Eylül 11, 2019

İdol*


Şu kitaplıktan daha güzel ne mülk var? Her sabah namazından sonra o kitaplığa varıp, ilmine devam eden güzel dedem, senden daha güzel idol mu var? 

Tanıdığım en disiplinli, çalışkan, tevekküllü ve inandığı gibi yaşama cesareti gösteren kişiydi dedeciğim.

*

6 gündür başka âlemin sakinisin ama bak varisin burada. 

Nur ol... 

Ağustos 27, 2019

Ruh Müzem Sakinleri*

Henüz hiçbir yerini çok sevemediğim bu dünyada sanırım en çok burayı seviyorum. Ruh Müzem'i. Ancak keşf'i çok sevenlerin yürümeye sabır göstereceği tekinsiz bir patikası, belirsiz bir rotası var. Burası nihayetinde bir müze ama Ruh Müzem'in patikasına ancak rast makamı ile varılabiliyor. İsimlerin, cinsiyetlerin, şehirlerin, mesleklerin, zamanın hiçbir önemi yok. Ruhça konuşabilmek kafi.

Tam da bu yüzden yolu rast makamı ile buraya düşenlerin yeri Ruh Müzem'in en güzel köşesi;

"Merhaba,

Ben M.T. Tıp fakültesinde öğrenciyim, aynı zamanda sosyoloji okuyorum. Aklımın ilk erdiği zamanlardan beri insana, onun davranışlarına, fizyolojisine ve psikolojisine karşı derin bir ilgim var. Birkaç gün önce İdefix'ten Psikanaliz Yazıları dergisinin birkaç sayısını sipariş etmiştim. Elime nihayet bugün ulaştı. İdefix'in âdeti olduğu üzere yanında hediye olarak bir dergi göndermişler "Sabit Fikir". Haftalık ve aylık olarak yayınlanan birçok mecmuayı okumuş ve hiçbirinin içeriğini doyurucu bulmamıştım bugüne kadar. Bununla da yetinmeyip bu yayınlara karşı savaş açtım desem yeridir. Sabit Fikir Dergisi'ni de bu önyargı ile açtım, birkaç sayfa çevirdim ve bir yazıyla karşılaştım "Aşırılıklar Çağı'nda aşkın bir ruh: Simone Weil". Yazının giriş cümlesi "J.J. Rousseau'nun..." diye  başlıyordu. Şu sıralar Rousseau'nun Émile kitabını okumaktayım, bu nedenle sanırım istemsizce okumaya başladım yazıyı. Henüz kargo paketini yeni açmıştım, ayaküstü okuyuvermişim yazıyı. Yazarını hemen bulmalıydım, yazının başına döndüm ve sizin isminizle karşılaştım. Derhal sizin hakkınızda bilgi edinmeliydim. Bir blog sahibi olduğunuzu farkettim, kapısı zaten aralıktı, ben de içeri usulca sokuluverdim. Nerede ne var diye kurcalarken "Johann Pachelbel" yazdığını gördüm. Sanki birisi size ulaşmam için küçük ekmek kırıntıları serpiştirmişti her yere. Neden mi böyle düşünüyorum? Klasik müziğe büyük merakım vardır, listelerim neredeyse tamamen Chopin, Handel ve Yiruma'dan oluşuyor. Fakat klasik müzik türü içinde bir parça var ki onun yeri çok ayrı "Canon in D". Ardından ilk defa karınca görmüş bir çocuğun heyecanına benzer bir heyecanla daha fazla yazıya ulaşmalıyım dedim. "Ruhça" isimli bir yazınızı okudum ve bugünlük bu kadar kâfi dedim kendi kendime, doymuştum, yavaş yavaş tüketmeliydim. Ardından yaşamınıza ve eğitiminize dair bir şeyler bulma umuduyla birtakım aramalar yapsam da nafile. Sonra dedim kendi kendime bir ehemmiyet teşkil etmiyor zaten, varsay ki sayfaları oraya buraya savrulmuş sahipsiz bir günlükten notlar okuyorsun. Diyeceğim o ki, dergilere dair önyargım halâ yerli yerinde durmakta. Fakat düzenli olarak yazıyor iseniz yazılarınızı okumak için Sabit Fikir Dergisi'ni düzenli olarak edinmeye çalışacağım.

Saygılarımla."

Ağustos 15, 2019

Kendilik Cesareti*

Sanatçıların ya da sanat eseri yaratma hevesi güden insanların başına gelebilecek en talihsiz şey; tesirinde, çekiminde, cezbesinde kaldığı güçlü bir ruhu şuursuz taklit etmek. Taklit ne kadar şuursuz, ego ne kadar yaralıysa vaziyetleri o kadar trajik oluyor.

Tezle değil antitezle başlayan, bir akıma karşı doğan fikir akımları gibi yazmak reaktif tavırla yapılıyor bazen. Reaktif bir tavırla yazanların rekabet hırsından beslendiğini görürsünüz. Yaratma edimi kendiliğinden değil "o yazıyorsa/o yapıyorsa ben de yazarım/yaparım" diyedir.

Kendiliğinden, kendilikleriyle değil, reaktif bir tavırla yola çıkanlar en çok üslûp ve özgünlük konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Kendilerine ait bir odaları, kavramları, sözcükleri yoktur çünkü. Deneme, şiir, inceleme, eleştiri, roman denemedikleri bir tür kalmamıştır.

Tam da bu yüzden özgünlük yetenekten daha mühim. Yetenek, zekâ, birikim hepsi büyük avantajlar ama yeteneği, zekayı, birikimi özgünlükle birleştiremeyenler benzersiz bir eser ortaya koyamıyor.

“Aşırılıklar Çağı”nda Aşkın Bir Ruh: Simone Weil

Sabit Fikir dergisinde Keşfsever köşesiyle keşiflerimi arz edeceğim bundan böyle. İlk selâm Simone Weil hanımefendi ile.
James Last’ın ölümsüz bestesi Einsamer Hirte/The Lonely Shepherd’in (Yalnız Çoban) Zamfir yorumu eşlik edebilir bu yazıya.
Yıllar evvel, kendi küçük yörüngesinde dönen küçük bir benken keşfedilmeyi bekleyen incelikleri tanımlama hevesiyle yola çıkmış; kâşifi olduğumu sandığım şeylerin başka dillerde karşılığı olduğunu öğrenmiş, üzülmüştüm. Ardından böylesi bir keşfin imkânsızlığını keşfetmiş,  nihayetinde elimde kalan tek şeyin keşfi sevmek olduğuyla yüzleşmiş ve bari bu halin bir adı olsun, mahlasım olsun diye Keşfsever demiştim kendime. Sevmek anlamına gelen “phileo” ve bilgelik anlamına gelen “sophia” kelimelerinin kucaklaşıp içinde sevgi geçen tek öğreti olan Felsefeyi adlandırması güzel bir rast olmuştu. Hemen her şeyin sahipliklerle adlandığı bir zamanda tanımlanışın sevilen şeyle yapılışının güzelliğindeydi bu rast. Peki ya başka rastlar?
Öncelik ve sonralıkla farkına vardığımız zaman algısı bizimle aynı şimdiyi paylaşmayan herkesi bizden ayırıp başka zamanların içine saklıyordu. Aramızda yıllar, yüzyıllar var diye uzak sandığımız, başkalarına satır bize ise iç ses olarak gelen cümlelerin sahipleri vardı bir de. Onlar uzakta değildi. Hepsi bir keşf mesafesinde hem kendilerini hem bizi zamansız, mekânsız ve sonsuz kılacak bakışlarımızı bekliyorlardı. O bakışların biriyle Simone Weil’le Haşmet Babaoğlu’nun “İki Simone” isimli yazısıyla rastlaştık. Yalnızca bize ait olan şeyleri tanıyan ve anında “ta kendisi” dedirtecek ve İsmet Özel’in “bize ait olan ne kadar uzakta?” sorusuna cevap olacak bir rastlaşmayla. Pekâlâ platonik bir rastlaşma olabilirdi bu çünkü Simone Weil’in ölüm tarihi doğum tarihime 47 yıl uzaktan bakıyordu. Neyse ki Weil’in bu sözü rastımızı platonik olmaktan çıkaran ‘bulunmuş bir mektup’ yapmıştı: “Bizler emeğimizde ve gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız. Bu semboller keyfi şekilde karşımıza çıkmaz, onlar şeylerin doğasına çok evvelden ve Tanrı tarafından yazılmışlardır.”

