12 Tem 2013

Çakışan Satırlar I / De Profundis

Aynı kitap, farklı iki çeviri, farklı iki ruh ve çakışan satırlar.

Tırnak içini ben, üstteki satırları da farklı bir ruh seçti. Önce kitaptan seçtiği tüm satırları yazdı, sonra farklı bir çeviride o satırların kendi kitabımdaki yerlerini aradım. Sonunda ortaya, çakışan bu kadar satır çıktı. Kesinlikle uğraştırıcıydı ama değdi.

 
*
 
İster evlilik olsun, ister arkadaşlık, dostluğun harcı konuşmadır.
 
"Evlilikte olsun, dostlukta olsun, her tür arkadaşlığı ayakta tutan bağ, eninde sonunda karşılıklı konuşmadır."
 
*
 
Tanrılar tuhaftır. Bizi kırbaçlamak için kötülüklerimizi kullanmazlar yalnızca; iyi yanlarımız, yumuşaklığımız, insancıllığımız, sevgimiz yüzünden de yıkım getirirler bize.
 
"Tanrılar tuhaftır. Bizi cezalandırmak için yalnızca kötü huylarımızı kullanmazlar. İyi, yumuşak, insancıl, şefkatli yanlarımızla da mahvederler bizi."
 
*
 
Çekilen acı, süre olarak tek ve uzun bir andır. Bunu mevsimlere bölemeyiz.
"Acıçekmek uzun süren bir andır. Onu mevsimlere bölemeyiz."
 
*
 
Robbie kasvetli bir koridorda bekliyordu beni, ellerim kelepçeli ve başım eğik olarak önünden geçerkenşapkasını çıkarıp selamlamak için tüm ağırbaşlılığıyla ve koca kalabalığısessizliğe boğarak bu içten ve güzel davranışıyla. İnsanlar bundan daha küçükşeyler için cennete gittiler.
 
"Robbie uzun, kasvetli koridorda bekliyordu, ellerim kelepçeli, başım öne eğik yanından geçerken sade ve zarif hareketiyle susturduğu bir kalabalığın gözleri önünde gururlaşapkasını çıkarıp beni selamlayabilmek için bekliyordu. "bundan daha küçükşeyler bile insanların cennete gitmesini sağlamıştır."
 
*
 
Şunu unutmuşum; sıradan bir günden bile en küçük eylemler, kişiliği oluşturur ya da oluşturmaz. Bu yüzden, bir gün gelir ki, kuytularda yaptığı birşeyi insan, çatıya çıkıp bağırarak herkese duyurmak zorunda kalır. Kendi kendimin efendisi olmayı bıraktım. Ruhumun yönlendiricisi değildim artık, üstelik farkına varamıyordum bunun. Zevk düşkünlüğümün bana egemen olmasına göz yumdum. Sonum, korkunç bir yüz karasıyla geldi. Şimdi benim için tek bir şey var tutunacak; tam bir alçak gönüllülük.
 
"...şimdi elimde sahip olduğum tek şey var: mutlak "tevazu"
 
*
 
Benliğimin uzak bir yerinde, ıssız bir yerdeki define gibi, gizli olup bana böyle söyleyen şey, alçak gönüllülüktür. Bu bende kalan şey son şey, hepsinin en iyisi; keşfettiğim sonuncu yer, taze gelişmenin boy vereceği yer. Bu bana, benim kendimden geldi, bu yüzden, tam zamanında geldiğini biliyorum. Ne daha önce gelebilirdi, ne daha sonra. Birisi bana bundan söz etseydi, dinlemezdim bile. Bunu bana getirselerdi, kabul etmezdim. Bunu ben bulduğum için korumak istiyorum, korumalıyım. Yalnızca bunda var öğeleri yaşamın, yeni bir yaşamın. Bundan daha acayip bir şey yok. İnsan bundan vazgeçemez ve bir başkası, insana bunu veremez. İnsan bunu elde edemez, eğer sahip olduğu her şeyi feda etmezse.İnsan, ancak, her şeyi yitirdiği zamandır ki, kendisine böyle bir şeyin kaldığını anlar.
 
