayılıyorum. O denemelere edebî bir lezzet katan ve özgün bir düşünce üretebilen her ismi özel bir dikkatle takip ediyorum. Bu kapsama giren her tür kitap zihnimi cezbediyor. Şu an aklıma düşen başlıca isimler: Simone Weil, Emil Cioran, Chul-Han, Luce Irigaray, Julia Kristeva… Ve en son da Arno Gruen.


“Kitapların da bir vakti olduğuna inanıyorum.”

Okumalarınız belli bir program, konu veya düzen dâhilinde mi?

Bir yazı ve tez için değilse hayır. Kitapların da bir vakti olduğuna inanıyorum. Bilinç hazır olduğunda kitap ve okur çarpışıyor çünkü birbirine. Ama bir tarifi olacaksa faydasını çok gördüğüm okuma biçiminden bahsedebilirim: Ruha, zihne ve göze yapılan okumalar. Asla birinden ibaret bir okuma güncelim olmuyor.

Sadece ruha yapılan okumalar, insanı dünyadan fazlasıyla koparıyor. Ağır tasavvuf klasiklerine daldığım dönemler öyleydi. Dünyayla sağlıklı bir bağ kuramayacak kadar yeryüzü gündeminden uzaklaşmıştım. Sadece zihne yapılan okumalar -akademik okumalar genelde bu minvalde- idrak ve derinlikten fazlasıyla yoksun bir malumat ukalalığı veriyor. Göze yapılan, estetik bir edebî bakış kazandıran roman, öykü gibi okumalar ise ruhî bir derinlik ve entelektüel birikim vermekte nakıs kalıyor genelde. Okuma alışkanlığı kazanabilmek için bu kulvar müsait ama derinleştirmek için yetersiz. Üçünü eş zamanlı götürmek bence en güzeli.


“İnsanın istikametini tutkuları tayin ediyor.”

Son olarak neler söylemek istersiniz? Gelecekte hayata geçirmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

İnsanın istikametini tutkuları tayin ediyor. Şu an tek düşündüğüm şey, tezimi nihayete erdirmek. “Kendilik” üzerine daha akademik çalışmalar yapmak istiyorum. Ardından on dört ila on sekiz yaşlarımda yazdığım ilkel metinlerim üzerine bir çalışma düşünüyorum. Başka bir gözle yeniden okuma, bir nevi kendimi okuma… Eski bir beni, yeni benler tezahürüyle okumak.  Bunu kendi benliğimden ziyade yeni bir okuma pratiği olarak kurgulamak istiyorum. Umarım hakkını verebilirim.

Nisan 23, 2022

İçine Açan İnsan


Her insanın bir çiçek açma zamanı var. Tohumuna göre, toprağına göre, güneşine göre… "Ben tam kendime göre" diyordu Turgut Uyar. Hiçbir şey için geç ya da erken değil bu yüzden. Çünkü çiçek açma zamanı da kendimize göre. Çiçek zamanı gibi çiçeklenişin sessizliği de var. Çiçek açar ama açığını söylemez. Belki söyler ama kendi diliyle söyler. Çiçeklerin hallerinde ne çok sessiz işaret var. “Dış görünüşe rağmen, kuş, çiçek ya da yağmur formundaki bir kaligram, ‘bu bir güvercindir, bu bir çiçektir, bu bir sağanaktır’ demez; bunu deyince ve sözcükler konuşmaya başlayıp bir anlam sununca, kuş uçmuştur ve yağmur kurumuştur bile” der Michel Foucault Bu Bir Pipo Değildir kitabında. Çünkü bir çiçek de yalnızca bir çiçek değildir. 