Yazıldığı Gibi Yaşanmış bir Yazgı
Bu süreçte Weil üzerine çeviriler yapıldıkça yapıldı, Yerçekimi ve İnayet, Kişi ve Kutsal, Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler olmak üzere birçok kitabı Türkçe Yayınları, Weil üzerine Türkçe ilk biyografik eser olan Palle Yourgrau’nun okura ulaştı. Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler’den sonra Ketebe Simone Weil kitabını Ümid Gurbanov’un çevirisi ile yayımladı. Yazar, Weil’in yediriyor ki kitap bir biyografi kitabi olmaktan çıkıp iyi bir Simone Weil felsefesini ve felsefesinin analizini Simone’un kişisel tarihine öyle güzel yorumuna evriliyor. 

Weil’in de çok beslendiği dönem olan Antik Yunan’da hakikati söylemenin risk taşıdığı durumlarda hakikati söyleme cesareti gösterene “parrhesiastes” denirdi, Weil tam olarak böyleydi. Jean Jack Rousseau’nun Yalnız Gezerin Düşleri’nde bir rahibin defterinden aldığı "Vitam Vero Impendenti"  ifadesi en çok onun yazgısına yakışıyordu. Çünkü anlamı “hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi” demekti. İlginç bir şekilde Albert Camus, Nobel Ödülünü almaya gitmeden hemen önce bir azizi ziyaret eder gibi tıpkı Simone’nin Paris’teki eski apartman dairesine gitmişti. Belki de bu yüzden bir filozof mu, bir aktivist mi, bir yazar mı, bir mistik mi bunların hepsi onun gerçekten olduğu şeyi tanımlama noktasında eksik kalıyor. Ben onu bütün dünyevi sıfatlardan azat edip, varlığını çağdaşlarından bir çırpıda ayırt eden ruhuyla ele alacağım ve Palle Yourgrau’nun kitabından seçtiğim bölümlerle onu daha yakından keşfetmek isteyenlere bir özet sunmuş olacağım.
Başka Bir Dünyanın Seyircisi
Onu anlatmaya 'başka bir dünyanın seyircisi' olmaktan ileri gelen sakarlığıyla başlamalı belki de. Ruhsal konulardaki inceliğine tezat olacak şekilde, eşyayla ilişki kurma biçiminde tuhaf bir sakarlığı vardı. Oğuz Atay'ın “hayatın acemisi” yakıştırması onun eşyayla kurduğu ilişkiyi izahı etmede uygun düşecek sanırım. Felsefe öğretmenliği yaptığı dönemde ona rast gelenler hırkasını ters giydiğini fark etmeyecek kadar sakar; elleri, eski püskü kıyafetleri, çorapsız sandaletleriyle Orta Çağ keşişi gibi göründüğünü düşünüyor ve onun için “Kızıl Bakire” “La Simone” “Weil Ana” diyorlardı. Ders verme konusunda başarılıydı ama burada da farklı metotlarıyla diğer meslektaşlarından ayrılıyordu. Amacı öğrencilerinin beyinlerini doldurmak değil –derslerinde en çok kullandığı kitaplardan biri olan Platon’un Devlet’inde de bahsedildiği gibi- onların ruhlarını
dönüştürmekti. Çünkü Weil’e göre “ruh uyumaktadır.”

Düello: Dişil Zekâ versus Ruhsal Zekâ
Sis romanında “Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır” diyerek “kadınların hepsi bir ve aynı kadındır” diyen Miguel de Unamuno Weil’i keşfetse onu tanımlayacak kelime bulamazdı herhalde.  O, bir cümlede özetleyebileceği türden kadınlardan değildi. Değildi çünkü o varlığını cinsiyetiyle değil, bizatihi varlığıyla başlatmıştı. Yourgrau’nun güzel ifadesiyle kendi güzelliğini sırtında taşımayı istemediği bir haç olarak gören Weil, çağdaşı ve tanışığı Simone de Beauvior’ın tersine varlığını dişilliğinden tümüyle soyutlayarak var etme yolunu seçiyor; Beauvoir’ın burjuvalara karşı kullanmaktan asla çekinmediği ruju, makyajı ve süslü kıyafetleriyle kullandığı dişillik silahına ruhuyla karşılık veriyordu. Beauvoir’ın dişilliği yalnızca görünümünde değil, zekâsındaydı. Fakat eril tahakküme karşı verdiği mücadele Simone Weil’i etkileyemiyordu. Yourgrau bu durumu; “Weil gerçek bir köle olmayı amaç edinmişken Beauvoir’ın amacı kimsenin değil, kendisinin efendisi olmaktı” diyerek izah ediyor. Ve “Beauvoir feminizmin annesiyken Weil’in bu tanımlamayı reddettiğinden, bir gruba liderlik etmesi istendiğinde ‘ben feminist değilim’ diye tepki gösterdiğinden bahis açıyor kitabında.
Kendine Saldıran Savaşçı
Aktivistliği, sakarlığı düşünüldüğünde baltalanıyordu. İçindeki savaşçıyı her tür silahla teçhizatlandırmak istiyordu fakat silah kullanmayı bir türlü öğrenemeyişi içindeki savaşçının hevesini kırıyordu. Neyse ki cephe gerilerinde kendine bir yer bulabiliyordu. Tüm bu halleri Nietzsche’nin “savaşçı ruhlu biri barış zamanlarında kendisine saldırır” sözünü haklı çıkarıyordu. Nitekim savaşacak bir şey olmadığında savaşçı ruhlu Weil kendisi ile savaştı.
Şöyle yazmıştı Weil; "Keşke tehlikeli bir görevde hayatımı riske atabilsem. Ölümle göz göze gelebilsem, düzgün bir insan olma şansı edinirim.” “Ölüm insana verilen en değerli şeydir. Bu yüzden, onu kötü bir şekilde kullanmak en büyük küfürdür” Güzel ölmek, nihai noktaydı onun için. Ali Şeriati’nin meşhur sorusu “Senin İsmail’in kim?” muhatap kalsaydı Simone Weil pekâlâ bu soru ile yüzleşebilirdi. Bu yüzden de yaşamını, ona verilen canı tıpkı adaklık bir kurban gibi yaşamayı tercih etmişti. Ona atfedilen tuhaf tüm ithamlar, ona gerçek bir bakışla bakanlar için bağlayıcı olmadı. Bunda Yourgrau’nun da katkısı büyük. Nitekim Yourgrau’nun kitabıyla ilgili enteresan yorumlardan birini yapan French Studies Dergisi kitaptan şu şekilde bahsetti: “O genel olarak Weil'e atfedilen üç klişeyi: anoreksik, kendinden nefret eden bir Yahudi ve cinsel açıdan bastırılmış bir kadın imajını yıktı”

“Je Veux, Donc Je Suis” (Olacağım, O Halde Varım)
Eric Hobsbawm, 20. Yy için “The Age of Extremes” (Aşırılıklar Çağı) der. Umutsuzluğun, çürümenin, savaşın ve maddenin çağında Weil, ıssız bir yolda tek başına Godot’unu bekledi. Yaşadığı yüzyılda rağbet göremedi. Yaşadığı yüzyılda rağbet, onun rağbet göstermedikleriydi. Yourgrau kitabında onun felsefesini “je veux, donc je suis” (olacağım, o halde varım) olarak geçiren bir bahis açar. Bu, ısrarlı bir ümidi barındırır. Yourgrau, onun pusulasız bir istikamette hayatı boyunca geri dönüş yolunu aradığını söyler. Ardından mistik öyküsü Prologue’da olduğu gibi bir çatı katında hakikatleri bir bir gösterip ansızın ortadan kaybolan gizemli bir yabancıya rast gelmeyi ümit ettiğinden bahis açar. Yourgrau, kitabı bu yüzden olsa gerek şu cümleyle bitirir: “Daima dışarıda kaldı, hayatı boyunca davet edilmeyi bekledi, oradan davet asla gelmediyse bile, çağıran başka bir kapı olmadığı ne malum?”
Aziz Augustinus, “Tanrı bizlere bir şeyler vermek ister ama veremez çünkü ellerimiz doludur, onları koyacak yer yoktur der” Weil, Tanrı’ya yer açmak için yalnız ellerini değil, gençliğini, kadınlığını, zekâsını, kariyerini, elde edeceklerini, her şeyini feda etti. Geriye ise var olduğundan beri dönüşmek ve olmak istediği ruhu kaldı.






Ağustos 06, 2019

Zeynep Merdan / Kötülüğe Karşı Tezler

Meselesizlik, en büyük meseledir. Birbirimizi mesele edişimizi mesele etmek gereksiz bu yüzden. Meğer ki, mesele ettiğimiz şeyler; mesele ettiğimiz kişilerden muteber olsun.