"İçimde kalan son ve en iyi şey o; son keşfim; yeni bir gelişme için başlangıç noktası. (...)birisi bana ondan söz etmiş olsa reddederdim. Bana sunulsa geri çevirirdim. Kendim buldum onu; korumak istiyorum. (...)son derece tuhaf birşey. İnsan onu başkasına veremiyor, başkasından alamıyor. Onu elde edebilmek için sahip olduğun her şeyden vazgeçmen şart."
 
*
 
Benim gözümde hiçbir şey, en ufak bir değer taşımaz, insanın kendi özünden elde ettiği şeye kıyasla.
 
"İnsanın kendi içinde yarattıkları dışında hiçbir şeyin en ufak bir değeri yok gözümde."
 
*
 
Yapmam gerekenler bu kadar değil elbette. Yoksa işim daha kolay olurdu. Daha yapmam gereken çok şey var. Çok daha sarp dağları aşmam, çok daha karanlık vadilerden geçmem gerekiyor. Üstelik bunu kendi gücümle başarmalıyım. Bana ne din yardım edebilir, ne ahlak, ne akıl.
 
"Ve tüm bunları kendi içimde bulmalıyım. Bana ne "din" ne "ahlak" ne de "mantık" yardım edebilir."
 
*
 
Cezaevine girişimin ilk zamanında bazıları bana, kim olduğumu unutmaya çalışmamı salık verdiler. Yıkıcı bir öneriydi bu. Kim olduğumu bilmeliyim ki kendime bir avuntu bulabileyim.
 
"Hapse ilk girdiğimde kimileri bana kim olduğumu unutmaya çalışmamı öğütledi. Berbat bir öğüttü. Ancak ne olduğumu kavrayarak ufak da olsa avuntu bulabildim. Şimdi de başka kişiler, serbest bırakıldığımda hapse girdiğimi unutmaya çalıştığımıöğütlüyor. Bunun da aynı derecede hatalı olduğunu biliyorum."
 
*
 
Birçok insan, cezaevinden çıktıktan sonra tıkılmış oldukları ve cezaevini açık havada, yanlarında taşırlar. Hükümlülüklerini gizli bir yüzkarası olarak yüreklerinde saklarlar ve sonunda, zehirlenmiş zavallı bir hayvan gibi, bir deliğe sürünerek girerler ve ölürler. Sonlarının böyle olmasın ne kadar acı birşeyse, toplumun onları böyle yapmak zorunda bırakması da o kadar yanlış,korkunç bir şey. Bireyleri ağır cezalara uğratma hakkını kendine alan toplum, aynı zamanda sığlık gibi bir kusura sahiptir ve kusurların en büyüğü olan sığlığıyla, ne yapmış olduğunu algılayamaz. İnsanı, ceza süresi bitince, kendi haline bırakır, yani terk eder. Aslında toplum, yaptıklarından utanır, işte bu yüzden, sanki kaçar, cezalandırdığı kimselerden, alacaklısından, borcunu ödeyemediği için kaçan biri gibi ya da gideremeyeceği, bedelini ödeyemeyeceği bir zarara uğrattığı kimseden uzak duran biri gibi. Kendi payıma ben, neden acı çektiğimin farkındaysam, toplum da bana ne yaptığının farkında olsun diyorum, her iki tarafta, ne dargınlık olsun ne nefret.
 
"(...)ben diyorum ki, ben çektiğim acıyı anlıyorsam "toplum" da bana verdiği cezayı anlamı ve karşılıklı nefret ve şiddet ortadan kalkmalı."
 
*
 
Artık biliyorum ki insanın en yüce duygusu olan keder, büyük sanatın hem modelidir, hem ölçütü.
 
"Şimdi anlıyorum ki insanın ulaşabileceği en üstün duygu olan "keder", gerçek "sanat"ın hem ideal örneği hem de ölçüsüdür."
 