Herkesin herkesle yarıştığı, her şeyin her şeyle boyunun ölçüldüğü bir zamanda insanın kendi zamanını, çiçek açma zamanını bulması bir ömür sürüyor bazen. Kendi ritmini, hızını, vaktini bilen, bilmenin telaşsızlığında bekliyor kendini. Gayretten sonraki bekleme hâli, yağmur sonrası toprak kokusuna benziyor. Gayret, yağmurun telaşına; dinmiş ve nemli topraksa insanın teskin olmuş kalbine benziyor. Geriye filizin müjdesini beklemek kalıyor. Zorluktan sonraki ferahlık bir çiçeğin açısındaki gerilime benziyor. Ruhu hırpalayan her zorluk, tekâmül vesilesi oluyor. Katlanışın şiddeti kadar varlığındaki güzeli açıyor insan.

İçine Açmanın Güzelliği

İçe vurumcu ya da dışa vurumcu olamayışın arasında bir hal var; içini dışarı vurmak, içini açmak, içine açmak… Dünyalara sığmayan, kabına sığmayıp taşan o şeyi içine sığdırmanın suskunluğu, içe açan tomurcuk: Güzel suskunluk gibi tıpkı. Bazı insanlar içine açar. İçine de açamazsa sinesinde ukde çiçeği patlar. Bazen bir hevesin öylesine canına kastedersiniz ki; kurtulma kudreti bulup ümit olacaksa yaşasın, değilse zavallı bir hevesken ukde kalıp ölsün diye. Heves bir çiçektir çünkü. Açamazsa ukde olur, sinede yumrusu kalır.

Gözyaşı, kalbin bahçelerinden binlerce filiz çıkaran bir yağmura benziyor. Yağmurun bereketi insanın bahçesine ne denli güzel düşerse insanın zihninden ve kalbinden çiçekler patlar. Varlık Çiçekleri... Bakımı özen, zarif bir dikkat ve özel bilgi isteyen nadir çiçek türleri gibi bazı insanlar. Eşsizce açmak için hususî alâka bekliyorlar. Ama... Yaşamın meşakkatli yollarından zorlukla geçenlerin ne hâli ne de "vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" İçine açmak, içini açmaktan ne kadar farklı içini dökmek…  Dertleşmek ve "içini çöp gibi dökmek" arasında büyük bir fark var. Dertleşilen muhatabın ikamesi yoktur. Sohbet biriciktir. İçindekileri çöp gibi dökmekte ise muhatap önemsizdir. Amaç, kendine çöp kutusu olacak birini bulup içini boşaltmaktır.

Yanlış Çiçek

Ters çiçekmiş o... Dışına saçaklarını, içine yapraklarını açarmış. Yerin yüzündekiler saçaklarını görürmüş de yeraltındaki çiçeklerinin kokusunu duyamazlarmış... Kurumuş çiçeklerden, yalnız çiçeklerden bile hüzünlüdür yanlış zamanda açan çiçek. Çünkü tüm çiçeklerden önce ölür yanlış çiçek. Kurumuş çiçek ki bir vakitler açmıştır. Yanlış çiçekse henüz ilkinde, ölümüne açmış. Halis bir niyete tohumlu ama o zaman ve zeminde açılıverse filiz vermeyecek -ve hatta budanacak- güzelliklerin beklediği bir vakit var toprak altında. Bırakın saçaklarıyla ters bir çiçek büyütsün yeraltında. Günyüzü görmeyiversin açınca ölüvereceğine.

Yaşamımızdaki küçük olaylar büyük şeyler işaret eder bazen. Annemin açmasını yıllarca sabırla beklediği kaktüsünün kocaman çiçeğini hayranlıkla seyrettiğim o gün anladığım gibi. Annemin açan tüm çiçeklerinin arasında tek çiçeksizi oydu. Çiçeksizliği, tekliği, dikenleriyle bana benzerdi.  Muhteşem çiçeğini gördüğümde anlamıştım ki kendi vaktini bekliyormuş yıllardır. Vaktini yıllarca bekleyen başka çiçekler de var. Meksika çöllerinin yüzeyini oluşturan Agave bitkisinin çiçek açması yüz yılı buluyor mesela. “Sabır otu”, “Yüzyıl bitkisi” gibi isimleri de olan Agave kaktüsü, ömrü boyunca bir defa çiçek açmasıyla biliniyor. Belki kimilerinin çiçeklenişi tıpkı böyledir.