I. Kinin Kiri 
Kir bazen yüzeydeki bir lekenin arkasına saklanır. Onu kendine paravan edinip kendini kamufle eder. En kötü kokan kirdir bu. Temizlenmeye direnç gösteren, çıkmamakta ısrarcı olan inatçı kir. Sürekli birilerine karalayanlar da böyledir. Birazcık eşeleyin sadece, lekelerin derinliklerinde gerçek kirle yüzleşirsiniz.

En ilkel arzumuz güç istencidir. Gücü tıpkı bir kaplanın ilkel şehvetiyle duyumsayanlar gücü delicesine isteyenlerdir. Kendini çarmıha germe kudreti bulamayan, kendini nesne etmeyi beceremeyen akıllar ancak başka benlikleri yok sayarak var olabilirler. Güçle erotik bir ilişki kuranların ilkesizliği, kendilerinden zayıf olanlara dayattıkları adalet ve kendilerinden güçlü olanlara gösterdikleri hoşgörüyle ifşa olur. Oysa aksi olması gerekmez miydi? 

II. Ufak Tefek Barbarlıklar
"Muhabbet"in sohbet ve sevgi gibi iki anlamı olması manidar. Sesini, jestlerini, mimiklerini, sohbetini sevdiği insanı seviyor insan. Sevmediğine ise önce yüzünü, sonra sırtını, en son da kalbini çeviriyor. Birbirini sevmeyen insanlar bu yüzden birbirlerinin konuşmalarına katlanamazlar. Nefret hâlinde ise muhakeme tarzı, ses tonu, mimikler, vurgular, en çok da benliğin duyulduğu yer olan retorik kısmı katlanılmaz hale gelir. Bu yüzden mi muhabbet beslenmeyen insanların yüzüne değil arkasından konuşuluyor? 

Dedikoduyu vazgeçilmez bir sohbet malzemesi olarak görmek hiç bu kadar olağanlaşmamıştı. Ne sığ bir vaiz sesi ne ahlak bekçiliği ne her şeyi fazla ciddiye almak bu. Yaş, konum ne olursa olsun ruhtaki büyük bayağılık alameti bu: başkalarının aleyhindeki sansasyonlarını konuşmaktan hayvanî ve ilkel bir haz almak. Gıybetin temelinde "vurun kahpeye" hazzı vardır. Garrote, Giyotin, Recm gibi toplumsal kırbaçların soyut bir varyasyonu; cezalandırmanın sözle ve ilkel bir haz duyularak yapılması. Bedene değil, ruha ve benliğe uygulanan bir şiddet türü. Kişilerin itibarsızlaştırılmasından başka hedefi olamayan dedikoduyu birçok entelektüelin neden yapmadığı gayet sarih. Gıybet ve hazzı zihni olgusal düzleme çıkamayanların meşgalesi olabiliyor ancak.

III. Ben’in Zaferi
Ayn Rand'ın Objektivizm'ine haksızlık edildiğini düşünüyorum. "Ben"i özne değil; nesne olarak fikir ve sanata dahil etmek yüksek bir aklın tezahürü. "Ben" muhteşem bir kelime. Yalnızca "ben"i kullanarak herkesi yazabilirsiniz. Başkalarının biri hakkında söylediklerini, o biri de aynı kelimelerle başkasına diyorsa, itham edilen "ben" değişiyor fakat jargon hep aynı kalıyor ve artık itham tekerlemesine dönmüş bu tiyatroyu tüm toplum oynuyorsa?

Kendini başka benlerin gözünden "sen" ve "o" olarak göremeyenler kendini nesne edebilme yetisine sahip olamıyor. Çelimsiz benliklerinin tahtında onların, bunların, şunların nazarında ne konumda olduklarını dahi göremeden itham tekerlemelerini savuruyorlar. Herkes "ben"i sahiplenedursun Ben hep tek. "Ben" hep haklı. "Sen" ve "o" hep itham edilen. Ben'in kullandığı kelimeler dahi aynı. İstediği yüzleri, sesleri giyinecek kadar kudretli Ben. Ben hep haklı, hep en iyi, hep en yüce. Ah, Ben. Ah zavallı bu Ben.

Ben dili bahsine en güzel katkı olan Wittgenstein'in Dil Oyunları Kuramı her şeye uyarlanabilir. Herkes kendi dil oyununun grameri konusunda o kadar muhkem, başka dil oyunlarında o kadar cahilken; herkesin derdi kendi dil oyununu diller hiyerarşisinin tepesine koymak. Herkesin kendinden olmayan krallığa çöplük dediği Dünya çöplüğünde herkes kendi krallığından(çöplüğünden) olmayanları horoz, kendini ise Kral addetmekle meşgul.

IV. Uslanmaz Us
Uslanmanın etimolojisi seviyorum. Nasihatten de musibetten de 'us'lanmayana bazen sadece daha çok musibet gerekiyor. Israrla, fesatlıkla, ahmaklıkla aynı hatayı tekrar edeni sınıfta bırakıyor Hayat. Uslanmayan köteğini yiyor. Ta ki dersini alana dek. Usanmaz bir inatla aynı şeyi(hatayı) yapıp farklı sonuçlar beklemeyi ahmaklık diye tanımlayanlar uslanmayışın tarifini de yapmış oluyorlar. Aynı hatayı yapma ısrarı usandırmıyor mu bilinmez ama uslanmayışa tanık olmak dahi usandırıyor. Utandırıyor. Kendi usuyla meşgul olan ne güzel uslanıyor oysa. Hayattan tokadını yemiş, yemiş ama utanmışlar, utanmış ama uslanmışlar gibi. Utanmayana da, usanmayana da, uslanmaya da susuyor us; utanır da usanır da belki uslanır diye.

Kötü deneyimler, varlığımızdaki eksikliklerin tekâmül vesileleridir. Bir harfi onlarca kez çizdiren öğretmen gibi davranıyor Hayat. Nasipsizlere aynı ödevi, ceza gibi düzelene kadar tekrar ettiriyor. Azmedenlere ise hakkını veriyor. Hayatın soruları en zor yerden gelmiyor; zorlandığımız yeri en zor sanıyoruz yalnızca. Kaygı, şefkat, hırs, kibir, itibar nerede zorlanıyorsak onu koyuyor sınav diye önümüze. Azmet, aş ve geç diyor bunları. Parmakların neyde ısrar ettiğine göre veriyor notunu Hayat. Ne parmaklarıyla birilerini ispiyonlayanları ne de hırsla parmak kaldıranları başarılı sayıyor. Parmaklarındaki kalem nasırlarından seçiyor gerçek talebesini.

V. Şefkatin Acıtan Bilgisi
Acı, dile ya da yazıya düşebilir mi? Acıyı şimdiki zamandayken kaleme getirmek ne kadar münasip? Acının 3 hâli var: Acının Kan Hâli, Acının Kor Hâli, Acının Yas Hâli. Henüz yaralanmışken, "acının kan hâli"nde yazılamaz. Yazmaya teşebbüs etmek dahi acıya saygısızlıktır. "Acının kor hâli" belki yazılabilir. İnleyişe benzer, kesik kesik, mecruh bir dil ile. Yazılmaya en müsait hâl; "acının yas hâli" sanırım.

Şefkat insana en çok kudretliyken yakışıyor. Fakat insanın şefkati hayatında gerçekten tatbik edişi tam düştükten sonraki zamana tekabül ediyor. Yaralı hâline. Yaralanmadan, yaralamamanın erdemini bilmiyor insan. Yaralandığı için yahut yaralanma korkusuyla yaralamamayı tercih etmekte sahici bir yaralamama erdeminden bahsedilebilir mi? Bilinmez. Cevabı, o sahiciliğin de sınanacağı; yaranın iyileştiği andan sonrasında bariz. İsmet Özel'in "tam düşecekken tutunduğum tuğlayı rab bellemeyeceğim" mısrası harika bir ikaz bu bahse. Canımız acıdıkça anlıyoruz en güzel. Canımız acımadansa çok güzel acıtıyoruz yalnızca. Yaralanma korkusundan yahut yara acısından olmayan, yaralanmanın erdemini bilen şefkât bu yüzden duyguların en yücesi. Şefkâtin bu bilgisine canı yanmadan varan var mıdır peki?

VI. Dayatılan Gerçeğin Dayanılmaz Şiddeti
Meraka bakıp geçer, gerçeğe ise maruz kalırız. Gerçeğe gerçekten temas etmeyi göze alamadığımızdan gerçeği gün yüzüne çıkaranları şiddetle itham ederiz sadece. Oysa gerçeğin kendisidir şiddetli olan. Kendi gerçekliğini dayatmak da şiddetlidir. Dayatılan gerçeğin dayanılmaz şiddeti. Gerçeğin şiddetine mi yoksa dayatılan gerçekliğin şiddetine mi maruz kaldığımızı nereden bileceğiz peki? Dirençle... Bize dayatılan gerçekliğe egomuzun tüm teçhizatıyla direnç gösteririz. Teslim olmamak adına sonuna kadar savaşırız. Sonra bir gün, savaş biter. Muzaffer ya da mağlup çıkmaksızın teslim olduğumuz o şey, gerçeğin kendisi midir gerçekten?

Hakikat sessizlikteydi. Dile düştü, adı Gerçek oldu. Sonra kulaktan kulak yayıldı, bölündü sayısız Gerçeklik'lere. Herkes duyduğu gerçekliği Hakikat sandı. Sonra biri dile düşen ilk ağza sorma cesareti gösterdi; Gerçek'e erişti. Hakikat'se tüm bu olanlara sessizce gülümsedi. 

VII. Bağışlamak, Bağışlanmanın Bahşedilişidir Ruhumuza
Güzel hatırlayışın şifâsı diye bir şey var. Bakışın kısıldığı, kalbin arka yollarına zehirin hücum ettiği anlarda var gücü ile taarruza geçiyor. Art niyete teessüf, kalbe teneffüs ediyor. Acımanın değil, merhametin değil, yalnızca şefkatin bahşedebildiği bazı güzellikler var. Şefkat, her şeye yakıştığı gibi akla da çok yakışıyor. Aklına yavaş yavaş şefkat vurmaya başlayanları 'bağışlamanın kibri'nden münezzeh bir şekilde, her şeye rağmen bağışlamalı. 

Bağış, yüce gönüllülerin bahşişi değildir. Bağışlamalıyız çünkü ancak bağışlayarak bağışlanmaya layık olabiliriz. Bağışlamak, bağışlanmanın bahşedilişidir ruhumuza.

Bu yazı İtibar dergisinin 95. sayısında yayımlanmıştır. 

Temmuz 09, 2019

İn

"Ömrümü bir daha çıkmamak üzere bu sevgili adada tamamlayabilsem; orada bu insanları hemen unuturdum, ama sanırım onlar beni unutmazlardı. Gelip beni rahatsız edemeyeceklerine göre ne önemi var?"

J.J. Rousseau / Yalnız Gezerin Düşleri

2019, Yaz


Haziran 20, 2019

O



Oi Va Voi / Refugee

Yalnız yaşımız değil, aklımız da gencecikken bizi akl-ı baliğ kılan kitaplar ve o kitapların yazarı vardır. Benimki O'ydu. Dün ölümünün 42. yıl dönümüydü. Bu şarkı her şeyiyle bana onu, sadece onu anımsatıyor.

*

Ali Şeriati okurlarına güzel bir haber:
Ali Rahnema'nın kitabından sonra Fecr Yayınevi geçtiğimiz aylarda bir Ali Şeriati biyografisi yayımladı. Külliyatı dışında meraklısı için harika iki biyografi:

Haziran 13, 2019

Ait

İnsan canlı yahut cansız olsun; kendine, ruhuna ait bir şeyi gördüğünde anında tanıyor. Dün bu heykeli görür görmez söylediğim gibi: "bana ait" Ruhun hakiki muhatabını tanıması da böyle işte. Gözlerini, hâlini, mevcudiyetini gördükten sonra insan içinden deyiveriyor; "Bu suret, bu ruh, bu varlık... Bana ait."

Ardından kurduğu aidiyet bağının niteliğine göre sahip olmak istiyor. Yahut sahip olmayı dahi istemeyecek kadar ait oluyor o şeye.

Ait ol(un)mayan bir şey kaybedilebilir mi peki? Bir şeyin hâkiki anlamda kaybedilebilmesi için size ait olması gerekir. Diğeri emanettir zaten. Sadece bir vakitliğine zilyetiniz olmuştur.


Haziran 10, 2019

Spinoza'nın Hay Bin Yakzan'ı*

Mehmet Bayrakdar'ın Hayy Bin Yakzân’ın Çevirmeni Olarak Spinoza makalesinden; bit.ly/2I6I5ov 

Spinoza'nın İbn Tufeyl, Hay Bin Yakzan Çevirisinin Kapakları;




Haziran 09, 2019

Zeynep Merdan / Saklı Ayan


Saklama sakın Saklı Ayanı
Ayan etmekten sakınma sakın 

"En iyi gizlenme biçimi kendini göstermektir." der Carlos Fuentes, İnez’in Sezgisi’nde. En iyi saklama yöntemi ayan etmekse; en iyi susmak biçimi yazmak olabilir mi? Olsun. Ki dîl, dile gelsin.

Her görenin başka adlandırdığı şey her göze aynı akseder mi? Bilinmez ama John Locke’nin “her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözü ve İbn’i Arabî’nin Fususu'l-Hikem”inde de geçen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim”(Acluni / Keşfü'l-Hafa) kelamı başka aynalarda aynı akse düşüyor. (Başka akislerde aynı aynaya düşüyor mu demeliydim yoksa?)

Borges, her görenin başka adlandırdığı Zahir’den aynı adlı öyküsünde şöyle bahseder: “Artık evreni algılamayacağım; Zahir’i algılayacağım. Binlerce imgeden bir tekine geçeceğim; son derece karmaşık bir düşten son derece basit bir düşe geçeceğim. Ötekiler benim delirdiğimi düşünecek; ben Zahir’in düşünü göreceğim. Dünya yüzündeki bütün insanlar, gece gündüz Zahir’in düşünü görürken hangisi düş hangisi gerçek olacak? Yeryüzü mü yoksa Zahir mi?” Borges, bu öyküsünde aynı isimli başka zuhurlar ve başka isimli aynı zuhurlarla anlatısını benzersiz bir hale getirir. Onlardan biri Attar’ın Esrarname’sinde geçen bir dizeyi aktardığıdır: “Zahir, Gül’ün Gölgesi ve Perdenin açılmasıdır.” Diğer bir atıf ise, İranlı Lütf-Al Azur da Ateş Tapınağı eserinden “bir bakanın bir daha aklından çıkaramayacağı biçimde yapılmış” bakır bir usturlaptan bahsettiğidir: “Öyle ki padişah, insanlar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en derin noktasına atılmasını buyurmuş.”

Zeynin Ziyanı
Özüyle zeynini zayi etti aynada zeyneb

“Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir / Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir” diyen Özdemir Asaf, batında olan güzelliği öylesine keşfetmiş ki; kıskançlığın âlâsı Gayret Makamı'na düşüvermiş içi: "Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor." “Zahiri güzellik” herkese malumdur, ondan herkes ram alır. "Bâtınî Güzellik" ise keşf ister. Keşf gözü açık olmayan güzelliğini göremez. Saklı bir güzelliği keşfeden olmuş, her şeyiyle tıpkı bize aitmiş gibi ünsiyet kurmuşsak, yerini yalnızca bizim bildiğimiz saklı bir hazine gibi kalmasını isteriz. Bazı şeyler o kadar çok güzeldir ki çünkü aşikâr oluşlarına kıskanç bir aşığın sitemkâr bakışı gibi tıpkı, seyirci kalmaktan başka çaremiz yoktur. Bu yüzden bizlere başka tezahürlerde güzellikler giydiren Güzel, güzel(liğ)in örtüsünü de bahşediyor. Güzelliğini keşfet ve muhafaza et diyor, etmezse zeynini zayi ediyor insan.

Simone Weil’in güzelin tarifini verdiği "Arzunun diğer tüm nesnelerini yemek isteriz. Güzellik, yemek istemeden arzulanan şeydir." sözü iştah ve arzu arasındaki bağıntıyı ve tatminsizliği izah ediyor. İştah şımardığında arzu hazzın gurmesi olur çünkü zevk rafineleştikçe tatminsizlik kaçınılmazdır. Simone Weil, güzellik için ayrıca "el uzatmadan seyredilen bir meyve" diyerek seyrin zevkini de ilham ediyor. Böylesi bir bakışın keşfi yüksek bir iştahın tatmininden daha zevklidir kim bilir? Ayrıca Renata Salecl'in "arzu daima tatminsizlikle bağlantılıdır ama bu tatminsizlik özne için bir tür itici güç de oluşturur" sözü tatminsizliğin ters itkisinin de bir tür arzuya sebep olabileceğini işaret ediyor.