*
 
Çok iyi anımsıyorum. Londra'nın daracık bir sokağında bile, Tanrı'nın insanısevmediğini gösterecek kadar acı bulunduğunu ve nerede bir keder varsa, orada, küçük bir bahçede, işlediği ya da işlemediği bir suç yüzünden ağlayan çocuğunkinden başka – tüm yaratılmışların yüzünün çirkinleşmiş olduğunu söylemiştim, o bayan bir keresinde. O da, yanlış düşündüğümü bildirmişti bana, ama bir türlü ona inanmamıştım. Böyle bir inancı benimseyecek düzeyde değildim henüz. Şimdi ise, dünyayı kaplayan sonsuz acının, sevgiden başka bir nedenle açıklanamayacağını düşünüyorum. Artık farkındayım ki, başka bir kederden yapılmışsa, bunu yapan eller sevginin elleridir, eğer böyle yapılmasaydı,dünyanın kendisi için yaratıldığı insanın ruhu kusursuzluğa ulaşmanın yolunu bulamazdı. Güzel bir beden için zevk gereklidir, ama güzel bir ruh için acı.
 
"(...)şimdi bana öyle geliyor ki, dünyada var olan olağanüstü miktardaki acının tek açıklaması bir tür "sevgi" olabilir. (...) güzel bir bedene "haz", güzel ruha ise "ıstırap" gerekir."
 
*
 
... Dünya bahçelerinin tüm meyvelerinden yemek istediğimi, ruhumda böyle bir tutkuyla dünyaya çıktığımı söylemiştim. Gerçekten de, söylediğim gibi çıktım bu dünyaya ve öyle de yaşadım. Tek bir yanlış yaptım. Bu bahçenin, bana güneşli görünen tarafındaki ağaçların meyvesini topladım yalnızca, karanlık ve kasvetli bulduğum tarafına girmekten sakındım. Başarısızlık, gözden düşme, yoksulluk, keder, umutsuzluk, acı çekme, hatta gözyaşı, dudaklardan acı içinde dökülen kırık sözcükler, insanı dikenler üzerinde yürüten pişmanlık, kınayan vicdan, cezalandırıcı alçak gönüllülük, tövbe ettiren derin üzüntü, giysi olarak çula bürünüp içkisine öd katan büyük acı; bütün bunlar, bana korku verenşeylerdi. Ama ben ne kadar bunlarla tanışmamaya karar vermiş olursam olayım, sonunda bunların tümünü tatmak, bir zaman bunlardan başka bir şey yememek zorunda bırakıldım. Zevk uğruna yaşamış olmaktan hiç pişmanlık duymuyorum. Böyle yaşamayı son sınırına vardırdım, çünkü insan, yapacağı her şey yapmalıdır. Tatmadığım zevk kalmadı. Şarap kadehinde balık oldum. Flüt seslerinin geldiği cümbüş, eğlence dünyasına koştum. Bal peteğinde besledim kendimi. Ama bu yaşamısürdürmek yanlış olacaktı, çünkü insanın önüne bir sınır koyuyordu. Ben ilerlemek zorundaydım, bahçenin öbür yanında beni bekleyen gizler vardı.
 
"...dünya bahçesinin tüm ağaçlarının meyvesin tatmak istediğimi ve dünyaya ruhum bu tutkuyla dolu olarak adım attığımı söylemiştim. (...) zevk için yaşamışolmaktan bir an olsun pişmanlık duymadım. (...) bahçenin öbür yarısında da benim için bazı sırlar saklıydı."
 
*
 
Başkaları için yaşamak, onun inancının esas hedefi değildi. Onun, 'düşmanlarınızı bağışlayın' demesi, düşmanı düşünerek söylenmemiştir. İnsanın, kendi kurtuluşu için ve sevgi, nefretten daha güzel olduğu için söylenmiştir.
 
"... 'düşmanlarını affet' dediğinde bu düşmanının iyiliği için değil, insanın kendi iyiliği için ve "sevgi", "nefret"ten daha güzel olduğu için söyler."
 