Çiçeksizlik Hıncı & Dikenin Hıncı

Kasıtsız olsa da insana en çok zarar veren en yakınları bazen. Tıpkı bir çiçeğin yanı başında tüm mevcudiyetiyle ona sarılan, varlığını kuşatan ve zamanla yok eden sarmaşık gibi... Sarmaşıklar gibi çiçeklenişe diken olan başka şeyler de var. Çiçekleniş, varlığımızın nüvesinden kendimizi filizlendirmeye benziyor. Çiçeklenemediğinde ise bir çalı kadar hırçın, çaresiz ve hırpani budaklanıyor insan. Varlığı nefretten kurumuş insanlar; dikenli, kuru bir dala benziyor. Ne sulanıyorlar ne budanıyorlar. Hayatının hiçbir anında çiçeklenemeyen, filizlenemeyen, yeşeremeyenler etrafını da kurutuyor.

Böylesi kurutucu bir kin, bir tür budama ısrarına benzer. Kin, yıllarca elinden düşürmediği makasla, yabani ot bellediği köklere darbeler savurur da yine de kökünü kazıyamaz güzelim çiçeğin. Ellerindeki yaraların yorgunluğuyla kala kalır sadece. Tıpkı böyle içimizde saçaklanan her kötü his o saçağı dallandırıp budaklandıranları; filizlenen her güzel his de o filizi çiçeklendirenleri çağırıyor. İçinde besleyip büyüttüğü her his böyle yaşamına dolanıyor insanın. Güzel her şey, çiçekleri sallandırabilecek kadar ince bir esintiye benzer. Kötü şeylerse; hızla yayılan azgın tomurcuklara.

Çiçek Koparma İtkisi

Sevinmek, çiçek toplamaya benziyor. Kırılmak, çiçekler gibi koparılmaya. İç, çiçeğin ta kendisi. Her şey kopuşta gizli. Kurumuş bir bahçede, bataklıkta ya da bir çölde kendiliğinden bir çiçek açıvermesin, hemen koparırlar onu. İnsanların kendiliğinden bir güzellikle kurmayı başarabildiği tek bağ bu bazen: Onu koparmak. Bazen bir çiçeği dalından koparmak öylesine hazindir ki, kalp öylesine dayanamaz ki onun zarif ölümüne, gidip o çiçeği dalından koparıverir. Çiçeği değil. İçini… Öldürmek için…

İki kız çocuğunun dostluğu kadar zarif, masum ve muhteşem çok az şey vardır. Onlar bir dalda tomurcuklanan iki çiçek gibi, biri diğerini kendi varlığına tehdit görmeden güzelliği çoğaltmanın inceliklerini bilirler. Masumiyetin bu güzelliği neden hüzün verir peki? Masumun seyri henüz açmış bir çiçeğin tazeliğine benzer. Ardından o tazeliğin bitimsiz olmadığını, sonsuza dek sürmeyeceğini fısıldar bilge zaman. Solacak olanı bilmenin hüznüdür bu.

Mezarlık Çiçekleri

Kalp, içinde bir zamanlar yaşattığı her şeyin gömüldüğü mezarlığa dönüşüyor zamanla. Kalbin artık yaşamayanlara duyduğu özlemse; soğuk bir mermerin uyuyan toprağında rüzgârın savurduğu o çiçeklere benziyor: Mezarlık çiçeklerine.

Görüntüsü kusursuz bir güzelliğe sabitlense de solmayan, açamayan, cansız duracak kadar yapay olan plastik çiçeklere benziyor bazı güzel görünen şeyler. Uzaktan muhteşem görünen ama bir gelincikle bile baş edemeyecek kadar cansız, kokusuz ve tohumsuz plastik çiçeklere. Bakana trajik bir hüzün veriyor. Tıpkı böyle kokusuz, cansız, plastik çiçeklere benziyor aslını yitirmiş her şey. Bunu gerçek bir çiçeğin has kokusunu unutacak kadar özleyince idrak ediyor insan. Olan, aslına rücû edene dek.  Özlem, özü işaret eder hep. Özlediği yer, zaman, insan ve her şey... Özlenenler, aidiyete dair ne çok şey söyler. Özlemin olduğu yerde kendimiz çıkar karşımıza. Özlediği şeyler, özünü hatırlatıyor insana.


Mart 14, 2022

Kitabını Arayan İnsan


Kitabın hazzı… Vardır. O hazza bir kez varan unutamaz hiç. Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar?” öyküsüydü. Bir öğleden sonra, derste okumuştu öğretmenimiz. Hristiyan lirizmi, Tolstoy ahlakçılığı, ışıltılı melek tasvirleri... 12 yaşında bir çocuk muhayyilesinin ilk kez tattığı o tinsel haz… Sırf bu kitap yüzünden yıllarca “en sevdiğin yazar kim?” sorusuna Tolstoy'u söylemiştim.

Kitaplar Seçer Okurunu

Kitaplar da insanlar gibi. Vaktinde çıkıyorlar karşımıza. Ya da yıllarca baş ucumuzda, bilincimizin hazır olacağı zamana değin saklarlar kendini. Doğru zamanda karşımıza çıkan doğru insanlar gibi. Tıpkı onlar gibi vakti var bazı kitapları okumanın. İnsan kitabını bulur, kitap insanını bulur. Kelime, kavram, idrak kapasitemize göre yazar ve kitap seçeriz sadece. Yani aslında kitap, okurunu seçer. Bazen sadece vakti vardır, vesilesi vardır. “O kitap”la rastlaşmalar ne kadar güzelse kitap öneri listeleri o kadar eksik kalıyor bu yüzden.

Kitabın neliği geçen yüzyıllarca yeni değerler kazandı. Matbaanın icadına kadar kitaplara sahip olmak bilgiye sahip olmakla eşdeğerdi. Artık bilgiye, kitaba erişim o kadar kolay ki kitap istifçiliğinin koleksiyonerlikten farkı kalmadı. Az ve iyi kitabı çok iyi okuyan en iyisini yapıyor artık. Kitap konusunda telaşlı da tamahkar da olmamalı bu yüzden. Çünkü kitap insanı, insan kitabını arıyor zaten ve zihin hazır olduğunda çarpışıyorlar birbirine.

Kitap Sosyolojisi

Albert Camus'nün “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız; o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” sözünden cüretle, bir ülkenin zihniyetini anlamak için insanların hangi kitapları baş tacı ettiğine ve kitaba nasıl muamele ettiğine bakmalı. Bilgelik nişanı, moda aksesuarı gibi taşınıyor ellerde artık kitaplar. Neyse ki kitaplar kendini aksesuara indirgeyenlerden esirgiyor bilgeliğini. Kitaplarla sahici bir ilişki kuranlarla kuramayanlar arasındaki fark öylesine belirgin ki pozculuktan öteye gidemiyor böyle hareketler.

Okurluğun sosyolojik ve ideolojik boyutu da var. Örneğin Türkiye’de muhafazakâr entelektüellerin daha çeşitli kitaplar okuduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Muhafazakârların sol tandanslı birçok yayınevinden çıkan hatırı sayılır kitabı varken sol görüşlü entelektüellerde karşı cenahın kitaplarına bu alakanın onda biri yok. Bu sonucu çarçabuk “iyi kitapları onlar basıyorlar da ondan"a vardırmak mümkün ama vurgu burada değil. Muhafazakârlar, değerlerini muhafaza etmek adına mukayese yaparak çatışırken sekülerler elitist seçkinciliğini daha rafine hale getirmekle meşgul.

Okurluğun bir de gurmeliği var. Şehirleri kitapçılarıyla hatırlamak iyi fikirdir hep. Muhtelif zamanlarda gidişlerimin bir nişanesi olarak kitaplar alır, o kitapların o vakte rast gelişine sevinçler yüklerim hep. Kitap sevgisinin hikmet sevgisine terfi ettiği yerdir Sahaflar. Nitekim “Sahafların Şeyhi” Muzaffer Ozak “Sahaflık, ölenlerin kitaplarını alıp, ölecek olanlara satma sanatıdır” der. Kitapları satın aldığımızı zannederiz. Oysa yalnızca zilyetlik hakkı elde ederiz. Kitaplar mülk edinilemez. Yalnızca el değiştirir. Gerçekten değerli olan her şey gibi. Kitaplarla mülkiyet değil, aidiyet bağı kurulabilir bu yüzden.

Bir Tutku Olarak Kitap

Nezaketen selam verilir, nezaketen sohbet edilir, nezaketen ziyaret yapılır. Ama nezaketen kitap alınmaz, verilmez. Zihni heyecanlandırmayan, merak ettirmeyen, tahrik edemeyen kitap kendini okutmaz, kitaplıkta yer işgal eder öylece. "Ünlü ve aktüel olmak da istemiyorum. Ama gene küçük bir kitap yazarsam; okuyana bir şey versin, içini dalgalandırsın, onu huzursuz etsin istiyorum." Tezer Özlü’nün bu sözü iyi kitabın niteliklerini ifşa ediyor. İyi bir eski bir kitap, vasat olan yenisini fikriyle, üslûbuyla yıkıp geçiyor. Gerçekten iyi bir metin tahrik etmeli zihni, tesir etmeli ruha. Yapamıyorsa neden yazılsın ki? İyi kitaplar okumak, yazmak hevesini kırıyor bu yüzden.

Bazı kitaplar tutku nöbeti geçirtir, onlarla sağlıklı ilişki kurulamaz hiç. İnsan ruhuna mektup gibi gelmiş kitaplara kitap muamelesi yapabilir mi hiç? Kalbin üzerinde saklanır, öpülür o kitaplar. Çünkü öyledir. Bir kitap ruhunuzu öperse onu iki kolunuzun arasında alır kalbinizin üzerine getirip kalbinizle mühürlersiniz. Üzerine el yazısı düşülemeyen, dokunulamayan, sarılamayan e-kitaplar yeterince sevilemeyecekler bu yüzden.

Okuyuşun Saadeti

Bakış, okuyuşa benziyor bazen. Bir yüzü her şeyiyle seyretmek; o yüzün ruhuna dair bilinmeyenleri bakışın ritmiyle hece hece keşfetmek bir kitabı okumaya benziyor. Evet, anlamlı yüzleri seyretmek de okumaya dahil. Okuduğu kitaplar sirayet ediyor insana. Yalnız zihnine, ruhuna, kalbine değil. Yüzüne, mimiklerine, hâl diline. Yaşadıklarının yüzdeki gizli işaretleri gibi... Okuduğu kitaplar haline, yaşamına ve hatta saadetine yansıyor insanın.

Okuyuşun bu keşif bakışına başka bir katkıyı da Roy Boyne yapıyor. Boyne; Foucault ve Derrida'nın metinlerindeki derin sezdirimler için metnin dedektif gibi okunmasını söylüyor. Hayatın en iyi kitap olduğunu bilerek dedektif gibi okumalıyız onu da. Asla yüzeyde ve görünen anlamlarıyla yetinmeyerek. Cemil Meriç'in "Kitap zekâyı kibarlaştırır" sözünden ilhamla insan nitelikli okumalarla kazanılan zihinsel görgünün varlığını keşfediyor. Zekâ zarifleştikçe zihin derinliğe, incelik bilgisine, idrak gücüne ve sentez kabiliyetine sahip oluyor.

Okuyuşun zaman ve mekân etkisi de var. Mesela denize karşı kitap okumak, dalgaların ritmiyle... Virginia Woolf, bilinç akışı tekniğiyle yazdığı Dalgalar kitabını dalgaların ritmiyle düzenlemişti. Ve okuyuşların belki de en güzeli; geceleyin okumak. Gecenin saadeti başka nedir ki? Yarınsız, telaşsız, alarmsız... Mum, kandil ya da ateşin ritmiyle gece, sarı ışıkta, yatakta kitap okumak... Gözler öteki âleme kapanana değin.

O Kitap

Descartes, Hakikatin Araştırılması & Dünya ya da Işık Üzerine Denemesi’nde bir sırrı fısıldıyor, hangi kitabı seçeceği bilgisini bilen, “Kendi Kitabını Arayan İnsan”a: "Arzu edilebilir bütün bilim kitaplarda olsa bile, onların ihtiva ettiği iyi yanlar o kadar çok lüzumsuz şeyle harmanlanmış ve yığınla koca cilde serpiştirilmiştir ki okumak için insan ömrünün imkan verdiğinden daha fazla zaman ve onlarda faydalı olan yanları teşhis etmek için ise bizzat bulabilmemiz için gerekenden daha fazla deha lazım."

İnsan neden okur bir kitabı? Yüksek bir retorik için? Bilgi çağının bilgili bireyi ya da ortamların aranan malumatfuruşu olmak için? Dizi izler gibi tek solukta okuduğu romanlar hazzı için? "Hakikat kuşunu avlamak" için? İçindeki keşif hazzını tatmin edebilmek için? Yoksa, sadece sevdiği için mi okur bir kitabı? Bilinmez… Sınırlı bir ömre tüm bir insanlık külliyatını sığdırmak imkansızsa; insan hakikati ya da kendi hakikatini, kendine lazım olan kitabı ya da ilmi nasıl seçecek peki? Bu sorunun peşine düşen ve tasnif yapan kaç kişi vardır bilinmez ama bahse en güzel katkılardan birini Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanında yapıyor;

1.         "Okumana gerek olmayan kitaplar,

2.         Okunmaktan başka amaçlar için yazılmış olan kitaplar,

3.         Daha yazılmadan önce okunmuş kitaplar sınıfına dahil olduğu için kapağını açmaya gerek olmadan okumuş olduğun kitaplar,

4.         Yaşayacak başka hayatların olsaydı kesinlikle bunları da okurdun ama ne yazık ki ömrünün geri kalan günleri sayılı olduğu için okuyamayacağın kitaplar,

5.         Okumaya niyet ettiğin ama önce okuman gereken başka kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar,

6.         Şu anda çok pahalı olduğu için yarı fiyatına düşmesini bekleyeceğin kitaplar,

7.         Cep baskılarının çıkmasını bekleyeceğin kitaplar,

8.         Birisinden ödünç almayı deneyeceğin kitaplar,

9.         Herkesin okumuş olduğu ve bu nedenle senin de okumuş sayılabileceğin kitaplar,

10.       Uzun zamandan beri okumayı düşündüğüm kitaplar,

11.       Uzun yıllardan beri arayıp bulamadığın kitaplar,

12.       Şu anda üzerinde çalıştığın konuyla ilgili kitaplar,

13.       Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar,

14.       Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar,

15.       Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar,

16.       Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna bir gerekçe bulamadığın kitaplar,

17.       Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okunabilecek kitaplar,

18.       Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı gelmiş olan kitaplar."[1]

Sözü Geçen Çalışmalar

Calvino, I. (2017). Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları


[1][1] (Calvino, 2017, s. 21-22)