Kalbin Tesettürü
İnsanın en çok sakınmak istediği şeydir kendi mahremi. İnsanın en mahrem yeri; ruhu, zihni ya da bedeni değil kalbidir belki de. Tesettür en çok kalbe yakışıyor çünkü. Dîli, dile gelince; şiir, müzik, edebiyat, dans gibi dışavurumcu çoğu şeyden ayrıksı durup  ‘içe vurumcu’ duruşunu gösteriyor. Dışına ketum kalıyor kalp. Tüm çiçekler dışına açarken, içine açan Lale gibi kendini sakınıyor.

Çekingenliğin korkaklık nişanesi kabul edildiği bir zamanda kimse çekingenliğin kalbî bir hâl olduğunu göremiyor. İnsan yakınlığın işareti; kalbinin üzerindeki örtüyü açtığı ilk an, o zarif çekingenliği hisseder. Böylesi bir çekingenlik, kalbin en güzel örtüsüdür. Çekingen kalpler, haris kalplerle karıştırılır çoğu kez. Kalbindekileri saklarken harisler, kalplerini saklar çekingenler. Gururlu bir ruhun kalbini saklayışı yarasını saklayışıdır bazen de. İncitme korkusudur yahut incinmekten sakınışı.

Keşf-ül Mahcub*
Saklı bir güzellik nasıl keşfedilir? Nazan Bekiroğlu’nun “sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim” sözü maşuklara olduğu kadar güzelliğin çağrısına da yakışıyor. Güzelin çağırışı yahut güzelliğin bir şekliyle çağrı oluşu ona ulaşmanın güçlüğünü de güzelliğini de gözler önüne seriyor. Güzele, aşka, çağrıya gidiş Balzac’ın İki Gelinin Hatıraları’nda en güzel ifadesini bulur: "Ne yapayım kardeşciğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi Aşk’a gittim." Balzac’a atıf mıdır bilinmez ama “Boticelli meleği” kadar güzel olanların filmi Hanging Rock’ta Piknik’te de benzer bir ifade geçer “dağ, Muhammet’ten gelir”

Örtülü olanın aşikâr edilişini soranlara Hücviri, misallerin en saklısını ayan ediyor. Hücviri’nin, “örtülü şeyin açılması, perdenin açılması” manalarına gelen kitabı Keşfu-l Mahcub, örtülü olanın nasıl ayan edileceğine misal duruyor. Hücviri eserine bu ismi vermekle örtülü olanı açtığını, kapalıyı göz önüne serdiğini, perdeli olanı görünür hale getirmek kastında olduğunu söyler. Mahcub, kalbine cehalet ve günah perdesi çekilmiş olduğu için hakikati göremez, basiretsiz kişi demektir. Mahcubun iki tür kalbinin olduğundan bahseder Hücviri eserinde; Hicab-ı reynî ve hicab-ı gayn. Hicab-ı reyni, kara kalp, hicabı ebedi olarak açılmayan kalpken, diğeri açılması mümkün olan hicab; hicab-ı gayn’dır.

Fıtri Işık*
Güzelin arzu bağıntısı gibi hale, ışık, ışk’la da bağlantısı var. Descartes, Hakikatin Fıtrî / Tabii Işıkla Araştırılması’nda kâşifi olduğu Fıtri Işık’ı şöyle tanımlar: “Fıtri ışık tamamen saftır ve ne dinin ne de felsefenin yardımına başvurmadan, sıradan bir insanın aklını kurcalayabilecek her şey üzerine edinmesi gereken kanaatleri tayin eder ve en ilginç bilimlerin sırlarına nüfuz eder.”

Hayranlığı âşk yapamayan şey. Bilgiyi irfan yapamayan şey. Kusursuzluğu eşsiz kılamayan şey. Zenginliği hazine yapamayan şey. Başarıya zafer kazandıramayan şey. Rekabetle elde edilemeyen şey. En yüksek yeteneklerden sanat doğuramayan şey. Salieri'yi Mozart yapamayan şey: "Fıtrî ışık" Nedensiz. İzahsız. Gerekçesiz. Bir lütuf ya da bela. Eşit dağıtılmayan. Hırsla sahip olunamayan şey. Bir ışık, bir hale. Sadece ve sadece ruhta olan. Vardır ya da yoktur.

Saklı Ayan
Fıtri ışık, saklı ayanı işaret eden bir pusuladır. Ona sahip olanların ibresi her zaman ve mekânda aynı şeyi işaret eder. Tıpkı 1906 yılında, Bağdat yakınlarında; defineye malik bir viranede kırık bir testinin parçalarında Arapça yazılmış bir beyit; saklı bir ayan bulan Fransız bir arkeolog; Louis Massignon gibi. Âlem, bunun gibi sayısız saklı ayan’ı sakladı bağrında. İbre; başka adlar, diller, terminolojiler de aynı şeyi işaret etti. Filozoflar, sanatçılar, din adamları, dervişler herkes kendi zahirini kendi Ruhça’sıyla tanımladı. Descartes’in fıtri ışık keşfi, Yunus’un bulduğuyla kucaklaştı: “Âlimler ulemâlar medresede bulduysa / Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu” Muhyiddin Abdal ise bu kucaklaşmaya tebessüm etti: “Ayan nedir, pinhan nedir / Nişan nedir, şimdi bildim”

Ben seni saklasam
Sen beni saklasan
Saklansak en saklı olanda
Ya da saklansak birbirimizde
Sakınsak birbirimizi herkesten
Yasaklasak herkesi
Neyi sakınmış,
Kimlerden saklanmış oluruz ki?
Ben sana aitsem
Ve sadece 
Sana. 

Bu yazı İtibar dergisinin 93. sayısında yayımlanmıştır. 

Nisan 12, 2019

Uslanmaz Us


Eliseo Sala / Melancholy or Pia de Tolomei (1846)
(detay)

Uslanmanın etimolojisi seviyorum. Nasihatten de musibetten de 'us'lanmayana bazen sadece daha çok musibet gerekiyor. Israrla, fesatlıkla, ahmaklıkla aynı hatayı tekrar edeni sınıfta bırakıyor Hayat. Uslanmayan köteğini yiyor. Ta ki dersini alana dek.

Usanmaz bir inatla aynı şeyi(hatayı) yapıp farklı sonuçlar beklemeyi ahmaklık diye tanımlayanlar uslanmayışın tarifini de yapmış oluyorlar. Aynı hatayı yapma ısrarı usandırmıyor mu bilinmez ama uslanmayışa tanık olmak dahi usandırıyor. Utandırıyor.

Kendi usuyla meşgul olan ne güzel uslanıyor oysa. Hayattan tokadını yemiş, yemiş ama utanmışlar, utanmış ama uslanmışlar gibi. Utanmayana da, usanmayana da, uslanmaya da susuyor us; utanır da usanır da belki uslanır diye.





Mart 29, 2019

Bağışlamak Bağışlanmanın Bahşedilişidir Ruhumuza

Jeanie Tomanet / Awkward Silence

























'Güzel hatırlayışın şifâsı' diye bir şey var. Bakışın kısıldığı, kalbin arka yollarına zehirin hücum ettiği anlarda var gücü ile taarruza geçiyor. Art niyete teessüf, kalbe teneffüs ediyor.

Acımanın değil, merhametin değil, yalnızca şefkatin bahşedebildiği bazı güzellikler var. Şefkat, her şeye yakıştığı gibi akla da çok yakışıyor. Aklına yavaş yavaş şefkat vurmaya başlayanları gördüğümde her şeye rağmen bağışlıyorum.

Fakat 'bağışlamanın kibri'nden münezzeh bir hâl bu. Bağış, yüce gönüllülerin bahşişi değildir. Bağışlamalıyız çünkü ancak bağışlayarak bağışlanmaya layık olabiliriz. Bağışlamak; bağışlanmanın bahşedilişidir ruhumuza.

Aşk Dağı

Sahne: Hanging Rock’ta Piknik



"Ne yapayım kardeşçiğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi aşk'a gittim."

Balzac / İki Gelinin Hatıraları

Mart 18, 2019

Zeynep Merdan / Kendilik Cesareti

Hatırla kendini. Hatırla, kimdi kendin? Hayır, “kimsin?” sorusuna benzemiyor. İç sesi muhatap kılan bir soru bu. Cevabı aynada, kimliğinde ya da kimsede olmayan bir soru. Bu soruya düşmek zaman alıyor, evet. “Kendinde değil” denilen bir hastanın haline benziyor bu soruya düşenin hali. Kendinde olmadığının bilgisi dahi kendinde olmayan kimsenin haline.