*
 
Sanatçı için, dilsiz şeyler ölü demektir. Ama İsa için durum böyle değildi. O, insanı ürkünç bir saygıyla dolduran hayal gücü genişliğiyle, dilsizliğin dünyasını, acının sessiz dünyasını aldı, kendi ülkesi haline getirdi.
 
"Sanatçıiçin, yaşamı algılamanın tek biçimi ifadedir. Onun gözünde dilsiz olan şey, ölüdür."
 
*
 
Herkes sevilmeyi hak etmiştir, hak ettiğini düşünenler dışında. Sevgi, kutsanmış bir ekmektir, alınırken diz çökülmeli ve 'Tanrım ben buna layık değilim' bulunmalıdır bunu alanların dudaklarında ve yüreklerinde.
 
"Herkes sevgiye layıktır, layık olduğunu düşünenler dışında.
'...domine, non sum dignus' (ya rab, ben layık değilim)"
 
*
 
İnsan ruhunun, Tanrı'nın elinden, 'ağlayan ve gülen küçük bir kız çocuğu gibi' çıktığını söylemiştir.
"Hazretiİsa da her insanın ruhunun "a guisa di fanciulla, che piangendo e ridendo pargoleggia" (ağlayıp gülerek oynayan küçük bir kız gibi) olmasıgerektiğini anlamıştı."
*
Çağdaş sanatta, genişlik değil, yoğunluk aranmalıdır.
 
"Çağdaşsanatın gerçek amacı genişlik değil derinliktir."
 
*
 
Biz kederin soytarılarıyız, kalbi kırık palyaçolarıyız.
 
"Biz kederin maskaralarıyız."
 
*
 
Bütün bunları ben, kendi hakkımda söyleseydim, ne güzel olurdu. O zaman anladım birden, bir insan hakkında söylenenler hiç önemli değildi. Önemli olan, bunları kimin söylediğiydi.İnsanın en yükseldiği an, bundan hiç kuşku duymuyorum, tozun toprağın içine diz çöktüğü, göğsünü dövdüğü, yaşamın tüm günahlarını anlattığı andır.
 
“Birden "hakkımda tüm bu söylenenleri ben söyleyebilseydim harika olurdu!" diye düşündüm. O zaman anladım ki, bir insana ilişkin söylenenlerin hiçbir değeri yoktur. Önemli olan, kimin söylediğidir. Hiç kuşkum yok ki, bir insanın hayatındaki doruk noktası, tozların içine diz çöküp göğsünü yumruklayarak yaşamının tüm günahlarını saydığı andır.”
 
*
 
Eğer bir çocuğa, küçük aklının alamayacağı kadar görkemli bir oyuncak verilirse, bu çocuk onu inatla parçalara ayırır ya da ilgilenmeden yere bırakır ve arkadaşlarını bulmaya gider. Senin durumun da aynıböyleydi.
 
“Bir çocuğa, küçük aklının alamayacağı fevkaladelikte, yarı açılmış gözlerinin göremeyeceği bir büyüklükte bir oyuncak verildiğinde, çocuk inatçıysa oyuncağı kırar, kayıtsızsa elinden bırakıp arkadaşlarına döner. Senin için de durum buydu.”
 
*
 
Bizlerin oluşturduğu bu toplum, bana hiçbir şey ayırmayacak ve sunmayacak. Ama haklıyla haksızın üzerine aynıyumuşak yağmuru indiren Doğa, kayalıklarında gizlenebileceğim bir kovuk, sessizliğinde rahatsız edilmeden ağlayabileceğim gizli vadiler verecek bana. Karanlıkta tökezlemeden yürüyeyim diye yıldızlı geceyi asacak üzerime, hiçbir düşman beni izlemesin diye ayak izlerimden rüzgârı geçirtecek, beni büyük sularda yıkayacak ve acı otlarla iyileştirecek.
 
“(...)sessizliğinde gönlümce ağlayabileceğim gizli vadiler olacak.”

Hiç yorum yok: