23 Nis 2014

ZM / Yabancı

neyse ki bu okulda
taşlara şiirler yazan insanlar da var.
Bugün yirmi üç nisan. Yıllar önce katıldığım renkli elbiseli bayramları hatırlatmaktan öteye gitmiyor ama. İlkinde mavi, ikincisinde yeşil, üçüncüsün de ise “papatya özü sarısı”ydım. Aklımda sadece papatya oluşturduğumuz kalmış.

Bazen havada “çocukken gidilen mutlu piknikler yeşili ve sarısı” olur. Havanın mutluluğunun resmi olur o günler. Dondurmalar, çocuk oyunları ve sesleri, başa vuran ama çok rahatsız etmeyen sıcaklık ve akşamın sanki hiç gelmeyecekmiş neşesi. O neşeyi severdim.

10 yaşımı da severdim. En sevdiğim yaştı belki. Hem hala çocuk hem düşünebiliyor ve sevebiliyor. Üzülebiliyor. Hem masum ve hem akıllı. Tek başıma yürüyüşlere başladığım yaşım sanırım ki o zamanlardı. Ekmek ve babamın yıllardır takip ettiği gazeteyi almak görevden öte zevkti benim için. Özellikle hafta sonları. Fazla elbisem yoktu ama şunları net hatırlıyorum. Dizlerimin hemen üzerine gelen kapri pantolon, üzerinde yakaları çiçekli açık mavi tişörtüm, çıplak ayakların bir kısmını kapatan beyaz ayakkabılar. Saçlarımsa çocukluğumun vazgeçilmezi “küt” saçlar. Kulaklarda o yıllar kızların hemen hepsinde olan altın top küpeler. Güzeldiler.

Bugün de yürüyüş günüydü. Hayır, planlı değil. Sağlık, spor ya da sosyal bir kazanım elde edilmek için yapılan amaçlı bir yürüyüş değil. Yollara vurmak belki. Amaçsız ve yorgun. Üstelik hasta. Elde sümük torbası “selpak”, bakımsız ve arkadan alelade toplanmış saçlar, ağarmış asker yeşili bir mont. ‘Arkeolog pantolonu’ Habere gönderilmiş mutsuz ve çömez bir muhabir gibi. Kahverengi kol çantası. Hiçbir kısmı kadınsı kesimler taşımayan giysiler. Ve yüz. Yüzüm demeyi isterdim ama yüz. Solgun bir yüz. Gittiği her yerin yabancısı, solgun, masum, mermisi iç’ten ve patlamaya hazır namlu gözler.

*

Ve halsiz adımlar atılırken akla düşen saçma ve kara tasavvurlar. Karşı’dan “o” geliyor. Ağustos olmamış ve tanışmamışlar. Kızı tanımıyor. “Yabancı” onun için. Görüş mesafesine düşen, karşılıklı istikamete yürüyen iki yolcular sadece. Karşıdan solgun yüzlü, zayıf bir kız geliyor. İşte şimdi yüz yüze vuracaklar. “Göz göze” değil. Çünkü yabancılar “göz göze” değil “yüz yüze” gelebilir en fazla. Yaklaşıyor şimdi. Evet. Şimdi bir an’lığına “yüz yüze”ler. Oğlan kıza bakıyor. Ama “-yor” eki gereksiz düşüyor. Çünkü oğlan kıza sadece baktı. Bir an’lığına. Ve hepimizin içinde olan, önceden kategorilendirilmiş etiketlerden birini kızın yüzünün ortası yapıştırdı. “Düşünceli ve melankolik.” Fazlasını eklemeye vakit bulamadı. Fazlaydı bile. Ki o sıralarda yeni etiketlerden birini yapıştırmakla meşguldü. Saçlarında dalgalar oynaşan, gözleri aşk saçan tazecik bir dişinin dolgun göğüslerinin tam çatalına. Neyse ki bu da fazla sürmedi. Hayır, günahını almayın. Oğlan tahmin ettiğiniz gibi biri değil.

*

Ayaklar ilerliyor, gözler nokta atışlar yapıyor. Hedef yollara eski ve korsan kitap sermiş okullu oğlanlar. Arkalarına Mekteb-i Şahane-i Mülkiye düşmüş. Kitap satıyorlar. Baktım ve gözüm Camus’un Yabancı’sına düştü. 5 lira diyor etniği ve varlığı kimimin rahatsızlığı olan esmer çocuk. Ve onun elinde 5 lira, benim elimdeyse dürülmüş “yabancı.” Ayaklarım gayri ihtiyarı güvenlik girişinin önünde. Yıllar önce tam bu yerde başörtüsünü çözmüş, içine girmeye çalışan “masum surat” şimdi de gözümün önünde. Galiba o yüz de benimdi. Trajikomik ki kapısından bile “olduğum gibi” giremediğim bir yere ait olmak istiyordum. Liseliydim ve Mülkiyeli olmak istiyordum. Umurumda mı şimdi.  Zerre olsun umurumda mı. 6 küsür yıl evvel içine girdiğimi boş surat, anlamsız bakışlar, bakımsız saçlar ve gittiği her yerin yabancısı “turist” halimle terk ettim.  

Bu şehirden de sıkıldım.

Resim’se bugünün özeti. İçimin ve ruhumun.  

1 yorum:

deeptone dedi ki...

ne güzel.