Kendisi Olamayan İnsan
“Kendisi Olmayan İnsan” demişti, kendinin ve kendiliğinin devrimcisi olan bir yazar. Dört zindanı işaret etmişti. Bir diğeri “ihtiyaçlar hiyerarşisi” kurup, zirvesi için kendini gerçekleştirmeyi seçmişti. Ali Şeriati, kendi olamayışı zindanlarla; Maslow, ihtiyaçlarla izah etmişti. Bu iki izah insanın kendisine varışını muhtaç, mecbur ve mahkûm oluşla engelleyen her şeyden kurtulmakla mümkün kılıyordu. Kendiliğe varmak için bu üç engeli aşmak yeterli miydi peki?

İhtiyaç hali tatmin edilinceye kadar süreğendir. Kendisi olamayan insanda bu hal bitimsizdir. İhtiyacı doğuran şey olan iştah, ıslah edilmediğinde en büyük kendilik engeline dönüşür. Bugün dünyanın en büyük sorunu reel politika eksikliği, küresel & bölgesel çatışmalar, kiralık ordular, gelir dağılımı eşitsizliği, enflasyon, kıtlık, küresel ısınma gibi şeyler değil iştah sorunu olabilir mi? Çatışmaların nedenine inildiğinde bir şekliyle iştah görülür. Hırs(başarı iştahı) ihtiras(güç iştahı) kibir(eşsizlik iştahı) şehvet(elde etme iştahı) şöhret(ün iştahı) intikam(had bildirme iştahı) Başka şekillerde tezahür ediyor yalnızca. İştah, hep aynı iştah.

Woody Allen’ın bir sendroma adını veren filmi Zelig, sevilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden dâhil olduğu her ortamda diğerlerine benzeme kaygısı güden bir karakterin hikâyesini anlatır. Bugün uyumlu diye olumlu bir karakter özelliği olarak kullandığımız sıfat, ileri düzeyde kendi olamayışın tetikleyicisi olabiliyor. Zelig üzerine başka bir çarpıcı bakışta da narsistlerin ortak bir paydaya sahip olmadıkları kişilerle iletişim kuramadığı ve bu yüzden de başkalarının kişiliklerini parçaladığını ileri sürerek Zelig’lerin çift taraflı bir narsist yıkım olduğundan söz ediyor.

Kendilik Feragati
Bazen ben parçalanır. Öteki olmaktan ölesiye korkan ben,  kendiliğin yalnızlık bedelini göze alamayan ben, kalabalık başkalıklara karışan ben, kendini ve kendiliğini kaybeden ben, bir başkası olan ben(“je est un autre”) Ben bazen bir başka benliğin gölgesinde asimile olur. Bazen de dilediği ihtişamlı sıfatlarla kuşansın kalabalık başkalıkların arasında yalnızlığı seçmeye güç yetiremez. Jaspers, ne güzel vurguluyor; "Ya kendim olmayı kazanmak için tekrar tekrar yalnızlığı istemeye cesaret ederim ya da bir başkasının varlığında eririm."Benlikler temas eder, tesir doğurur. Ama tesirin ifratı taklit bir süre sonra irrite etmeye başlıyor. Varoluş biçimi, söyleyişi, kelime seçişi, poz verişi bile başkası olacak kadar kendiliğinden feragat edenden geriye kendi kalır mı? Dışlanma korkusu, bir gruba dahil olma hevesi kendiliğimizi yok ediyor. Hiç kimse olmamak için herkesleşiyoruz. Ben, birine; biri, başkasına; başkası, yabancıya dönüşüyor. Kimse kendine benzemiyor.

Kendi Olamamak Hıncı: Var mısın ki yok edesin?
Bir başkasının varlığını, kendiliğini usanmaz bir hınçla yok etmeye çalışmak, insanın kendine ve kendiliğine yaptığı en büyük kötülük değil midir? Yok etmeye çalıştıkça kendi olamayacak. Kendini; kendinin, muhatabının ve önemsediği insanlar nazarında biricik olmaya ikna edemeyişinin hıncıyla tüm bir zihinsel sermayesini başkalarının tezlerine antitez geliştirmekle israf etmek, ne çaresiz bir var olma şeklidir. Yok edecek kendini, olurken diğerleri.

Kendiliğin dingin kışkırtıcılığı karşısında hınç tüm çalımıyla beyhude ve kanatsız çırpınır sadece. Çırpacağına kanatlarını. Dinmesini öğrenince kışkırtmanın inceliklerini de öğreniyor insan. Ayaklarını yere vura vura çırpınan bir çocuk kadar toy ve gülünç görünüyor hınç; sessizliğin dingin kışkırtıcılığını dahi büyütürken ruhtaki anne bilge.

Birinin kendiliğini ve kendiliğinden çalmak en kötü hırsızlıktır. "Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir." Hırsızlığın neden tek günah olduğu; "çünkü her şey iştaha yüzünden"le doğrulanıyor. Hırsızlığın en soysuz hali: birinin varlığını çalmak, varlığından çalmaktır. Haysiyetini, güzelliklerini, iyiliklerini, gücünü, sevgisini, dostlarını, itibarını ona bahşedilenleri eksiltmeye çalışmaktır.

Bertrand Russell “sevgi bilgelik, nefret aptallıktır" derken romantik bakmıyor. Sevginin bilgelik olduğu bilgisinden mahrum olsak da nefretin aptallaştırıcı etkisini göz ardı edebilir miyiz? Akıl, en değerli hazinesini(zamanı) asla israf etmezken; nefret en aptal ziyan edicidir. Nefret, onunla beslenenlerin zamanlarını çalarak kendi besinini temin eder. "Zamanıma yazık"tan makul tenezzül etmeyiş var mı? İnsanın meşgul olduğu şey kadar aklını ele veren bir şey yoktur belki de. Üstelik ne yüce gönüllülük ne iyilikten bu tenezzül etmeyiş. Yaşam nefret için fazla kısa değil mi?

Birbirinden nefret edenler tıpkı âşıklar gibi aynı frekanstadırlar. Nefret, sahibine öyle keskin göz verir ki, birini en iyi düşmanı görür. Ne maşuğu, ne dostu. Biri kör, biri şaşı bakar. İnsanı en iyi düşmanı tanır. Sadece onu ölümüne haksız bulur. Nefretin karanlığında kaybolunca, insan yüzünü hatırlamak için aynaya bakar. Karanlığın aksine kendi aksini itham eder ayna. Yüzün kendileştiği ana tekabül eder bu bakış. O vakit en büyük ve gerçek düşmanıyla karşı karşıya gelir: Kendisi.

Kendileriyle Savaşanlar
Kendilik üzerine mücadele verenlerin ya da en büyük düşmanı olarak kendini keşfedenlerin mücadelesi muhteşem olabilir. En güzel örneği Stefan Zweig’in Kendileriyle Savaşanlar’da zikrettikleridir. Kendileriyle Savaşanlar’da Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’nin yaşamları boyunca bitmek bilmeyen içsel mücadelelerinden bahsedilir. Bu üç ihtiraslı, bozguncu ruhun var oluşlarını kendilerini yok edişleriyle kurmaları Goethe’yle mukayese edilir ve ortaya yıkarak ya da inşa ederek kendini gerçekleştiren dört başka kendilik çıkar.

Mücadele etme direnci göstermenin mücadelenin kendisinden güç oluşu, o direncin de "kim için mücadele ediyorum?" sorusuyla baş etmesinin hepsinden güç oluşu kendilik mücadelesini bitimsiz bir mücadeleye dönüştürse de savaşını başkalarıyla değil de kendileriyle yapanlar daha yürekli ve sanatkâr değil midir her zaman?

Kendini Özleyen İnsan
İnsan kendini özleyebilir mi? İnsanın kendini özleyebilmesi için o kendiliğe bir vakitler olsun varmış olması gerekir. "Peki ya kendi olamamış bir insan? O insan neyi özler? Hasreti hep başkaya, başkalarına olan kendini özleyebilir mi peki?

İnsan Neden Kendisi Olamaz?
İstenildiği halde kendi olmaya güç yetiremeyiş mümkün olabilir mi? Nezaket mesafesi aşılsa, dürüstlük ve kendilik cesareti gösterilse ve yakın bir muhataplığın sınanmışlık itimadı kurulsa dahi insan öz dili Ruhça'sıyla konuşamıyor. Bazen de kendi deviniminin hızıyla zaman dahi baş edemiyor. Zamandan daha çok değiştiriyor varlığını kendi devinimi. Zamanın devinimine karşı kendi kalabilmek de öz bir direnç gerektiriyor. Ardından ego; kazanmak hazzıyla işgale uğruyor ve varlık tohumu kendilik filizini doğuramıyor.

Ali Şeriati “Konfor ruhun bataklığıdır.” derken maddi konforun ötesinde geleneğin, kültürün, sosyalitenin konforundan da bahsediyor. Uyumun konforuna sığınmak bizi birçok sorundan alıkoyar belki ama karşılığında kendiliğimizden vermek pahasına. Uyumun konforundaki çoğunluğun kendi olma cesareti gösterenlere uyguladıkları dışlama; sosyal bir konfor karşılığında kendiliğini bastıranlara ve sayısız gerçekleştirilmemiş kendiliğe mal oluyor.

Konforun en fenası zihniyetteki değil midir? En güzel yola çıkış kitaplarından birinin yazarı olan Ian Dallas, Gariplerin Kitabı’nda şöyle diyor; "Eğer hakikati arıyorsanız, hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır.” Taşrasını, toprağını seven göç etmesin. Yükü ağır olan sefere kalkışmasın. Zihnindeki taşradan göç etmeye niyetlenen her türlü ıstırabı göze alsın. Huzur müptelalığı, dinginlik arayışı, ahlak bekçiliği, güzel memleketimçilik hiçbiri zihniyetteki göçü başlatmıyor. Tekâmül istiyorsak göçü de, seferi de, ıstırabı da göze almak zorundayız. Huzurlu bir tekâmül yok.

İnsan Nasıl Kendi Olur? 

Başkalarıyla ya da kendiyle savaşmayı bıraktığında kendi olmaya yaklaşıyor insan. En çok da özünü özleyerek ve özünün üzerindeki kabuktan sıyrılmaya başlamakla yaklaşıyor. Kabuk etkisinin Gösteri Toplumuna etkisi yadsınamaz. Görüntü Gösteri Toplumlarında her şeydir çünkü. Sanki onları var eden şey görünümleriymiş gibi tahkir de taltif de göz üzerinden yapılır. Birini ancak var olduğu şeyle yok edebilirsiniz. Başarıyla, itibarla, güçle, güzellikle var olanları neyle var olduysa, oradan. Varoluş topyekûn iyilik, iffet, dürüstlük, haysiyet gibi güzel özelliklerle de var edilmemeli. Kusursuz, hatasız, noksansız bir varlık tasavvuru en zayıf var olma şeklidir. Bir hataya, bir düşüncesizliğe, bir zayıf ana bakar yok oluşu.

Ulus Baker “dostum başka bir kendimdir ve onun erdemini gözlemlerken kendiminkini görür ve tanırım" diyerek kendiliği dostça çoğaltıyor. İnsan kendisi olmaya ve kendini bulmaya, ona kendini hatırlatanlarla da erişebilir fakat kendisi olmayı başarmış herkesin başaramayacağı da bariz değil midir? Herkesin kendiliği başka başkadır çünkü. Bu bahiste Geylani'ye ve İbn-Arabi'ye isnat edilen(harika bir karışıklık) bir söz vardır: "Her kuş kendi cinsiyle uçar" Başkalığı husumete dönüştürmemek için harika bir işaret. Belki kimimizin kimimizi fena, tekinsiz, itimatsız buluşu ya da yakın bulamayışı "Ahlat-ı Erbaa" denilen o dört unsurun başka başka dağılışı yüzündendir. Sesimizin, kanımızın, tavrımızın ötekine benzemeyişi yüzündendir."İbn-i Sina bu dört hılt’ın (sarı safra, kan, sevda, balgam) her insanda özel ve benzersiz bir şekilde karıştığını, kişiye özel bir denge oluşturduğunu söyler. “Belki sesin diyafram, geniz ya da gırtlaktan çıkması yüzündendir birinin konuşmasını itici, güvensiz bulmanız. Belki kanının hızlı akışı yüzündendir birini tekinsiz, kibirli ya da fevri buluşunuz. Belki hesapçı, uyanık gördüğünüz kanı serin akandır yalnızca. İnsan bu yüzden benzerinin yanında güven bulur. Onu en iyi benzeri anlar. İnsanın "eş"ini de dostunu da kendi cinsine göre seçmesi en güzelidir bu yüzden.

Kendilik Sevinci

Hep birinci çıkılan mukayeselerin, en iyisine sahip olma zannının getirdiği özbeğeniciliğin, rekabet anksiyetesi ve başkalarını alt etmekle beslenen hınç hazzının ve daha bir sürü şeyin kokusunu bile duyamayacağı bir şey var: Kendilik Sevinci. Varlığına, payına ve yazgısına tüm bahşedilenlere razı olan. Kusurlarla, eksiklerle, hatalarla dahi tamamlanan. Ne özsevicilik ne "amor fati" klişesi. İnsanın kendine, payına ve yazgısına razı oluşu. "Olma Borcu"nu ödeyen bir varoluş teşekkürü.

Kendisi Olan İnsan
Varoluş, sahip olunanlara dayandırılırsa bunların kaybedilişi ile her şeyini kaybetmiş olur insan. Bir gün her şey yok olabilir. Bizi hep var kılacak ve asla yok edemeyecek bir var var bir de, hakiki varlığımız: Ruhumuz. Ruhuyla var olan biri hiçbir şekilde yok edilemez. Kendimizi sahip olduğumuz hiçbir sıfatla var etmediğimiz gün gerçekten güçlü; sahip olduklarımızla var etmediğimiz gün en güzel şeye sahip olacağız: Kendimize.

Bazen kendimiz sandığımızı kaybetmeden gelemeyiz kendimize. Kaybettikçe sahip oluruz kendiliğimize. Oluruz kendimizi. Olmayandan, olamayandan, olmayacak olandan bahsetmek; oldum demek için değil, olanın ahkâmını kesmek için değil, olması gerekene hükmetmek için değil. Olmak çabası sadece. Olamamak hıncıyla her şeyi olan hiç kimse olmaktansa; her şeyini kendi olmaya sarf edenlerden olmak, hınçsız ve kimsesiz: Olmanın Kendi Hâli. Olacak olan olurdu. Olmayacak olanı terk ederdik yalnızca. Olmayana varılmaz, kendiliğe gidilmez, kendilikten vazgeçilmezdi. Ancak varılırdı ona. Varılandı. Varlığı yok sayılamaz olan.

Dücane Cündioğlu’nun "Yaşamda en değerli şey kendiliktir. Kendiliğinden mahrum olanların en büyük sorunu; değerli değil önemli olanın peşinden koşmalarıdır" sözü faydalı, önemli ve değerli ayrımına götürür insanı. "Faydalı, Önemli ve Değerli" olan arasındaki ayrım yaşamdaki en büyük seçimdir. Meslek, muhit, insanlar, her şeyi bu yönelim belirler. Bunlardan biri karakteristik kazanmaya görsün, tüm bir yazgı ona göre şekillenir.

Değerliyi seçmenin bedeli vardır. Önemli faydalar, faydalı önemler kaybettirir. Oysa önemliyi seçen önemsenir ve faydalanır. Önemsenmeyen ya da faydasız görülen değerlerin değerini ise yalnızca o değerlere sahipler değerlendirebilir. O değere varanlara eşsiz bir kudret bahşedilir:
Kendilik Cesareti.

İnsan bazen kendisi olmayı unutur. Korkunca. Kaybolunca. Kaybedince. Kendilik cesaretini de kaybederse bir daha asla kendisi olamadan bir yabancı gibi özler kendini. Kalabalık başkalıklar arasında.

Hatırla kendini.
Kendini sakın unutma.


Bu yazı İtibar dergisinin 90. sayısında yayımlanmıştır. 

Mart 05, 2019

Zeynep Merdan / Bumerang

Tam 11 yıl önceden.
2008, Mart 4'ten.
17 yaşımdan.

Düşünmekle başlar her şey. Yoktuk ve var olduk. Şimdi o kadar çok varız ki. Ne mi var? Her biri başka bir vücutta hayat bulan düşünceler… Zamanla geliştik, çeşitlendik ve de ayrıldık çünkü artık bir yere sığmıyorduk. Önceleri bir ya da iki çeşittik, her şeyi adlandırmaya yetiyordu bu şeyler. İyiydik ya da kötüydük. Böylece dünyadaki ilk düşüncenin aslı arayan seçenekleri olmuştuk.

Ve iyi düşünmeye başladık, zamanla iyilerimiz değişti. İyi gitmiş iyiler gelmişti. Sonra gördüğümüz, aklettiğimiz ya da hissettiğimiz şeylerde oldu iyilerimiz. Görmekteyse güzel-çirkin, akletmeyse güçlü-güçsüz… olduk bulunduk. Seçenekler çoğalıyordu ve zorlaşıyordu cevabı bulmak. Ve düşünce; o kadar sonsuzdu ki onu bir yerlere sıkıştıramıyorduk.

Aklımızla düşünerek bulacaktık iyiyi. Ve iyiyi kuracaktık dünyamızın üzerine. Ama iyimiz kurallı olmalıydı, herkes de uymalıydı ve sadece ‘benim kanunum’ doğru olmalıydı.  Düşündük ve düşündüklerimizin esiri oldu çoğumuz. Sonra da düşündüklerimize esirler yaptık. Artık düşündüklerimiz yıkmak içindi, çünkü düşünmek farklı bir şeyler aramaktı. Ve düşündüklerimizi görmek istedik, bazen bir düzendi yapmak yahut ta değiştirmek istediğimiz. Değiştiriyorduk ama sağlamlaştıramıyorduk. Binalardaydı düşündüklerimiz, bu yüzden onların ayakta kalabilmesiyle mümkündü, sarsılmaz düşüncelerimiz. Bazen aniden gelen depremler, bazen de yeni bir düşünce-bina yeniliyordu bizi. Yineliyordu bizi.

Görerek ulaşacaktık iyiye. Bu yüzden güzeli aramakla başlamalıydık. Görmek istiyorduk, kamaştırmak istiyorduk ortalığı. Işıltılar, parıltılar doğmalıydı gözlerimize. Güzeller iyiydi fakat çirkinler köyüydü. Ve kötülük çirkinlikle anılmaya başlamıştı. Sefalet, cehalet çirkindi böyle olanlar, hatta doğanlarda. Ve çirkinler güzelleşemezdi, aynalarda görülemezdi. 
               
Hissedecektik iyi olmayı, olmasa da öyle düşünmeyi. Haksızlıklar, güçsüzlükler, çirkinlikler bunlara yer vermeyecektik düşündüklerimizde. İyi olacaktık ama kötülüklere hep uzak kalacaktık. Hayaller kuracaktık, gerçekle ilgisi olmayan hayaller. Düşlerdeki Ülkemizde sadece istediklerimizin yapıldığı ‘kraliçe’ olacaktık.  Pembe bulutlu, acıların ve gerçeklerin bulunmadığı bu yerde yenilecek ve kötüleri seyredecektik…

Ve düşünerek…İyimiz burada mıydı? Onu hiç göremedik ve sanırım göremeyeceğiz de. Çünkü o, sadece gözlerle, sadece hislerle ve sadece akılla algılanamaz. Aslında çok kapsamlı her üçünü de içine alabilir çünkü o aslında her şey. Burada ne güçsüz var ne çirkin ne de bir başkası. Dünya üzerindeki tüm ayrımları başlatan ve bir gün belki de sona erdirecek olandır,

Peki, nasıl mı düşünmeliyiz? Aklımızın başlattığı, gördüklerimizin şekillendirdiği ve hislerimizin nihayete erdirdiği bir düşünce. Yani hepimizi içine alan bir düşünce. Bazen düşünceler sadece yıkmak içindir, bazen de birleştirmek.

Düş-ünmekle başlar her şey. Yoktuk ve var olduk. Şimdi o kadar çok varız ki. Ne mi var? Her biri başka bir vücutta hayat bulan düş-ünceler… Zamanla geliştik, çeşitlendik ve de ayrıldık çünkü artık bir yere sığmıyorduk. Önceleri bir ya da iki çeşittik, her şeyi adlandırmaya yetiyordu bu şeyler. İyiydik ya da kötüydük. Böylece dünyadaki ilk düşüncenin aslı arayan seçenekleri olmuştuk.
                                                                                                                   

Dönemeç*

2019 baharı. Baharın ve rüzgarın on bir yıl öncesine savurmasını istiyorum beni. Bir dönemeç anına.

*

2008 baharıydı. Sonuncu sınıfta bir Anadolu Lisesi öğrencisiydim. Arkadaşlarımın -rakiplerimin- hırsla test çözdüğü benimse bir yıl öncesinde bir kırılma noktasıyla ders çalışmayı, ödev yapmayı ve çalışkan olmayı protesto eder gibi reddettiğim zamanlar. Oysa birkaç yıl öncesine kadar biricik amacı iyi bir fakülte kazanmak olan, kurallara uyan bir öğrenciydim.

Liseye başladığımdan beri yazı verdiğim birkaç yıldır çıkan bir okul dergisi vardı. Derginin bu yıl da çıkması gerekiyordu ve bu iş benden başka kimsenin olamazdı. Hayır, bu işi en iyi yapan olduğumdan değil, sınava 3-4 ay kala varlığının tüm sermayesini bu işe sarf etme cesareti gösterecek tek kişi olduğum için.

Bir şeye aşıktım ve bu aşk bana vazzın en güzel hazzını bahşetmiş gibiydi. Bir kaybedişe bile isteye seyirci kalan, acısından haz alan;

"o bunları anlatırken ben yanında yürür,
yol boyunca çiçekler toplardım..
onları özene bezene bir buket haline getirdikten sonra akıp giden ırmağa atar,
suyun üzerinde hafifçe kayarak gidişini arkadan seyrederdim."

Genç bir Werther'dim belki de.

*

Okulumuzun karşısında ağaçlar vardı, o ağaçların burnuma getirdiği bahar vardı. Sürekli dalıp gittiğim dersler vardı. Zihnimi vermekten haz aldığım kitaplar ve bu iş vardı. Bir çentik olacaktı bu dergi. Dört yıl boyunca ruhumu sızdırdığım duvarların, sıraların, pencerelerin kuytusuna bir çentik kalacaktı. İz kalacaktı.

Kapağı Salvador Dali'den seçmiştim. Zihnimdeki çentik için daha iyi bir resim olamazdı.


Sonrası, içindekiler ve editör yazısı kısmıydı ki, 17 yaş benliğini fazlasıyla ele veriyordu. Müstehzi, kibirli ve kendiyle dalga geçecek kadar cesurdu. Amatördü, fazlasıyla amatör. Üç temalı bir tasnifi vardı: Beyin, kalp, göz. İçerikleri 'geldikleri' yeri göre tasnifleyen bir kurgu.



Ali Şeriati'nin Kendini Devrimci Yetiştirmek'te "adolescence" kavramıyla izah ettiği ve on sene sonra seçeceği türü belirlemiş gibi yazdığım bir deneme vardı: Bumerang.

"Biz yarı aydınlık aşamasına erişmiş durumdayız. Bu tıpkı, insan yaşamında ortaya çıkan "Adolescence" dedikleri aşama gibidir. Bu devre, insanın, ergenlik çağının eşiğinde olduğu bir devredir; buhran, heyecan, kendi içindeki bütün gizli güçlere baş kaldırma ve şahsiyetini yeni oluşturma dönemidir. Bu dönemde henüz hiçbir şey gerçekleşmemiş ve tamamlanmamıştır. Ama her şey yeni başlamıştır. Bu durumda insan en kötü dönemini geçirir; bazen kendisini intihara ve cinnete sürükleyen düşünsel ve ruhsal buhranlarla baş başa kalır. Fakat aynı zamanda bütün bunlar -bu hastalıklar bile- onun ergenliğinin bir işaretidir. Onun, bedensel ve ruhsal ergenliğinin eşiğine varmakta olduğunun işaretidir."

*

Dışarıda ders yaptığımız ve konu seçiminin bize bırakıldığı bir Edebiyat dersinde yazdığım bu kısacık şey vardı bir de. Derginin en sonuna atılan isimsiz çentik. Kendini yakan alev. 




Şubat 14, 2019

Osmanlı'da Kadın Dergileri*

1886 yılında yayımlanan, Osmanlı'nın ilk kadın dergisi olan, sahibi ve tüm yazarlarının kadın olduğu ilk dergi Şükufezar'ın Arife Hanım tarafından yayınlanmış derginin açılış yazısı şöyle açılıyor:

“Biz ki saçı uzun aklı kısa, diye erkeklerin hande-i istihzasına hedef olmuş bir taifeyiz. Aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek, şah-rah-i sa’y-u amelde (çalışmanın doğru yolunda) payendaz-ı sebat (ayak direten) olacağız."

O dönemde faaliyet göstermiş diğer kadın dergilerinden bazı sayfalar;

Arife Hanım ve  Şükufezar Ekibi